> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > “Kalbi Tamamen Rahmetten İbaretmiş”
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Kalbi Tamamen Rahmetten İbaretmiş”
Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 028

Bağrı yanık bir dervişi vardı, Sami Efendimizin (ks.)…

Aksaraylıydı, sanırım.

Bir gece şeyhinin özlemiyle kavrulurken, boynu bükük, kalbi kırık bir gariplikle elini duaya kaldırdı.

“Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi!” dedi.

“Sami Efendimin (ks.) bu fakire kalbinin içini göster! Amin”

Efendisinin özünün özü neymiş. İşte bu derviş tam o noktaya hasret duyuyor.

Oraya ulaşmak, o öze sahip olmak istiyor, yani o olmak, yaşamak istiyor. Zor da olsa, O’nun manevî mirasını talep ediyor.

Çok geçmeden yarı uyku yarı uyanık, tatlı bir yakaza hali bir bulut gibi üzerini kaplıyor tedellî hali vuku buluyor sanki.

Kendinden geçti gibi oluyor.

Ve birden perdeler açılıyor.

Sami Efendisi karşısında, kendisine tebessüm ediyor, çağırıyor onu;

“Gel! Gel!...” diyor.

Sadık derviş bir adım atıyor. Ama bakıyor ki ayağı yerden kesilmiş, vücudu yere paralel duruma gelmiş. Sanki bir balık gibi havada yüze yüze yaklaşıyor Efendisine… Başı tam O’nun kalbinin hizasına geliyor.

O sırada

“Fedhulî fî ibâdî” (Gir kulumun/kullarımın içine) sırrı tecelli ediyor.

Sami Efendisinin (ks.) kalbi açılıyor ve saf ruhlu derviş

“Bismillahi’-Rahmâni’r-Rahîm!...” diyerek içeri giriyor.

Birden uçsuz bucaksız bambaşka bir âlemde buluyor kendisini.

Efendisinin kalbi o kadar geniş ki ucu bucağı yok neredeyse…

Sanki bambaşka bir âlem, Her yer güllük, gülistanlık…

Her yerden tatlı rahmet meltemleri esiyor ve ferahlatıyor.

Saf yürekli derviş göklere bakıyor, göklerde sadece “Rahmet” yazıyor.

Yerlere bakıyor, her yerde “Rahmet” yazıyor.

Önüne ufuklara bakıyor, ufuklarda “Rahmet” yazıyor.

Arkasına bakıyor, Sağına bakıyor,

Soluna bakıyor…

Şeş cihete / altı yöne bakıyor her yerde, her yerde “Rahmet” yazıyor, ama “Sadece Rahmet” lâ ğayra/başkası değil sadece “Rahmet.”

Güzel yüzlü, güzel özlü derviş, bu manzara karşısında kendinden geçiyor gibi olurken, birden gözleri açılıyor ve yakaza hâlinden sıyrılıyor.

Ve huzur dolu bir gönülle kendi kendine şunları söylüyor:

“Demek Sami Efendi’mizin (ks.) iç âlemi, özü rahmetten ibâretmiş!..”

O, merhametli olduğu için hiç kimseyi kırmadı, hiç kimseden kırılmadı…

O gün bugündür O’nun bu mirasına sahip olan ihvânının, kimseyi haşlayıp kovmadıklarını, kırmadıklarını ve kimseden de kırılmadıklarını görüyoruz, elhamdülillah.

Ayet: “Eğer sert kalpli/davranışlı olsaydın, etrafındaki herkes dağılır giderdi…” (Ali İmran, 159)

Rahmet birleştirir. Gazap dağıtır…

“Vemâ erselnâke illâ Rahmete li’l-âlemin” olan Peygamberimizin (sav.) ümmetine bıraktığı en büyük miras da bu Rahmet değil mi zâten!”

Ne mutlu, toplayıp kuşatanlara…

Ne yazık kırıp, kovup dağıtanlara…

Hz. Mevlânâ (ks.) şöyle buyurur:

       “
Mâ berây-ı vasl kerden âmedîm
Mâ ne berây-ı fasl kerden âmedîm”

                  
Biz birleştirmeye geldik
Biz ayırmak için gelmedik

Beddua yok, hayır duaya devam ve’s-Selâm!..

“Kapıyı Açtım ki Sami Efendimiz Kapıda!”

Şeker Hoca Çumra’da Kur’ân kursu hocasıydı. Çok kuvvetli bir hafızdı. Binden fazla hafız yetiştirmişti. Allah (cc) gani gani rahmet eylesin birkaç sene önce vefat etmişti.

Şeker Hoca 1992’de umrede Sudanlı bir hafızın iki rekatta beş cüz yani yüz sayfa okuduğunu görünce ona imrenir. O da onun gibi uzun kıraatle namaz kılmak ister. Arkadaşları da “hocam, sen de yaparsın!” diye teşvik edince, önce Hz. Rasulullah’ı (sav) ziyaret eder, mânen O’ndan izin alır. Namaza durur. Beş saatte kıldığı iki rekatta biiznillah bütün Kur’ân’ı Kerim’i hatmeder. (Ahmet Aköz, Hacı Mustafa Kamer, s. 179)

Bu satırların yazarı kendisini ziyaret ettiğimde yaşı sekseni geçmişti.

Fakire;

“Hocam, Kur’ân kursunda talebelerle beraber kalıyorum. Talebe yetiştiren hoca onlarla beraber kalmazsa istenen sonucu almak zor oluyor” demişti.

Gerçekten hoca-talebe mekan birliği içinde aynı atmosferde barışık ve bütün halde olmalı. Eğitimde başarının önemli bir şartı da budur.

Kur’ân kursundaki odasında sohbetimiz sırasında fakire rafta duran bir fincanı indirdi ve içindeki kurumuş kahve telvesini gösterdi. Yirmi yıla yakın bir zaman onu hatıra olarak saklıyormuş.

“Bu nedir, hayrola Hocam?” diye merakla sorunca, o fincanın hikayesini anlatmaya başladı:

“Sami Efendimiz (ks) buraya gelmişti, kahve pişirmiştim. Yıkamadım fincanı, hatıra olarak hala saklarım” dedi. Kendisine Sami Efendimizin ziyaretinin nasıl olduğunu sordum. Şöyle bir durdu. Gözleri nemlendi, mahzunlaştı ve ağır ağır hatırasını anlatmaya başladı:

1982 senesinde hacca gitmiştim. Medine’de iken, Sami Efendimizi ziyaret etmek istedim.

“Her gün öğleden sonra şu adrese gel, ziyarete gitmek isteyenler orada bekliyor, bir minibüs alıp götürüyor” dediler. O zaman Sami Efendimiz Hârre-i Şarkiyye’de oturuyor ve rahatsız, evden çıkamıyor. Fakir biz de gittik sıraya girdik. Tam sekiz gün sıra bekledim. Sıra fakire geldikçe benim yerime bir başkasını alıyorlar, götürüyorlar. Yani hakkım yeniyor gibi oluyordum. Üzülüyordum bu duruma. Ama aşk bu ya, her gün gidip beklemeye devam ettim. Ama yine her defasında aynı imtihanı yaşadım. Böyle böyle kafilenin hareket edeceği son güne geldik. Artık ertesi gün kafilemiz Medine’den ayrılacaktı. En son gün yine gittim. Ama benim yerime yine başkasını aldılar minibüse, çok kırıldım. Arkasından ikinci bir minibüs geldi. “Buyur hocaefendi!” dediler. Ama günlerdir yapılan muameleden o kadar dolmuşum ki,

“Bu sefer de ben binmiyorum işte!” diyerek minibüse binmeyi reddettim.

…ve tamamen kırılmış bir halde oradan ayrıldım.

Ertesi gün Hz. Rasulullah’a (sav) veda ederek Medine-i Münevvere’den ayrıldım. Türkiye’ye döndük. Çumra’ya…

Burada Kur’ân kursundaki bu odamda kalıyordum geceleri… mutadım üzere. Hacdan döneli bir hafta ya oldu, ya olmadı, bir gece kapı çalındı. Kalkıp açtım. Bir de baktım ki kapıda Sami Efendimiz! Tebessüm ediyor. Çok şaşırdım. Gecenin bu saatinde Medine nere Çumra nere…

Üstelik hasta olduğunu da biliyorum. “Selâmün aleyküm hocaefendi!” dedi. Apar topar, heyecanla

“ve aleyküm selâm efendim, buyrun” diyerek hemen içeri aldım. Elini öptüm, şu sedire oturdular. Hemen kendisine bir fincan kahve yaptım. Kahvesini içerken fakirle hal hatır sohbet ettiler.

Yarım saate yakın konuştuk. Çok sevinmiştim, kuşlar gibi hafifledi gönlüm.

Kahvesini içip sohbeti bitirdiğinde, ayağa kalktı ve

“Hocaefendi Medine’de gönlünüzü kırdılar galiba, onların kusuruna bakmayınız… olur böyle şeyler. Onlar da bu fakirin istirâhatıni temin etmek için çalışıyorlar. Siz ne zaman bizi özlerseniz, çağır, inşallah biz size geliriz!” diyerek tebessüm etti.

Ve kapıdan kendisini uğurladım, dışarı çıkınca birkaç adım attı ve birden gecenin karanlığında kayboldu.

Ağlamaya başladım. Hem çok sevinmiştim, hem de çok mahcûb olmuştum.

Bir kırık gönlü tamir için, tâ kaldığım Kur’ân kursuna gelmişti Medine’den.

İşte hocam, o gündür, bu gündür bu fincanı, o gecenin hatırası olarak saklarım.

Ruhu için bir Fâtiha!