> 2014 > Ocak - Mü’min Ahlâkı > Parametreleri Değişen Ortadoğu ve Türkiye’nin Yürüyüşü
Mü’min Ahlâkı
335.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Parametreleri Değişen Ortadoğu ve Türkiye’nin Yürüyüşü
Beytullah Demircioğlu
2014 - Ocak, Sayı: 335, Sayfa: 058

Hem ülkemiz hem de bölgemiz adına bir hayli çalkantılı, siyasi gerginliklerin tavan yaptığı, fitne ve fesadın kol gezdiği, kanın ve gözyaşının durmadığı bir yıl olarak 2013’ü geride bıraktık. Beş aşağı on yukarı geçen yıllarda olduğu gibi… Acı ama vakıa bu...

Yıllardır alıştığımız bir tablo yeniden tekerrür ediyor kimi nüanslarla birlikte…

Biten her yılın ardından olduğu gibi bölgemiz hatta tüm bir İslam coğrafyası adına tekrarladığımız, hüzün dolu, keder dolu cümleleri yeniliyoruz.

Her anlamda büyük zorlukları bünyesinde barındıran bir coğrafya için kaçınılmaz sonuç olarak görülebilir bu durum. Hassas dengeler üzerine oturmuş, etnik ve mezhebi ayrışmaya, fitne ve fesada oldukça müsait zemin kuşkusuz bu tablonun her yıl tekrarlanır olmasının nedenlerinin başında geliyor. Bölgenin karakteristik özelliğinin yanı sıra fitne ve fesada son derece müsait bu zeminin emperyal güçler tarafından kendi emelleri doğrultusunda tepe tepe kullanılabilmesi kaçınılmaz olarak bu makûs talihi ortaya çıkartıyor.

Ortadoğu’nun o ayrışmaya, fitne ve fesada müsait karakteristik özelliğini belli ölçüde bünyesinde barındıran ve bu anlamda karşı karşıya olduğu tehditleri bertaraf etme yolunda önemli mesafeler almış ülkemiz de 2013’ü bir hayli sıkıntılı ve gergin tamamladı.

Evet, gerçekten zor bir ülkede ve zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Böylesine zorluklarla dolu bir coğrafyada ülke idare etmek gerçekten büyük maharet istiyor.

Türkiye, karşılaştığı tüm zorluklara, bulunduğu coğrafyanın içinden geçtiği sıkıntılı sürece rağmen geçen on yıl içerisinde oldukça başarılı bir performans gösterdi. Hem ekonomik anlamda hem siyasi anlamda bölgesinde ve küresel planda fark edilir bir ülke haline geldi. Bu yadsınamaz bir gerçek. Kimi imrenerek, kimi kıskanarak kimi diş bileyerek de olsa bu gerçeği kabul ediyor ve dillendiriyor.

Dünya ekonomik buhranlarla uğraşırken Türkiye sürekli büyüdü. Dünyanın 16. Büyük ekonomisi haline geldi. Güçlendikçe, bağımsız politikalarını devreye sokacak özgüvene kavuştu. Kontrol edilebilir ülke olmaktan yavaş yavaş sıyrılmaya başladı. Bölgesindeki siyasi denklemleri bozabilecek etkinliğe ulaştı. Sadece bölgesinde değil Afrika’da ve dünyanın diğer pek çok bölgesinde etkinlik alanı oluşturma başarısını gösterdi. Kendi askeri sanayisini geliştirmede çok önemli adımlar attı. Asya’dan Afrika’ya kadar her tarafta gözüken bir ülke olarak tabiatıyla şimşekleri üzerine çekti.

Parametreleri değişen bu yeni Ortadoğu bir takım risklerle birlikte Türkiye için yeni imkânlar da ortaya çıkarttı. Türkiye’yi enerjide kilit ülke haline getirecek bir imkândı bu. İçeride kendi Kürt vatandaşlarıyla yaşadığı sıkıntıları aşma noktasında önemli bir mesafe kat ettikten sonra komşusu Irak’ın Bölgesel Kürt Yönetimi ile imzaladığı petrol ve doğalgaz anlaşmaları bu bağlamda Türkiye’nin bölgesel etkinliğini artıracak çok önemli bir gelişmeydi.

Sadece bununla da sınırlı değildi Türkiye’nin bu yeni konjonktürde ele ettiği imkanlar. Türkiye’nin Azerbaycan ile imzaladığı enerji anlaşmaları, TANAP ve TAP gibi Avrupa’ya enerji taşıyacak projeler ile enerjiyi kontrol eden ülke olma yolunda önemli bir adım atılmış oldu.

Tüm bunlar Türkiye’nin en önemli handikabı olan cari açık problemini halletmesi ekonomik anlamda çok daha güçlenmesi demekti. Çok daha güçlü bölgesel ve küresel aktör olması demek. Yönetebilir ülke olmaktan iyiden iyiye çıkması demekti. İşte Türkiye’nin bu imkanlara kavuşmasından, Türkiye’nin güçlenmesinden kaygı duyanlar, bu tablonun ortaya çıkmasında baş rolü oynayan Türkiye’nin Başbakanını nicedir hedef tahtasını oturtmuş bulunuyorlar..

Kimler bunlar? Kimler yok ki? Amerika’daki İsrail muhibbi neo-con camiasından tutundan da Ortadoğu’daki diktatör rejimlere, Batı’daki güç odaklarına, içeride bu yolda kullanabildikleri işbirlikçilerine varıncaya kadar olan çok geniş bir cephe var Türkiye’nin karşısında.

Türkiye’yi ve onun lider kadrosunu yıpratmak için her vesileyi kullanarak saldırıyorlar. Türkiye’de şu an yaşanan gerilimin arkasında böyle bir zemin var. Ne yazık ki yolsuzluğu konuşmak sadece yolsuzluğu konuşmak değil. İsterseniz Halkbank’a çekilen kafa kolun perde arkasına birlikte bakalım.

Halkbank Neden Hedef?

Türkiye, 17 Aralık sabahına uzun zaman aradan sonra, unutmak üzere olduğumuz emniyet operasyonlara uyandı. Yerel seçimler öncesi operasyon görünümlü siyasete müdahale olarak da yorumlanan bu gelişme Türkiye’deki önümüzdeki süreçte çokça konuşulacağa benziyor.

Malum, operasyonun iç, dış, hukuki ve siyasi boyutu olmak üzere birkaç boyutu var. Operasyonun Halk Bankası ayağında ortaya çıkan tartışmalar hayli dikkat çekici. Halk Bankası’na yönelik operasyon bir takım yolsuzlukları ortaya çıkartmaktan daha çok dış boyutuyla değerlendirildi.

Halk Bankası malum İran’a yönelik ambargo döneminde Türkiye ile İran arasındaki ticaretin devem etmesi noktasında karşılaşılan engellerin aşılmasında son derece önemli bir rol oynamıştı. Bundan sonraki süreçte de mesela, Kuzey Irak’a toplamda yıllık 26 milyar doları bulması beklenen ödemelerde aracılık etme ihtimalinin kuvvetlenmesi Halk Bankası’nı uluslararası düzeyde güçlü bir banka haline getirecekti. Bu güçlü ihtimal Batı mahfillerinde müthiş bir rahatsızlık meydana getirdi.

Bu mahfillerin başında da ABD›deki Cumhuriyetçi kanat ve özellikle de şahin neo-con yapılar geliyor. İran’ın Cenevre anlaşması ile Türkiye üzerinden dışarıya açılmasını ve dünya ekonomisine enerjiden başlayarak dahil olmasından son derece rahatsızlık duyduklarını açıkça ifade ediyorlardı.

İran ile Batı’nın barışmasından sonra Tahran’ın yıllık 20 milyar doları bulması beklenen petrol gelirlerinin Halkbank üzerinden akması bekleniyordu. Bir de bunlara ilaveten İran’la son nükleer pazarlık sonrası Hindistan’ın da İran’a ödemelerinde Halkbank’ı kullanacak olması bankanın önümüzdeki dönemde nedenli kuvvetli bir pozisyona geleceğini tahmin etmek zor değil.

Halkbank’ın neden hedef haline getirilmesine ilişkin bir diğer gerekçeyi Hazar Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Enerji ve Ekonomi Araştırmaları Merkezi Uzmanı Cemil Ertem’den dinleyelim:

“Bu operasyonu yaptıranların ikinci amacının da dünyada ticaret için geçerli iki paradan biri olan ABD dolarını baypas eden ve “swift code” olarak adlandırılan bankalar arası finans sistemini aşan bir mekanizmayı ortadan kaldırmak. Çünkü ABD ve küresel yerleşik finans sistemi doları atlayan ticari operasyonlara bir seviyeden sonra izin vermezler ve bunları önlemek için ellerinden gelini yaparlar. Doların devreden çıkması ABD’nin elinden küresel etkinlik hakkını almak demektir. İkincisi siz swift code’nu atlarsanız sistemin denetimi Londra ve Washington’dan çıkar. İşte Halkbank bunu yapıyordu ve bunun için de hedefteydi” değerlendirmesini yapıyor.

Mısır’da Cuntasının Hukuksuzlukları Sınır Tanımıyor

Mısır’da ordunun yönetime müdahalesinden sonra cunta kelimenin tam anlamıyla gemiyi azığa aldı. Batı’nın gölgesinde Körfez sermayesinin hamiliğindeki cunta yönetimi hakimiyeti altındaki yargısıyla terör estirmeye, yeni yeni hukuksuzlara imza atmaya devam ediyor. Cunta yargısı son olarak eski diktatör Hüsnü Mübarek’in oğullarının yolsuzluklarını aklayıp onları pürü pak hale getirdikten sonra başta Mürsi ve 35 arkadaşını idama kadar götürebilecek yargı sürecini başlattı. Cunta yargısının hazırladığı iddianamede suçlamalar arasında terör örgütü gibi sunulan Hamas ile görüşmeler dahi var.

Öte yandan cunta yönetimi tarafından hazırlatılan yeni anayasa taslağı 14-15 Ocak›ta referanduma sunulacak. Referanduma katılarak “evet” oyu kullanacaklar arasında Selefi eğilimli Nur Partisi de bulunuyor. Diğer “evet”çiler ise Temerrüd Hareketi, Ulusal Kurtuluş Cephesi ve devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in mensubu olduğu Ulusal Demokratik Parti’nin (UDP) eski milletvekilleri ve ülkedeki Hıristiyanlar bulunuyor.

Darbeyi Ret ve Meşruiyete Destek için Ulusal İttifakı, Güçlü Mısır Partisi (GMP), “6 Nisan Hareketi”, “Devrimin Yolu Cephesi”, “Askeri Mahkemelerde Yargılanmaya Hayır Hareketi” de referandumu boykot edecekler arasında yer alıyor.

AİHM’den Önemli Karar:

“Soykırım Olmadı” Demek İfade Özgürlüğüdür

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Ermeni soykırımı iddialarını inkâr etmenin ifade özgürlüğüne aykırı olmadığına hükmetmesi geçen ayın önemli gelişmeleri arasındaydı. İsviçre’de 2005 yılında 1915 olaylarının ‘soykırım’ olarak nitelendirilmesine karşı çıktığı için İsviçre mahkemeleri tarafından mahkum edilen Doğu Perinçek›in açtığı davada İsviçre haksız bulundu. Hukuki tanımı çok net olan soykırımla ilgili delil göstermenin zor olduğuna vurgu yapan AİHM, 1915 olaylarının soykırım olarak kabul edilmesine ilişkin uluslararası bir uzlaşı olmadığına dikkat çekti. Sözde soykırımı inkar etmenin ise ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirten AİHM, ifade özgürlüğü ilkesinin çoğulcu ve demokratik toplumları totaliter ve diktatörlük rejimlerinden ayıran en önemli unsur olduğu kaydedildi. Dava uluslararası bir mahkemenin Ermeni soykırımı iddiasıyla ilgili ilk karar olması nedeniyle önem taşıyor.