> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > Sami Efendi ile Buluşma Yolunda
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Sami Efendi ile Buluşma Yolunda
Tahsin Yatmaz
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 042

Tahsin Yatmaz Bey'den Hatıralar

Tarsus’ta Cehennem Deresi bölgesinde memurluk yaptığımız günlerdi. Mesai arkadaşlarımızdan birisi “Senelik izne çıkacağım, ancak şu bozuk saatimi yaptırmak istiyorum, yardımcı olur musun?” dedi.

Başladık Tarsus’ta saatçi aramaya. Kime gösterdiysek, iki gün sonraya, üç gün sonraya gün veriyorlardı. Kime sorduysak yarına kadar kimsenin yetiştiremeyeceğini, hem de bir hayli pahalı tamir edeceklerini söylüyorlardı. Uygun saatçi bulamayınca “Artık gittiğin yerde yaptırırsın” dedik arkadaşa. Tam ayrılacağımız zaman bir vatandaş geldi. “Kardeş saatten bahsettiğinizi duydum. Saatçi Mehmet Efendi var. Ona giderseniz o sizin işinizi halleder” dedi. Biz de dediği yere gittik.

Saatçi Mehmet Efendiyi bulduk. Mehmet Efendi, şöyle saati bir kontrol etti, “İkindi namazına gelin saatiniz hazır olur ama 1 lira alırım” dedi. Hem diğer saatçilerden daha ucuz bir fiyat verdi hem de istediğimiz vakitte saati vereceğini söyleyince memnun olduk. Ama bu sefer de tereddüt ettik. “O kadar saatçi baktı, hem hemen yapamayacaklarını söylediler hem de bir hayli fazla fiyat söylediler, bu amca ise hem kısa sürede yapacağını hem de bir liraya yapacağını söylüyor” diyerek kuşkuya düştük. Ama yine de saati bıraktık.

 İkindi namazından sonra da geldik. Bizi görünce “Çocuklar ben 1 lira demiştim ama” diye söze başladı. Biz hemen söze atladık; “Amca seninle daha önce pazarlık yaptık, 1 liradan fazla vermeyiz” dedik. O, “oğlum bir dakika” dedikçe biz “Amca olmaz pazarlığı başta yaptık” deyip onu konuşmasına fırsat vermiyorduk. Ne dediyse sözünü kesiyorduk. Sonra biraz sesini yükselterek, “Ben saatin içindeki bir çarkın kırık olduğunu tahmin ederek bu fiyatı vermiştim, meğerse kırık değilmiş, çer çöp girmiş, onu temizledim, dolayısıyla benim hakkım 25 kuruş” dedi. Tabii mahcup olduk. Bu sefer “Yok amca olmaz, biz sana 1 lira vereceğiz” dedik. O almam dedikçe biz de ısrar ettik. “Allah aşkına alacaksınız” deyince elimizden 1 lirayı aldı ve çekmecesine attı. Ardından üç tane 25 kuruş alarak bize uzattı; “Bakın, Tarsus’ta Dalyan Aleyhisselam yatıyor, oralarda meczuplar var bu 75 kuruşu onlara verin, hem size sevap olsun hem bana” dedi. Peki dedik ve tam kapıdan çıkacağız bana, “İşin yoksa bir iki dakika oturur musun?” dedi. “Tabi ki” dedim. Oturduk, muhabbet ettik vazu nasihatlerde bulundu. Ondan sonra sık sık kendisini ziyaret ediyordum.

Çok enteresandır gördüğüm rüyaları bir bir bana anlatıyordu. “Şöyle şöyle rüyalar gördün değil mi” diyordu. Gerçekten gördüğüm rüyaları ben söylemeden aynen bana aktarıyordu. Kendisine karşı büyük bir muhabbet beslemeye başlamıştım. Bir gün, “Oğlum Allahu alem senin şeyhin Sami Efendi olacak, fakat ben yine de seni Tarsus’ta Hoca Hamza Efendi isminde büyük bir zat var seni ona götüreyim onunla bir görüş” dedi. Ve gittik. Hakikaten Sami Efendi babanın akrabalarındanmış. Yaşlı, gerçekten mükemmel bir zattı. Teberrüken verdiği dersleri çekmeye başladım. Böyle iki sene geçti. Bu arada saatçinin, Sami Efendiyle alakalı olarak söylediklerini unuttum.

Bir gün Mersin’de akşam namazı kılmıştım kapıda bir kardeş bekliyordu; bana, “birlikte bir şeyler yiyebilir miyiz?” dedi. Ben de kabul ettim. Yemeği yedikten sonra; “Sen beni tanıyor musun?” dedi. “Hayır” dedim. Peki ben seni tanıyor muyum?” dedi. Öyleyse benimle yemeğe neden çıktın? der gibiydi. “Camiden çıktığını görünce teklifini kabul ettim” dedim. “Tamam ama ben senin yemeğine uyku ilacı kattım, sen şimdi uyuyacaksın ben de seni soyacağım” dedi. Dedim ki kendisine, “Kardeş senin siman öyle bir adama benzemiyor. Ama kaderde çekeceğimiz varsa yapacak bir şey yok” dedim.

Sonra “Seni bir yere götürsem gelir misin?” diye sordu. “Olur” dedim. “Yalnız bir şartla benin Pazartesi mesaim başlıyor, burada olmam gerekiyor” dedim. “Tamam” dedi. Sabahlayın yola çıktık nere gittiğimizi, kime gittiğimizi Allah için sormadım. Mersin’den çıktık Tarsus’a geldik. “Bak kardeş Tarsus’a geldik, gidiyoruz, nereye gidiyoruz diye sormayacak mısın?” dedi. Ben de “Pazartesi mesaiye beni yetiştireceğin sözünde duruyor musun önemli olan o. Yetişeceksek mesele yok” dedim. “Bak Adana’ya geldik gidiyoruz” dedi. Ben de “uğurlarsın olsun” dedim. En sonunda “Sen sormayacaksın anlaşılan o zaman ben söyleyeyim” dedi. “Benim burada şeyhim var Sami Efendi isminde, seni ona götürüyorum” dedi.

Saatçinin sözü bir anda aklıma geldi.

“Allah senden razı olsun ver şu elini öpeyim” dedim.

“Neden?” dedi.

“Ben sana neden diye hiç sordum mu?” dedim.

Geldik bir imamın odasında kardeşler daire şeklinde olmuşlar, yaşlı bir amca kardeşlerden birini alıyor götürüyordu. Götürdüğünü geri getiriyor onun yerine başkasını Efendi babanın yanına götürüyordu. Efendi babanın adını duyunca illa beni çağırsın diye içimde geçiriyorum.

Bir ara “İhsan ile gelen Tahsin varmış, Efendi baba onu çağırıyor” dediler. Beni götüren arkadaşın adı İhsan imiş. Kardeşin adını orada öğrendim. O da içinden Efendi babanın beni çağırması için geçiriyormuş. Gittik. Karşısına oturttu. Efendi baba durdu durdu; “Hiçbir vazifen yok mu?” dedi.

“Efendim, saatçi Mehmet Efendi, fakiri Tarsus’taki Hoca Hamza Efendiye götürmüştü. Ondan teberrüken bir şeyler almıştım” dedim.

“Ooo, o çok büyük velidir. Benim sülalemden, yakın akrabamdandır. Onun ders verdiğine ben ders vermem” dedi.

Efendi baba öyle deyince başka bir şey diyecek halimiz yok ki. Ama ben yine de “Efen­dim ben ders almaya geldim” dedim.

Saatçinin birçok şeye vakıf olduğunu bildiğim, Sami Efendinin talebesi olacağımı söylediği için ısrar eder gibi oldum. Muhakkak olacak ama nasıl olacak bilemiyorum?

Efendi baba olmaz dedikçe ben ısrar ettim. Cahil cesur olur hesabı “Efendim benim canım böyle istiyor” dedim.

Ben öyle değince, “Yook, bizim canımızın istemesi lazım” dedi.

İş pazarlığa döküldü adeta. Vakti saati gelmiş demek ki açtım elimi;

“Allah Teala inşallah size de istetsin” dedim.

Öyle deyince hafif tebessüm etti, “öyle ise istihare yap, bir ay sonra gelirsin” dedi.

Bir ayda dört Cuma dört pazartesi gecesi var. Ben sekiz defa istihare yaptım. Hepsinde de gördüm. Birinci gördüğümde gelip anlatsam Efendi baba ders verecek. Amma bir türlü gidemedim. Tam bir ay sonra bir fırsat oldu hemen Adana’ya gittim. Yanına vardığımda beni görür görmez “Bugün bir ay oldu mu?” dedi. “Evet Efendim günü güne tam bir ay oldu” dedim. Rüyalarımdan birini anlatınca, “Tamam” dedi. Sonra “diğerlerini de anlat ta sende rüya kalmasın” dedi. Ben de hepsini anlattım. Ondan sonra da kolay kolay rüya görmedim. Bizim ilk intisabımız böyle oldu.

Misafirlerini Kapıya Kadar Geçirirdi

Bir gün Tarsus’a geldim. Ömer Kirazoğlu abide o günlerde oralardaymış.

“Nereye gidiyorsun, bak bugün Pazar” dedi.

“Allah kısmet ederse Adana’ya gideceğim” dedim.

“Neden?” dedi.

“Efendi babayı görebilirsem göreceğim, göremezsem döneceğim” dedim.

“Otur oraya” dedi. Ben tereddüt edince tekrarladı sözleri.

Oturduk. Öğlen namazını birlikte kıldık, ikindiyi kıldık. Ben gitmeye niyetlendikçe Ömer abi “Otur diyorum” diyerek beni yerime oturtuyordu.

Dediğini yaptım, oturdum. Akşam çok yaklaşmıştı ki “İstersen gidebilirsin” dedi.

Ben de “Gideceğim, o niyetle yola çıktım” gideceğim dedim ve gittim.

Ahmet amca vardı Efendi babaya hizmet ederdi. Saat çok geç olunca “Ahmet amca bu saatten sonra Efendi babayla görüşmek mümkün değil. Yalnız senden bir ricam var. Efendi babaya benim geldiğimi söyleyip ellerinden öpersen çok memnun olurum?” dedim.

“Tamam” dedi. Ben de akşam namazı yaklaştığı için abdest tazelemek istedim. Lavaboya girdim iki üç dakika geçmeden kapı çalındı. Çalan Ahmet abi imiş. Bana “Hemen abdest al Efendi babaya gidiyoruz” dedi. Hiç olacak bir şey değil. Ezan iyice yaklaşmış. O saatte Efendi Baba kimseyle görüşmez. Çabucak abdest aldım, tam kapıdan çıkacağız, üç kişi geldi. Hacca gideceklermiş, onlarda Efendi Babayı ziyarete gelmişlermiş, günleri dar olmasına rağmen bir takım sebeplerden geciktiklerini Ahmet abiye belirttiler. Ahmet abi kendilerine; “Sabahleyin gelin, bu saatte görüşmeniz mümkün değil” dedi. Bana da “mümkün değil” demişti, ama şimdi beni götürüyor, burada bir iş var, ya bunlar benim için gidecek veyahut ben bunlar için gidiyorum. O da belli değil. Durdum sonra “Ahmet abi bu abileri de götürelim” dedim. O “Ben karışmam” deyince “Vebal benim olsun” dedim. Neyse nihayetinde onlarla birlikte Efendi Babaya gittik. O da bizleri kabul ettiler.

Efendi Babanın karşısında yarım saat kadar oturduk. Ben de içimden “Ömer abi sen bana gidemezsin diyordun amma ben Efendi babanın karşısında yarım saattir oturuyorum” diyordum. Öyle gözüküyor ki daha da oturacağız. Efendi baba onlara hacda yapacakları şeyleri anlatıyordu. “Şurada şu duayı okuyun, burada şu duayı okuyun” şeklinde bilgilendiriyordu. İş uzadıkça ben de memnun oluyordum. Bir müddet daha oturduktan sonra abiler müsaade istediler. Efendi babanın âdetiydi misafirlerini kapıya kadar geçirirdi. İkinci kattan merdivenlerden indi. Ben de peşlerinden indim. Teker teker hepsi Efendi babanın ellerinden öptü. Ben de ellerini öpmek için ellerine uzandığımda bana “Sen kal da yemekten sonra gidersin” dedi.

Ömer abi “İşler nereye dönüyor” dedim. Kaldık, Allah rahmet eylesin Müftü Mehmet Efendi vardı. Efendi babanın hizmetinde o da vardı. Oturduk. Ben hayatta yoğurt, peynir türü süt ürünleri yemezdim. Sofrada Mehmet efendinin yaptığı yemekler vardı. Toprak çanak içerisinde yoğurt ta bulunuyordu sofrada. Efendi Baba, “Doktorlar hastalarına yoğurdu pek tavsiye ederler” dedi. “Yoğurt şöyle faydalıdır, yoğurt böyle faydalıdır. Biz her sofrada bulundururuz” diye yoğurdun faydalarından bahsetmeye devam ettiler. “İnşaallah bundan sonra sen de yersin” dedi. “Vallahi zehir olsa yerim” dedim. Ben de yedim. Allah rahmet eylesin anacağımız “Keşke peynir de ye deseydi” derdi hep.

Sami Efendi İle Hac Yolculuğu

“Anam Oluyor, Babam Oluyor, Hocam Oluyor….”

Sene 1965. Üç arkadaş, kitapçı Hakkı, Şevki abi, üçümüz Erenköy’deki hanelerine Efendi babayı ziyarete gittik. Daha oturur oturmaz göz göze geldik ki bana “İnşaallah bu sene hacca gideceksiniz değil mi?” dedi. Vallahi ne maddi ne manevi, o zamanlar için aklımdan bile geçirmemiştim böyle bir şeyi. Durdum, bir şey söyleyemedim.

Bir hafta sonra tekrar İstanbul’a geldim. Acaba fikrinde bir değişiklik olur mu diye. Daha beni görür görmez “Muamelelere başladık mı?” diye sorunca canı gönülden “Başladım Efendim” dedim. O da “Allah bir kolaylık lütfeder” dedi.

Muameleleri tamamlamak için önümüzde üç beş gün var, yok gibiydi. Memur olduğumuz için Umum Müdürlükten izin alabilmem en az bir ay sürer. Onu düşünerek bir girişimde bulunmamıştım doğrusu. Efendi babanın yanından ayrıldım ama “Muamelelere başladık mı?” sorusu yüreğimi yakıyordu. Ne yapacağımı kara kara düşünüyordum.

Dışarı çıktım, baktım Ömer Kirazoğlu abi bahçede. “Nedir iki haftadır meczup gibi gelip gidiyorsun” dedi. Sertti mübarek ama çok iyiydi. “Sorma Ömer abi, derdim büyük” dedim. “Hayırdır” dedi. “Durum böyle böyle, Efendi baba böyle diyor. Ama benim senelik izin almam bir ay sürer” dedim.

“Tamam sen endişe etme, senin Umum Müdürü’n benim sınıf arkadaşım” dedi. “Ben kendisine gider senin için bir ay değil üç ay izin alırım” dedi. “Allah aşkına benimle dalga geçme” dedim. Çünkü bu iş mühim başka şeye benzemez. “Ya, ben ne diyorum, sen ne diyorsun” dedi. “Söyle sicil numaranı, işim var, bugün ben de Ankara’ya gidiyorum” dedi. Hakikaten gidecekmiş. Tamam dedim ve sicil numaramı verdim.

Üç gün sonra Umum Müdüre kendim telefon ettim. “Efendim Ömer Kirazoğlu isminde birisi size gelecekti. Hacca niyetlenmiştim benim için izin alacaktı” dedim. “Merak etme izin işi hal olur. Ancak bir şartla “Bana da dua edeceksin orada” dedi. “Hay hay Efendim o iş kolay” dedim. Allah için izin meselesi böyle halloldu. Bu sefer pasaporta takıldı iş. Emniyete gittik. Memur nereye gideceksin diye sordu, Hacca dedim. “Senelik iznin var mı?” “Gelecek” dedim. “Ya ne demek gelecek, ya gelmezse” dedi. “Gelse de gelmese de ben niyetlendim gideceğim” dedim. Polis memuru şöyle kafasını büktü veririm ama “Hac süresi zarfında S. Arabistan’da muteber değildir” ibaresini yazarım dedi. “Vallahi ne istersen yaz” dedim.

65 kişilik pır pır tayyareler ile gidiliyordu. İs­tan­bul’dan telefon ettiler uçaklardan birinde bir kişilik yer varmış dediler. Tayyarede Efendi baba dahil 56 kişi vardı. Bu arada bir zat Efendi baba ile hacca gidileceğini duyunca ihramlarını almış eline gelmiş havaalanına. Biletini bizden önce ayarladığı için o asıl, fakir yedek durumunda imişim. Uçakta birisi fazla.

Tayyare, vakti geldi ama kalkamıyor. Ömer abi benim için pazarlık yapıyor. “Efendim çok zayıf bir adam kanepenin üzerinde dahi gider” türünden şeyler söylüyor ama görevliler ikna olmuyordu. Tayyarenin kalkma vakti geçiyor. Çekildim kenara “Ya Rabbi benim yüzünden onların beklemesine vicdanım el vermiyor sen bilirsin” dedim. Netice itibariyle ben kalmak zorunda kaldım.

O sırada memurlardan biri bana “Nereye gideceksiniz?” dedi. “Allah kısmet ederse hacca” dedim. “Ama bak Pasaportunda ne yazıyor” dedi. “Hac mevsimi zarfında Suudi Arabistan’da muteber değildir yazıyor” dedi. “Bak kardeşim sen ne dersen de, ben Allah rızası için yola o niyetle çıktım, sen yapsan da yapmasan da gideceğim” dedim. “Ne diyorsun ya?” dedi. “Böyle diyorum” dedim.

Durdu durdu durdu, “Sana bir şey söyleyeceğim, doğru söylersen yapacağım” dedi. Efendi baba ile Hasan Efendi terminalin ucunda oturuyorlardı. Efendi babayı göstererek bana. “Bak orada bir zat oturuyor, o senin neyin oluyor?” dedi.

Söylesem bir türlü söylemesem bir türlü. “Söy­leyeceğim” dedim. “Anam oluyor, babam oluyor, hocam oluyor, şeyhim oluyor, daha sayayım mı?” dedim. Adam şöyle kafasını eğdi “Vallahi eğer ben senin işini yapmazsam Allah bana gazap eder” dedi. Pasaportun diğer sayfasına, “Hac süresi zarfında S.Arabistan’a ve diğer dünya ülkelerine girebilir” diye vurdu damgayı. O da bitti.

Tayyare yolcuları diye anons yapılınca baktım Efendi baba kalktı. Kapının dibinde durup kendilerini beklemeye başladım. Tam önüme gelince pek adeti değildir ama iki elini uzatınca iki elini de öptüm. “Hiç merak etme Allah’ın izniyle yarın ikindi namazında Altınoluk’da buluşacağız” dedi. O müjdeyi de verdikten sonra iş bitti benim için. Ne sıkıntım ne üzüntüm kaldı. Hakikaten ertesi gün tüm işlerim halloldu ve ikindi namazında Altınoluk’ta Efendi baba ile buluşmak nasip oldu. “Geldiniz mi? diye sordular. “Geldik Efendim” deyince, “Elhamdülillah” dediler.

Sükût Sohbeti

Bir sohbetlerine fakiri de çağırmıştılar. Yılmaz isminde bir kardeş hizmet ediyordu o zamanlar. Allah rahmet eylesin sert bir kardeşti. Saat yedide gel dedi bana. Yediden önce gelsen almaz. Yediyi geçse sokmaz. Yediden önce gittim ve tam yedide kapıyı çaldım. İçeriye aldı beni. “Nerede oturuyorlar dedim?” Odayı gösterdi. “İyi o zaman şurada bekleyim nasılsa çıkacaklar o zaman görürüm kendilerini” dedim. “Olmaz çağırdılar seni” dedi ve kapıyı açarak beni içeri soktu.

Efendi baba tam karşıda oturuyor, Musa Efendi ise kapının yakınında idi. Musa Efendi’nin yanında kitapçı Hakkı Efendi oturuyordu. Ben içeri girdiğimde Musa Efendi ile Hakkı Efendi hiç kıpırdamadılar. Kafalarını dahi kaldırmadılar. Efendi baba yalnız o baktı, parmağıyla işaret ederek Musa Efendi’nin yanına oturmamı istedi. İşaret buyurduğu yere oturdum. Ben sohbet olacak diye bekliyordum. Baktım Efendi baba da başını indirdi. Tek kelime yok. Böyle kırk beş dakika kadar sükut ederek oturduk. İçimden “Yarabbi onlara tattırdığından bana da tattır” diye dua ediyordum. Sonra Musa Efendimiz yavaşça kalktı dışarıya çıktı. Arkasından Hakkı efendi. Efendi babayla yalnız kalınca ders görüşmesini yaptık. Sami Efendi böyle sukut sohbetleriyle de yetiştiriyordu evlatlarını.