> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > Torunları Mahmud Sami Kirazoğlu'dan Hatıralar; Aile İçinde Mahmud Sâmî Efendi Hazretleri
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Torunları Mahmud Sami Kirazoğlu'dan Hatıralar; Aile İçinde Mahmud Sâmî Efendi Hazretleri
Mahmud Sami Kirazoğlu
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 006

Böyle bir veliyullahı anlatmak da zor, dinlemek de zor hele anlayabilmek daha da zor. Ancak bu zorlukları kolaylaştıracak, eşyanın hakikatine ulaştıracak izni ilâhî ile samimiyet, teslimiyet, muhabbet anahtarı var. Yani mürşit ve mürid ilişkisi.

Sultanım, efendim Hazreti Mahmud Sami dedeciğim huzura özel kabulleri hariç sohbetlerinde adını yazmayı bilmeyeni de, ilmiyle arif bir zatı da, çocuğu da büyüğü de, aynı cümlelerle irşad ve tenvir buyururlardı. Anlatan arifler sultanı, dinleyen de arif olması gerekir ki âzamî istifade olunsun. Tabi ki bu, ruhani meclis, ihvan meclisi, irfan meclisi, ihsan meclisidir. Ben de elhamdülillah torunu olarak fazla bilinmeyen aile yaşantısından parça parça menkıbelerden belirli ölçüde bahsetmek niyetindeyim.

Bir yabancı atasözü vardır; “Hiçbir kral uşağına göre kral değildir” diye. Sebebi, uşak efendisinin oturmasına kalkmasına, sereserpe durumuna, rahat hareketlerine, hatta bir sürü hatasına şahit olmuştur. Ama efendim dedeciğim, o müstesna zat her zaman huzurullah’ta olduğunun bilincinde ve yaşantısındaydı. Dışarıda nasılsa, içeride de öyle olduğuna çocukluğumuzdan beri şahidiz.

Zirve tevazu, mahviyyet, manevi heybet, emanet, merhamet, cesaret ve metanet, suçu yüze vurmamak, cömertlik, sadâkat, ibadet, züht, takva, mahlukata şefkat, sevgi hoşgörü, ibadet azmi, hizmet aşkı, yüce ahlak, edep, safiyet, samimiyet, tertip, usul, duruş, davranış, takdir, mükemmelliyetçilik,  horgörmemek, muhabbet, teslimiyet, aşkullah, üzmemek, üzülmemek, incitmemek, incinmemek, muâmelât, maneviyat, sevdirecek yumuşak anlatım, hukuka riayet, adalet, gibi peygamberî sıfatlarla mücehhez idi.

Her namaz için erkenden abdest alır ezanı beklerlerdi. Abdest almaları leğen ve ibrikle intizamlı bir şekilde olurdu. Su fazla dökülürse ibriği hafiften itelerdi. Hizmette olanı hizmet bitene kadar bir ateş basardı. Benim de başıma çok geldi. Kendi nefsim için “acaba ölmeden bu abdest biter mi?” derdim. İnanılmaz bir füyuzaât sizi etkisi altına alırdı.

Namaz kılmaları, kıyam, kırâat, rukû, sücud, tehiyyat bir tertipler silsilesiydi. Her hali her harekatı bir şiir gibiydi. O, bir işin en güzel şekilde yapılması, sanki tarifiydi.

Çok az ve hafif iki öğün yemek yerler, çorbayı tercih ederlerdi. Bazen herhangi bir yerden gelen yemeği yemezler, ama birşey de söylemezlerdi. Tabi ki biz de yemezdik. Meyvada çürük veya çürüğümsü kısımları özellikle yemezlerdi. Malum fermantsyon yani alkole dönüşme ihtimalinden dolayı. Kahvaltı hazır olduğunda kaşığı bardağa tıkırdatarak bizleri çağırır seyrine doyum olmayan mütebessim bir nur yüzle karşılarlardı.

Giyimleri son derece temiz, titiz ve sadeydi. Ev işlerinde rahmetli hacıannemize yardımcı olurlardı. Bakla, bamya, fasulye gibi bazı sebzeleri itina ile ayıklarlar, yıkanmış perdeleri yerine takarlardı. Çivi çakmaları, tırnak kesmeleri, kalem açmaları sanatkârâneydi. Meslek icabı hayatım boyunca lazım olacak kalem açmayı ben dedeciğimden öğrendim.

إن الله يحب إذا عمل أحدكم عملا أن يتقنه

Hadisi şerifleri mûcibinde her işleri mükemmeldi. Çünkü Allah’ımız, yaptığı işi gücü nisbetinde en mükemmelini, en âlâsını yapan kullarını seviyor.

Berbere gitmezler, evde aile 3 numara traş ederdi. Uzayınca tekrar edilirdi. Ancak uzun seyahatlerde Mustafa Büyükbayram ağabey gibi manevi evladlarına da bu hizmet nasip olmuştur.

“Aslan yatağından belli olur” sözünü zaman zaman kullanırlardı. İstirahate çekilmeden elini öpmeye gittiğimizde “önce hacıannenizin elini öpün” buyururlardı. Her defasında önce kendisine yönelmemize rağmen önce hacıannemizin elini öptürürlerdi. Evde odalarından hacıannemizin haberi olmadan hole dahi çıkmazlardı.

Hacıannemiz de Medine-i Münevveredeki evimizde arada tek kapı olsa bile torununun evine geçerken dedeciğimin elini öpüp iznini almadan bize gelmezlerdi. Cenab-ı Mevlam dağına göre kar lütfediyor. Böyle bir mürşide böyle bir eş.

1977 Nisan’ında umredeyiz, Kabe’de akşam namazı kılındı. Tesbihattan sonra bekleniyor. Efendimiz yatsı namazına kadar kalacaklar mı, yoksa otele mi gidecekler? Ben mübareğin yanındayım, benim kulağıma eğilerek hanımlar tarafına giderek hacıannemizden kalıp kalmayacağını sormamı istediler. Büyük sultan kalıp kalmamayı ailesine sorarak karar veriyorlar. Aile hukukuna dair irfan sahipleri için mühim bir ders.

Ortaokuldayken ailenin tamamı Hacc’a gitmişlerdi. Mina’da validem büyük bir rahatsızlık geçiriyorlar. Öyle ki rahatsızlığın şiddetinden acaba evladlarımı bir daha görebilecek miyim endişesine kapılıyor. Mübarek dedeciğim içeri gelip elini annemin başına koyuyorlar, hırkasının cebinden iki yüzük çıkarıyorlar ve “Bunu gidince, Mahmud ve kardeşine verirsin” buyuruyorlar. Dışarıdan görünüşte herhangi birşey yok, dede torunlarına hediye almış. Ama bizim anlayışımıza göre anneme “Merak etme Türkiye’ye sağ salim dönüp Allah’ın izniyle evladlarına kavuşacaksın” demektedir.

Muhtaca para dahil herşeyin yenisi, iyisi, uygun olanı hazırlanıp onu onore ederek, ayağına giderek veya göndererek en güzel şekilde takdim ederlerdi. Sanki veren verilene minnetli gibi bir haleti ruhiyede olurlardı. Sonrasında bu hediye verme edebini nezaketini, zerafetini en iyi uygulayan Rahmetli Musa Topbaş üstadımız olmuşlardır.

Randevuya erkenden hazırlanırlardı. Onu hiç kimse kapıda beklememiştir.

Konuşma uslûpları gayet yumuşak hitapları nezaket üzreydi. Ağızlarından hiçbir zaman kaba bir tabir zuhur etmemiştir. Hayatları hep şer’i şerif ve sünneti seniyye üzerineydi. Konuşmalarında ‘çok fazla’, ‘en hızlı’ ‘pek zor’ gibi mübalağalı kelimeler kullanmazlardı.

Bizler dahil bir kere tam uzaranak yattığını gören olmamıştır. Hep sağ taraflarına yatar, elleri başlarının altında olur, büzüşme şekli istirahat ederlerdi. Hiçkimseye karşı alayın imâsını dahi etmezlerdi. Âzâ noksanlığı veya engelli kelimelerini asla kullanmazlardı. Kibarca ikaz ettikleri halde anlamayıp, uygulamayanın hatasını yüzüne vurmazlardı. “Ben sana demedim mi?” gibi bir ifadeyi ondan kimse duymamıştır.

Kendileriyle senelerce pazara beraber çıktık. Pazarda pazarlık yapmazlardı. Bütün pazarcılar onun kendilerinden alışveriş yapması için yarışırlardı. Daha önceden tecrübe etmişler, Efendimiz alışveriş ettiğinde işleri rastgitmiş, bereketli kazançları olmuş, bundan dolayı ısrarla davet ederlerdi. Şayet domates gibi mevya veya sebzeye eli değdi ise çürük te olsa onu “ümitlendirdikleri için” alırlardı. Çünkü o sebze ile manevi bir alışveriş başlamış oluyordu.

Pazarcıdan ön taraftakilerini vermemesini isterlerdi. Fakir fukaranın gözü kalmış olabilir düşüncesiyle. Pazara çıktığımız da içi görünen file yerine içi görünmeyen sepetler tercih ederlerdi. Karşı taraftan gelirken getirdikleri ekmek vesaireyi büyükçe bir mendille çıkın yapıp getirirlerdi.