> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > Herşeyi ile Bir Dağın Zirvesi Gibiydi
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Herşeyi ile Bir Dağın Zirvesi Gibiydi
Fadlullah Nemengânî
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 026

Fadlullah NemengânÎ’nin Hatıralarından….

Medine’de Abdülgafur Hocaefendi isimli bir zat­tan ismini duyardık. Kendisi onunla görüşmek için İstanbul’a gelmiş, 3-4 ay kalmış, sohbetlerinde bulunmuş, halli bir zat idi. Biz de o bahsettikçe merak ederdik. Bir sene duyduk Sami Efendi o yıl Medine’ye gelmiş, Konyalı Saatçi Tahir Efendi’nin evinde kalıyormuş, ziyaretine gittik. İlk görüşmemizde sanki senelerden beri tanışıyormuş gibi bir hal oldu. Fakir 27 yaşlarındaydım. İsmimizi defterine yazdı. Sonraki seneler geldiğinde evimize davet ettik, şeref verdiler. Sonraki gelişlerinde 5-10 ihvanla gelir oldular. Musa Efendi üstadımız yanındaydılar. Tanışmamızdan iki sene sonra geldim. İstanbul’da, Mustafa Alemdar amcanın dükkanında intisap ettim.

Bir iki seneye bir yazları İstanbul’a sayfiyeye gelirdik. Bir seferinde Mehmet Öztürk abi bize “Üs­tadımız sizi yarın onbirde bekliyor” dedi. Soh­bet var zannetmiştim, ama yalnız bizi çağırmışlar. Huzuruna girdik, ikramlarda bulundular, sonra: “Fadlullah Efendi kısmet olursa Medine’ye hicret edeceğiz, bir müddet orada kalıp sonra Cennetül Baki’ye defnedileceğiz” buyurdular. Bu sözleri 1966 yılında söylemişlerdi. Hicret 1979’da nasip oldu. 1984 yılında Cennetül Bakiye defnolundular.

Medine’ye yerleşebilmek için ikamet şartı var, biliyorsunuz. İkamet için genç, işçi, zanaat sahibi olma özellikleri aranıyor. İbrahim Şakir gibi oranın hatırlı insanları ikamet almak için devreye girdiler. Olmadı.

Bu esnada Medineli bir bakan Medine’ye gelmişti. Onun ahbabı Şeyh Abdulhamid Abbas’ı alarak bakan ile görüşmeye gittik. Bakan bizi karşıladı, hemen kahve, çay ne arzu edersiniz diye sordu. Abdülhamid Abbas “Biz kahve, çay istemiyoruz senden, eğer isteğimizi kabul ederseniz içeri girer ikramlarını kabul ederiz yoksa döneceğiz” dedi ve durumu anlattı. Akabinde üstadımızın, validemizin ve hizmet eden hanım kızın pasaportlarını götürdük, gittik. İkinci gün bizi apar topar çağırdılar. Memur “Yahu Hacı Sami Efendi kimdir böyle direk emir geldi hemen daimi ikamet (muhacir fi sebilillah) çıkarıldı, böyle bir şeyin imkânı yok” dedi.

Üstadımız Medine’ye hicret edeli 5-6 ay olmuş, ikamesi alınamamış hareme çıkamıyor, ıstırap duyuyoruz. Fakat üstadımız 1966’da “böyle böyle olacak” dediğine göre bu iş olacak, diyorum ama ne zaman olacaktı? Demek ki tahakkuku bu zamana imiş dedim. Biz vasıta olacakmışız ki bize söylemişler diyerek de Allah’a hamdettim. İkameyi götürünce nasıl memnun oldular. “Bu bahtiyarlık bize yeter” dedim.

Sonra Abdülhamid Abbas beyin bahçesinde bir ikram hazırladık, sohbetler edildi. Üstadımız rahatsız olmasına rağmen geldiler. Abdülhamid Abbas; “Yahu bu Sami Efendi insan değil melekmiş” diyor, gözlerini kendisinden ayıramıyordu. Suudlu zevat hayret ettiler. Zaten kendisi hayret edilecek bir insandı.

O zattaki ahlâkı hamide halini ben hiçbir kimsede görmedim. Belki yüzlerce defa sohbetlerde beraber olduk, 8-10 defa birlikte hac yaptık, bir defa bile bir şey istediğini duymadım. İnsan bazen susar, bir ihtiyacı olur, hayır ondan hiçbir istek duymadık. Eğer etrafındakiler anlar da kendisine getirirler ise sesini çıkarmadan ikramı kabul ederdi. Konuşması, yürümesi, yemesi, içmesi tam bir edeb idi.

O kadar yolculuğumuz oldu, dünyevi tek bir kelimesini duymadım. Efendim siz ne iş yapıyorsunuz, nerelisiniz... bu gibi sözlerde ne gibi bir mahzur var ama bunların hiçbirisini duymadık. Allah’dan, Peygamber efendimizden, ashabdan başka bir söz çıkmazdı.

80 küsur yaşındayken sohbete başladığı zaman 2-3 saat yorulmazdı, kendisine ayrı bir şevk gelirdi. Küffar ile ilgili ayeti kerimeleri okurken celallenir, azap ayetleri okurken hüzünlenir, rahmet ayetlerinde tebessümü yüzüne yayılır, ferahlardı. Ticaretim dolayısı ile dünyanın birçok ülkesini dolaştım ama böyle mümtaz bir insan görmedim. Her şeyi ile bir dağın zirvesi gibiydi. Siz oraya ulaşamazdınız Hak Teâlâ öyle yaratmış.

Bir başka seferinde Müzdelife’de seher vakti üstadımız abdest almaya çıkmışlar, bekliyoruz gelmiyorlar bir-iki saat geçti olmayacak, aramaya çıktık. Edeben birbirimizin adıyla sesleniyoruz, Şeyh Musa, Şeyh Alemdar, Şeyh Öztürk diye. Sonra bizim sesimizi duymuşlar geldiler. Sabah namazlarını sırayla kıldırırdık... Arafat dualarını fakire yaptırırlardı. Dua biterdi mübarek, “Şimdi herkesin içinde ne varsa talebini kendisi istesin” buyururlardı.

Ehlullahın hası keramete önem vermez. Şe­ri­attan Allah’ın kelamı ve hadisi Resûl’den zerre kadar ayrılmazlar. Sami Efendimiz Ashab-ı Kiramın hayatına ayrı bir ehemmiyet verirlerdi, sık sık okuturlardı.

Kendisinin Hz. Yusuf kitabını on defa okusam her birisinde ayrı bir zevk alırım. Zaten sure-i Yusuf için Hak Teâlâ “Kıssaların en güzeli” buyuruyorlar. Onda acaip manalar vardır.

Son yılları hep rahatsızlıklarla geçti. Yüzünde bir ızdırab izi hiç göremezdiniz. Hep gülümserdi. “Elhamdülillah” derdi. Göz ameliyatı, fıtık ameliyatı oldu, prostatı vardı. Büyüklerin imtihanları başka oluyor.