> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > Meşrep Taassubu Karşısında Sâmî Efendi Hazretleri
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Meşrep Taassubu Karşısında Sâmî Efendi Hazretleri
Ali Hüsrevoğlu
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 013

Allah uğrunda hakkıyla çalışın/bütün gücünüzü
harcayın. O sizi seçti ve dinde sizi sıkıntıya
sokacak hiçbir şey koymadı. Bu, babanız
İbrâhîm’in dînidir. Bundan önce de, bu
dönemde de O sizi “Müslümanlar” olarak
adlandırdı. Şunun için ki: Peygamber sizi
gözetiminde/kontrolünde bulundursun, siz de
bütün insanları kontrolünüzde bulundurun
diye. Öyleyse namazı dosdoğru
kılın/toplumunuzda fonksiyonel hale getirin,
zekâtı da verin ve Allah’a sımsıkı sarılın/O’nun
himayesi altına girin. Sizin tek dostunuz
O’dur. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır.”

(Hacc suresi/78)

Âyet-i celîleye daha dikkatli bakalım: 1. Allah yolunda, Allah uğrunda, Allah’a ulaşıncaya kadar, Allah bizi hizmetinde kullanmaya ehil ve kabiliyetli görünceye, şartına göre Allah adamı oluncaya kadar çalışmakla sorumluyuz. 2. Biz yalnızca O’nun tarafından seçilmiş bir ümmetiz. Bu seçilmişliğin bedelini ödemeliyiz. 3. Bize gönderdiği din; problemler, açmazlar, sıkıntılar ve sıkıştırmalar sarmalı değil, “kolaylık ve rahmet” temelleri üzerine kurduğu ve ikincisi olmayan tek dindir. 4. Bu, babamız İbrâhîm’in dînidir. 5. Bu dînin sâhibi bizi dün de bugün de “Müslüman”lar olarak adlandırmıştır. Bizim için bu isimden daha muhteşem bir isim olamaz. 6. Bütün bunlar Son Peygamber bizi gözetimi/kontrolü altında tutsun. 7. Biz de bütün insanları kontrolümüz altında tutalım diyedir. 8. Bunu sağlamanın yolu, öldürülen ve hayattan çıkarılan namazı diriltip ayağa kaldırmaktan, yani Allah’ın sevmediği her şeyden ve herkesten arınmaktan. 9. Toplum içinde zengin-fakir arasında zekât köprüsünü kurarak ezilen tek kişi bırakmamaktan, 10. Ve Allah’a tam anlamıyla sarılarak, yani emirlerini takvâ düzeyinde tutarak koruması ve himâyesi altına girmekten geçmektedir. 11. Allah tek dostumuzdur. 12. O ne güzel dost. 13. Ne güzel yardımcıdır.

Bunlar, Allah’ın bize yüklediği görevler, yeryüzünde bize layık gördüğü konum, bize verdiği isim, gönderdiği program ve bize gösterdiği hedeftir.

Bu âyet-i celîle bağlamında baktığımız zaman bugün müslümanların dünyaya verdiği fotoğraf fevk­alade üzücüdür. Yüce Yaratıcı, insan neslini Âdem’den, Âdem’i de topraktan yaratmış, insanlığın muazzam bir kültür zenginliğine sahib olması ve her bir değerin kendi çerçevesi içinde algılanıp istifade edilmesi için insanları kavim ve kabilelere ayırmıştır. Bu, bizim için gereklidir.

İnsanlar kendilerinin hangi ırktan olacağını belirlemekten âciz olmalarına rağmen, ırklarını kendileri için bir övünç, başkaları için bir ötekileştirme ve aşağılama sebebi kılmışlardır. Amerika’da siyah, Afrika’da beyaz olmanın ne anlama geldiği bilinmektedir. Irklar bir vakıadır, ırkçılık insanlığa beladır.

Allah kitabını Peygamberi vasıtasıyla insanlara ulaştırdıktan sonra peygamberin öğretilerini derinlemesine inceleyen ve onları zaman içinde hayatın gerçekleri çerçevesinde uygulama formüllerine bağlayan müctehid imamlar göndermiştir. Her biri bir büyük Allah dostu olan bu müctehidler müslümanların olmuş ve olası problemlerini çözüme kavuşturmuşlar, zaman içinde fıkıh/hukuk mezhebleri hayata girmiştir.

Bundan başka bir de insanların meşrebleri vardır ki bu yazının konusu budur. Bazı kimseler süt içemezler, birilerine ayran iyi gelmez. Biri ekmek yemeden edemezken diğeri ondan rahatsız olur. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bir meşrubat helal kapsamında iken birinin bünyesi onu kaldırmaz. Bu durumda bu insanların hiçbirini kınamamak ve ötekileştirmemek gerekir. Helal dairesinde herkes meşrebine göre tercih yapar. Gönlünün bir köşesinde sultan Süleyman’ı askeriyle barındıracak enginliğe sâhip insanlar nakşî kaynağından içerken, güzel sanatlardan birine veya birkaçına kabiliyetli olanlar mevlevî pınarından, cezbeli tabiata sahip olanlar rifâî pınarından, “türbemin önünden geçenler benimdir” diyebilme coşkusuna sahip olanlar Hüdâî çeşmesinden içerler. Bunların hepsi de bizim zenginliğimiz, güzelliğimiz ve şerefimizdir. Bu anlamda Allah dostlarının hiçbirinden feragat edemeyiz.

Biz, eğer Allah’ın bize sunduğu bu zenginliklerden birini benimseyip veya benimser görünüp bütün meşrebleri buna mahkûm etmeğe kalkarsak işte bugün yaşadığımız kaosu kendi ellerimizle hazırlamış oluruz.

Sözün burasında Hakk’a yürüyüşünün otuzuncu yılını idrâk ettiğimiz müstesnâ Hak dostu Ramazanoğlu Mahmud Sâmî Efendi Hazretlerini anmamız gerekiyor:

Bütün ömrü boyunca Allah’ın kitabı gözünden ve gönlünden hiç uzak olmadı. Bütün hayâtını Allah’a adadı, tam anlamıyla O’nun adamı oldu. İnançlarından ve yaşayışından hiç taviz vermedi. Hayâtı büyük felâketlerin ve acımasız bir karakışın ortasına rastlamasına rağmen O’na yüklenen vazîfeyi yüzakıyla tamamlayarak dünyaya veda etti.

Rasûl-i Ekrem’in hadîs-i şeriflerini önünden hiç eksik etmedi. Onların her birini derin bir saygı, tam bir kabulleniş ve hayatına kazandırmak maksadıyla okudu, anladı, anlattı. Bu yönüyle dâimâ Rasulullah’ın gözetiminde yaşadı.

Rasulullah’ı seven, onun ashâbını da sever ve saygı duyar. Çünkü Allah kitabında Peygamberini andıktan sonra onun ashâbını da anmıştır. Bütün sohbetlerinde mutlaka Allah’ın kitabı, Rasulünün sünneti ve ashâbının menâkıbı vardı. En karmaşık konuları bu üçüyle, veya üçünden biriyle çözer ve dinleyenlerin kalbine yazardı.

Topluluklarımızın şu ana kadar oluşturamadığı kardeşlik duygusu ve algısı üzerinde uzun seneler durdu. Bunun oluşması için senelerce Yusuf Suresini sohbet konusu yaptı. Onun feyzinden istifade edenlerden hiçbirisi “tek doğru benim”, “bak benden başkaları yanlış yolda” demedi. “Benim marketimdeki helal, diğeri şüpheli” demeyi hiç düşünmedi. Ama birçokları üzülerek söyleyelim ki kendi meşrebini çoğu kere hiçbir geçerli delile dayanmadan “din” yerine koyarak kardeşlerini ötekileştirdi. Aynı kelime-i tevhidi söyleyen kardeşlerini dalâlette saydı. Cenneti zâten ona tahsîs etmişlerdi, o da keyfine göre kesti biçti. Bu korkunç duygulara Kur’an’dan deliller getirmeyi de ihmal etmedi. Bu durum, bu kimselerin dinini maskaraya çevirdi. “Farkediyor musun hevâsını/takıntısını tanrı edineni ve Allah’ın bilgi ile saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözüne perde indirdiği kimseyi? Artık Allah onu saptırdıktan sonra kim hidayete ulaştırabilir? Söylenenleri hiç düşünüp öğüt çıkarmıyor musunuz.” (Câsiye, 23)

İnsanların çoğu birbirinden farklı iki nimeti genellikle bir arada bağdaştıramazlar. Cenâb-ı Hak da bir kudsî hadiste “iki nimeti ve iki sıkıntıyı bir arada bulundurmam” buyuruyor. Dolayısıyla bir insan kendi meşrebine uygun bir nasib aramalı, o meşrepte ilerlemeli, Allah’a layık bir kul olmalıdır. Sözün burasında İzmirli Abdullah Bey’in bir hâtırasını paylaşalım:

“Ben İzmir’de seyyar satıcı idim. Genç yaşımda kendi çevremde bulduğum sâlih bir velîden manevi ders almış bulunuyordum. Bir gün bisiklet tekerlekli tablamın başında iken önümden geçen iki kişinin birbiriyle konuştuklarını fark ettim ve onlardan Sâmi Efendi Hazretlerinin adını işittim. O vakte kadar hiç duymamıştım. Hakkında da hiçbir şey bilmiyordum. Fakat adını duyduğum anda bana bir hâl oldu ve içim yandı. Bir sevdâya tutulmuştum. Hakkında bilgi sormaya başladım. Allah demenin yasak olduğu yıllar, kime ne sorarım, nasıl sorarım, ne cevap alırım?

Sora sora Adana’da olduğunu öğrendim. Trenle Adana’ya kadar gittim. Orada da âşinâ bir sîmâ bulmak ne kadar zordu. Ama azmetmiştim, evini buluncaya kadar aradım. Beni kabul etti ve görüşme esnâsında buraya kadar niçin geldiğimi sordu. Kendilerinden manevi ders almak için geldiğimi söyledim. Daha önce bir zatdan ders alıp almadığımı sordular. Ben de ders aldığımı ve şeyhimin adını söyledim. Buyurdular ki: “Fakîre bu emâneti verirlerken, herhangi bir mensûbiyyeti olan kimseye ders telkin etmeyeceksin” dediler. Şu anda benim size ders telkin etme yetkim bulunmuyor.” Ben, Sâmi Efendi’nin ağzından bu sözü duyunca –tabii o yaşta bu sözün ne anlama geldiğini anlamıyordum- içimden bir ağlama koptu, “ben bu zatdan ders almadan gidersem hâlim ne olur?” diye üzüntümden bayılıp oraya uzanmışım. Ne zaman ayıldıysam ayıldım, kendime geldikten sonra beni karşısına oturttu, “şu anda bir mâni kalmadı, size ders telkin edebilirim” buyurdu ve ders aldım. Benim hayâtımda tanıdığım en kibar, en zarif insandı, râbıtayı tarif edemedi. “Buradan giderken Konya’ya uğrar, İzmir’e öyle gidersiniz” buyurdu. Ben Konya’ya uğradım, emri üzere merhum Mustafa Doğanay beyi bulup görüştüm, râbıtayı onun tarif etmesi için beni Konya’ya uğrattığını anladım. İzmir’e döndüm. Fakat koca İzmir bana dar gelmişti ve bir türlü sığmıyordum. İstanbul’a hicret edip Lâleli’de bir ev kiraladığını duyar duymaz hemen İstanbul’a geldim ve yakınında bir ev kiralayıp sohbetlerine devam ettim.”

Hâtıraları burada bitmiyor. Erken dönemde Medine-i Münevvere’ye hicret ediyor ve yirmibeş haccında refakat ediyor ve hizmetinde bulunuyor. Şimdi Cennetü’l-bakî’de ona komşu olarak yatıyor. Makamları cennet olsun.

Sâmi Efendi Hazretleri, islâmiyete, insanlara ve aziz vatana samîmî hizmet ettiğini bildiği bütün muâsır meslektaşlarını kandil ve bayram münasebetlerinde ziyaret eder, aziz vatanında bir gönül birliği sağlamaya çalışırdı. Şöyle düşünürdü: Halka dinlerini anlatan, öğreten hocaefendiler birbirleriyle ziyaretleşseler, birbirlerini Allah için sevseler, yine iyilik ve takvâ konusunda birbirleriyle yardımlaşsalar bu durum birçok hayra vesile olur. Şurası fevkalade esef vericidir ki, din ve inanç olarak birbirlerini doğrulamayan yahudi ve hıristiyanlar müslüman karşısında ânî ittifaklar kurarken, en açık konularda iki farklı meşrepteki müslüman nasıl ittifak edemez? Haydi küçük şeylere takılıp ittifak edemediler, niye birbirlerini suçlamaya devam ederler?

Bunu ister cemaat ölçeğinde alalım, ister devlet ölçeğinde, netice değişmiyor. Yahudi müslümanı kurşunlarken o müslümanın kardeşlerinden bir grup kardeşini savunmaya geçiyor. Bir başka müslüman, müslümana kurşun sıkanı savunuyor. “Benim anayasamın temeli İslam ahkâmıdır” diyen bir arap devleti, darbeyle iktidara gelen kadroya milyarlarca dolarla destek oluyor. Bunu yaparken iki şeyi düşünüyor: Bu fitne benim başıma gelmesin de ne olursa olsun diyor. Bir de “devlete başkaldıran teröristtir, katli mübahdır” diyor. Terörist dediği, seçimle göreve gelen başkanına sahip çıkan müslüman. Bu karakterdeki düşünceler müslüman vatanlarında akan kanın durmasını istemeyenlere aiddir.

Bütün dünyanın kurtuluşu yalnızca islamdadır. Kendisi dışındaki inanç ve düşüncelere hayat hakkı tanıyan, tanımakla kalmayıp onu korumayı üstlenen tek din islamdır. İslamın Kur’an’da olanı olmayanı, ılımlısı, radikali olmaz. Allah’ın kitabında yazdığı, peygamberlerinin öğrettiği ne ise İslam odur. İslam kitabıyla, sünnetiyle, ümmetiyle bir bütündür. Bu bütünü parçalamaya kalkan kendini parçalar, itibarını yitirir. Muhterem Üstâz’ın zaman zaman okuduğu hadis-i şerifi hatırlayalım: “Kim Allah’ı gücendirerek insanların rızasını kazanmaya çalışırsa hem Allah ona gazab eder, hem insanları gazab ettirir. Kim de insanları gücendirme pahasına Allah’ın rızasını kazanmaya çalışırsa hem Allah ondan razı olur, hem insanları razı kılar.”

Çünkü kalpleri çekip çeviren Allah’dır. Eğer Allah kalpleri birbirine ısındırmıyorsa yeryüzü dolusu harcama bu birlikteliği sağlayamaz. Öyleyse hesabı Allah’a göre yapmak gerekiyor. Konuya bu açıdan baktığımızda Sâmi Efendi Hazretleri için diyebiliriz ki: Hangi makamda olursa olsun Allah’a kulluğunu hiçbir zaman unutmayan, O’na kavuşacağını, ve hesap vereceğini hiçbir zaman göz ardı etmeyen, çevresinden gördüğü ilgi ve iltifatlara kendini kaptırmayan, dininden ve görevlerinden hiçbir şartta taviz vermeyen kâmil ve mükemmil bir Hak dostu idi. O Allah’a değer verdiği için Allah onu kullarına sevdirdi ve dünya durdukça sâlih kullarının gönüllerine konuk etmeğe devam edecektir.