> 2014 > Ocak - Mü’min Ahlâkı > Peygamber (s.a.v.) Aşkı İle Büyüyen Bir Muhabbet Medeniyeti
Mü’min Ahlâkı
335.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Peygamber (s.a.v.) Aşkı İle Büyüyen Bir Muhabbet Medeniyeti
Salih Zeki Meriç
2014 - Ocak, Sayı: 335, Sayfa: 054
Rasûlullah Efendimize olan muhabbetin tezahürleri, ona iman eden ümmetinin farklı duyuş ve hissedişlerine göre muhtelif şekillerde olmuştur. Efendimizin kendi ifadeleri ile ‘‘Ben Habîbullah’ım’’ hadîs-i şerifinde mana bulan ‘‘Allahın en çok muhabbet duyduğu insan’’ olmasından dolayı asr-ı saadetten beri O’na ve O’na ait olan her şeye farklı bir muhabbet beslenmiş, adeta bu sevgi O’nun şahsında mücerretten müşahhasa dönüşmüştür.

Yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış ve kıyamete kadar yaşayacak hiçbir kimse Rasûl-i Ekrem Efendimiz kadar sevilmemiş, hiç kimse de Ashâb-ı Kirâm kadar Rasûlullah’ı sevememiştir. Çünkü el-Vedûd (cc), O’nu sevmiş ve O’na karşı insanların kalbinde sevgiyi yaratmıştır. “İnanıp salih amel işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.” (Meryem Sûresi, 96) ayeti Rabbimizin kalplerde var ettiği bu sevgiyi ifade eder.

Efendimizin yanında onunla beraber olma bahtiyarlığına eren sahabe-i kiram O’nun her şeyine ayrı ihtiram göstermişlerdir. Şüphesiz Efendimizin manevi şahsiyetine duyulan muhabbet O’nun bedenine ve varlığına da duyuluyordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefât ettiği zaman sahabe-i kiram hüznün ve kederin en acısını yaşamıştı. Yıllar içinde o kadar alışmıştılar ki O’na, vefatının acısını, yokluğunun hüznünü her an yaşıyorlar, derin bir hicran duyuyorlardı. Ashab için O’nun hasreti, her geçen gün yakıcı bir hal alıyordu. O’nu görmeden bir gün bile duramayan âşık gönüllere artık bu fani dünyada çekilecek bir hasret kalmıştı.

Hüznün kor ateşiyle yakmasına dayanamayan Abdullâh bin Zeyd radıyallâhü anh, ellerini Rabbine açarak: “İlâhî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyada bir şey görmeyeyim!” diye iltica etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu.

Ashab-ı Kiram’ın Efendimize olan muhabbetlerini anlatan onlarca örnek vardır. Kelimelerin ve sayfaların mahdutluğunda birkaçını ifade etmekle iktifâ edelim:

Enes bin Malik radıyallâhü anh anlatıyor: “Ra­sû­lullâh Efen­di­mizi berber tıraş ederken gördüm. Ashâb, etrâfını çevirmiş, kesilen mübârek saç ve sakal tellerini adeta kapışırcasına alıyorlardı.’’

Sahâbe-i Kirâm, Hazreti Peygamber’in hem eşyâ­ları hem de saç ve sakalının mübârek telleriyle teberrük hâlinde olurlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşıyorlardı. Bunun en güzel misâli Hâlid bin Velid radıyallâhü anh’ın Hazreti Peygamber’in saçlarından aldığı birkaç mübârek teli sarığında saklamasıdır. Rivâyet olunduğuna göre Hâlid radıyallâhü anh, Yermük savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine: “-Onu arayın!” diye talimat verdi. Aradılar, bulamadılar. Hazreti Hâlid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahâbî, bu eski sarık üzerinde Hazreti Hâlid’in bu kadar ısrar etmesine hayret etti. Bunun üzerine Hâlid radıyallâhü anh, şunları söyledi:

“-Rasûlullâh saçlarını kesmişti. Ashab o saçları kapıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içine koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün savaşları zaferle neticelendirdim. Zaferlerimin sırrı, benim Rasûlullâh’a olan muhabbetimdir.” İşte bu muhabbetten kaynaklanan bir sâikle günümüze kadar Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’den muazzez bir hâtıra olarak devam eden saç ve sakallarının mübarek telleri, câmî minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete rahmet olagelmektedir. (Altınoluk Dergisi, Osman Nuri Topbaş, Rasulullah’a Muhabbet, 2000 -Ocak - Sayı: 167)

Ashâb-ı Kiram için Efendimizle geçen her bir saniye dünyada bulunan tüm nimetlerden daha önemliydi. O’nun vefatıyla bu nimetten mahrum kalmışlar; hep bir özlem ve hasret içerisinde yaşamışlardı.

Hz. Bilâl (r.a.), Rasûlullah’ın irtihalinden sonra her nereye gittiyse, O’nun (s.a.v.) geçtiği yerleri görüyor, O’nunla geçirdiği günler, gözlerinin önünden hiç kaybolmuyor, bu yüzden Medine sokakları ona dar geliyordu. Bu sebeple Hz. Ebu Bekir’den (r.a.) izin alıp Şâm’a hicret etti. Bir gece rüyasında Rasûlullah’ı gördü. Efendimiz ona:

“-Ey Bilâl bu cefâ nedir, beni ziyâret etme vaktin gelmedi mi?” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Bilâl, büyük bir heyecanla yatağından fırlayarak, vakit kaybetmeden devesine bindi ve Medine’nin yolunu tuttu. Rasulullah’ın mübarek kabrini ziyaret etti. Efendimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in (r.anhüma) yanlarına vararak onları bağrına bastı. Aşkından deli divane olduğu Hz. Peygamber’in râyihasını, onlardan doya doya kokladı. Onlar da bu fırsatı kaçırmadı ve Hz. Bilâl (r.a.)’den, biricik dedeleri sağken okuduğu gibi bir ezan okumasını istediler.

Hz. Bilâl (r.a.) onların bu isteklerini geri çeviremedi, mescidin üzerine çıktı. İslam’ın o ilk yıllarında ezan okurken durduğu yerde ezanını okudu. Hz. Bilâl’in sesine hasret Medineli Müslümanlar onun sesini işitince, “Yoksa Rasûlullah mı dirildi?” diye mescide doğru ağlayarak koşmaya başladılar. Hz. Bilâl (r.a.)’in ezanı devam ettikçe halkın gözyaşları da artarak devam etti. Medine sokakları o ana kadar bu denli bir gözyaşına şahit olmamıştır.

O’nun hakkında yazılan binlerce nât-ı şerif, şiir ve sayısız kitaplar, hep o sevginin sonsuzluğunu, ifade edebilmek içindir. O’na iman eden her bir ümmetinin taşıdığı kalpte mutlaka ona ait özel bir yer vardır. Kalplerden dillere oradan da sayfalara ve satırlara dökülen bir sevgi ve o sevginin terennümleri vardır.

Herkes kendi kabiliyeti ölçüsünde sever O’nu. Bu, ümmet olmanın bir gereğidir. O’na ümmet olmak, bir şeref, bir bahtiyarlık ve bir ayrıcalıktır.