> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > Bedevinin Gördüğü Nurlar
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Bedevinin Gördüğü Nurlar
İlhan Armutçuoğlu
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 048

Efendim bendeniz, ilk haccıma karayolundan 1965 yılında gittim. O zaman yüksek islam enstitüsünde talebeydim. Yine altmışlı yıllarda hacca gittiğimin birinde hac mevsimi bitti. Kabe-i Muazzama’nın huzurunda, Altınoluk’un karşısında yatsı namazlarını kıldık, Sami Efendi ve Musa Efendi Hazretleri ön safta, bizler de arka safta oturuyoruz. Kabe-i Muazzama’nın tam tepesine ay dikilmiş vaziyette. Çok güzel bir mehtap var.

Bab’us Suud tarafından şöyle cemaati yararak bir bedevi geliyor. Acelesi var hızlı hızlı geliyor. Birden durdu. Yani frene bastı. Tam Kabe’nin tepesindeki aya bakıyor, Kabe’ye bakıyor bir de Sami Efendi Hazretlerine bakıyor. Üç noktaya, yani aya, Kabe’ye ve Sami Efendimize bakıyor. Bize on metre kadar bir mesafede. Başladı ağlamaya. Bu üç merkeze bakış bayağı devam etti. Geldi, usta bir yüzücünün denize atlaması gibi, Sami Efendi Hazretlerinin kucağına attı kendisini. Başını onun dizine koydu, Üstadımızın dizini ıslatıncaya kadar ağladı. Yalnız hiç kelam yok. Ne ondan ses var, ne üstadımızdan ses var. Belki beş dakika olmadıysa da, üç dakika başını üstadımızın dizinden kaldırmadı. Nihayet üstadımız sırtını bir okşadı, sıvazladı. Başını kaldırdı ve fevkalade bir dikkatle üstadımızın yüzüne baktı. Sonra kalktı zemzem kuyusuna doğru gidiyor ama yine arada durup durup üç noktaya bakıyor. Öyle ağlaya ağlaya gitti.

Biz kendisine soramazdık ama yakınlarına sorduk; ‘Neden bu kişi, acaba üç noktaya baktı?’ Dediler ki; “ayın nurunu gördü, Kabe’nin nurunu gördü, evliyanın nurunu gördü.”

Yağda Yumurta

Bendeniz, hele yağda kızartılmış, yumurta yediğim vakit müthiş sancı yapar. Şöyle bir lokma yumurta yiyeyim o gün akşama kadar sancı kıvrandırır.

Kabe’de Suud Kapısından çıkınca ileriye doğru Fındık Kâki diye bir otel var. Bir gün rahmetli Doktor Baybal abiyle beraber ikimizi yemeğe aldılar. Bir umre kazasında vefat eden, Demirci Vahdettin Efendi diye bir abimiz vardı, o da aşçı başı. Sofrada hemen Sami Efendimizin sağına düştüm. Çorba yapmışlar. En genç bendeniz olduğum için en çok çorbayı bana koydular. Sami Efendimiz çorbasından çok az yediler ve geri kalanı olduğu gibi benim tabağıma boşalttılar. Ben de yedim. İkinci olarak yağda kızartılmış yumurta getirdiler. Yine en çok benim tabağıma koydular. Sami Efendimiz yumurtasından birkaç lokma aldıktan sonra olduğu gibi kendi yumurtasını bana verdi. Yani fazla fazla iki porsiyon oldu. Tabii üstadımızın sofrası ‘var bunda bir hikmet’ diye, o yumurtayı adam akıllı bitirdim, sünnetledim. Ömür hayatımda ilk defa o yumurta bana dokunmadı. O zamandan beri de artık bana yumurta dokunmaz oldu. Bir beyit var: Ehli dil hâ’ra nazar eylese gülzâr açılır. Yani gönül ehli nazar eylerse eşya kabiliyet değiştiriyor.

Sami Efendinin Gözyaşları

Bir gün İstanbul’da Musa Efendi Hazretlerinin köşkünde sohbet var. Sami Efendi Hazretleri hayatta. Sohbet öğle namazı ardından başladı, akşam namazına kadar devam etti. Arada bir ikindi namazı kıldık. Bir aşır bir sohbet, bir aşır bir sohbet devam ediyor. Akşama yakın sohbet bitti. Fakire oku dediler. Kim dedi hatırlamıyorum. Ama sadece oku dediler, aşır oku demediler. Sami Efendimize yakın bir yerde oturuyordum. Esad Efendimizden bir gazel okudum. Bu gazeli tefsir sahibi Hamdi Yazır Hocaefendi, her beytin üzerine üçer mısra eklemek suretiyle, tahmis etmiş. Gazelin aslı şöyle başlıyor,


Leblerin söyler civanım, gonca-i rânâ nedir.
Gözlerin eyler işaret nergis-i şehlâ nedir”

Üzerinde üç mısra tahmisle şöyle okuyama başladım.


Lâhe lî tayfün sera fi’l-kevni min tilkâi bedir
Aşk ez ceybem girift u güft ya haza edir
Sormam artık pire sâki gaye-i mana nedir


Leblerin söyler civanım, gonca-i rânâ nedir
Gözlerin eyler işaret nergis-i şehlâ nedir”

Şöyle bitiyor;


Gam değilmiş Hamdi, olmak seyr-i gülşenden cüdâ
Neşve var yâdında derler gül feda, bülbül feda
Şimdi Şeyh-i asırdan duydum şu yolda bir nida

Dergeh-i pir-i muğanda hâk-i pay ol Es’adâ !
Ol zaman idrak edersin rütbe-i bâlâ nedir”.

Bunu okumaya başlayınca fakir, Sami Efendinin Hazretlerinin gözyaşları akmaya başladı. Evliya­ullahın büyüklerinin gözyaşları nadiren görülür. Mü­barek sakalının iki yanından gözyaşları böyle akıyor. Üzerlerinde kahverengi bir pardesü vardı ona da inci gibi dökülüyor. Cenabı Allah fakire okuma gücü verdi de sonuna kadar okudum, bitirdim.

Sohbet bitti, Sami Efendi Hazretleri kalkmak için şöyle bir yüklendiler, kalkamadılar. Sonra bir daha yüklendi, yine kalkamadılar. Hemen kardeşlerden birisi yardım etti ve kalktılar. O gün meclisten Sami Efendimizin gidişini hiç unutamam. Evliyanın sekri hiçbir şeye benzemez. Hala gözümün önündedir, unutamam.

Rüyayı Anlatma

İlk vazifemi Dişçi Hocaefendi abimizden almıştım. Burada çok önemli bir hadise anlatayım. Turuku Aliyede ilk daireye girdiği günlerde dervişe manevi lezzeti bir tattırırlar. O safayı bir verirler. Ondan sonra da o kendisinden alınır. Bu da bir tasarruftur. O neşeler, o feyizler, o gözyaşları kendisinden alınır. Benlik çukuruna düşmesin diye.

O günlerde çok acayip, enteresan rüyalar görür idim. İstanbul’a ilk defa Sami Efendimizi ziyarete gidiyoruz. O Erenköy’deki Güllü Köşk’e kabul ettiler. Hal hatırdan sonra dersimi sordular. ‘Evladım gördüğümüz rüyaları başkalarına anlatmayalım’ buyurdular. İlk tavsiyesi budur fakire. Ve şu ayeti kerimeyi okudular: “Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn (mubînun)” (Yusuf suresi, 5) (Babası, şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”)

Bu günlerde gördüğüm rüyaları rahmetli Baybal Abiye anlatırdım. Efendimizin o ikazından sonra artık anlatmadım. Rüya herkese söylenmez. Rüya tabirini bilene söylenir. Bir de sizi seven kişi olacak o. Eğer başka türlü tefsir ederse öyle cereyan eder. Onun için anlatacağınız kişi hem rüya ilmini bilecek hem de sizi sevecek.

Kuşlar Bile Zikre İştirak Etti

Bursa’da Ulu Cami’ye yakın Sahiller diye bir kardeşimizin evindeyiz. Dairesi beşinci katta. Sami Efendimizde artık yavaş yavaş ihtiyarlık durumları gözüküyordu. Kat aralarında sahanlıkta biraz dura dura çıktılar. Biz de peşi sıra çıktık. Sohbette yine Sami Efendimizin hemen soluna düştüm. Bir aşır bir sohbet, bir aşır bir sohbet yapıyoruz. Sure-i Vakıa’yı o sohbette üç bölümde okudum.

Musa Efendi Hazretleri tam karşımda oturuyorlardı. Evde bir bülbül ya da kanarya varmış. Fakir ayeti kerimeye başlıyorum, bülbül başlıyor şakımaya. Ayet sonlarında duruyorum o da duruyor. Okumaya başlıyorum o da başlıyor. Neyse okudum bitirdim. Sami Efendi Hazretleri bütün vücuduyla böyle bana tamamen döndü. Sadece başıyla değil:

Allah senden razı olsun. Kuşları bile zikre iştirak ettirdin.” buyurdular.

Sohbet bitti ayrıldık. Bu hadiseden sonra Musa Efendimiz ne zaman bir aşr-ı şerif okutacak olsa fakire hemen şunu ilave ederdi; “Oku ama! Orada okuduğun gibi oku!” Fakire bunu bir ömür söylemiştir.