> 2014 > Ocak - Mü’min Ahlâkı > Şükür: Niçin ve Nasıl
Mü’min Ahlâkı
335.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Şükür: Niçin ve Nasıl
Prof. Dr. Süleyman Derin
2014 - Ocak, Sayı: 335, Sayfa: 028
İnsan olarak bu dünyada bize en küçük bir iyilikte bulunana bile teşekkür eder, onu kendimizden memnun etmeye çalışırız. Medeni ve kibar bir insan olabilmenin asgari şartı budur. Öyle ki atalarımız bir fincan kahveye kırk yıllık hatır gönül kıymeti biçmişlerdir. Hâlbuki o kahveyi de onu ikram edeni de yaratan yüce Rabbimizden başkası değildir. Bu durumda acaba o Yüce Yaratıcıya karşı nasıl şükretmemiz gerekir? İmam Rabbani hazretleri Mektubât’ında bizleri bu manada bir tefekküre çağırarak şöyle buyurur:

Şunun bilinmesi gerekir ki Allah Sübhânehû kesintisiz olarak bizlere nimetlerini bağışlamaktadır. Varlığımız onun mevhibesi, varlığımızın devamı da onun ihsanıdır. Şüphesiz onun gücü çok büyüktür. Hayat sahibi olmak, bilmek, işitmek, güç yetirmek ve konuşmak gibi kemal sıfatlarımızın hepsi bize onun rahmetiyle bağışladığı şeylerdir. Üzerimizde saymaya güç yetiremeyeceğimiz ne kadar nimet varsa hepsi O’nun ihsanıdır. Üzerimizden bela ve sıkıntıları kaldıran O’dur. Duamızı kabul eden, sıkıntılarımızı gideren O’dur. Rezzâk yani rızkı çok çok ve kesintisiz olarak bağışlayan O’dur, bu yüzden işlediği günahlar dolayısıyla kullarından rızkını kesmez, O, Settâr yani kusurları örtendir; affetmesinin çokluğundan dolayı işledikleri günahları ifşa ederek kullarının onurunu çiğnemez. O, halîmdir; suçluları cezalandırmada acele etmez. O çok cömerttir; kereminin çokluğundan dost-düşmandan (dünyalıkları) herkese verir. (III, 17. mektup)

Bütün bu nimetler arasında ise Allah Teâla’nın biz kullarına en büyük nimeti bizi İslam ile şereflendirmesi, Peygamberine ümmet yapmasıdır. Eğer tefekkür eder isek İslam nimeti yanında tüm maddi ihsanlar küçük kalır: Onun nimetleri arasında en önemlisi, en büyüğü ise; bizleri İslam’a çağırması, insanlığın Efendisi olan Peygamberimize tabi olmamızı istemesi ve böylece bizlere selam yurdu olan cennetin yolunu göstermesidir. Salat ve selam Peygamberimizin üzerine olsun. Zira ebedi hayat ve sonsuz nimetlere layık olma ancak bu davete tabi olmaya bağlıdır. Allah’ın bizden razı olması buna bağlıdır. Ne var ki bugün insanların hatta müslümanların bile çoğu bu nimetlerin farkında değildir. Ayette belirtildiği üzere çok cahil olan insan Rabbinin bu nimetleri karşısında zulüm işlemekte, güneşten bile daha açık olan bu ihsanları görmezden gelmekte, onları kendi gibi aciz başka kullara atfetmektedir: Netice olarak iyi düşünürsek Allah’ın kullarına olan ikramı ve ihsanı güneşten daha aşikâr, ayın nurundan daha açıktır. Allah’tan başkasının bize yapacağı iyilikler de aslında onun güç vermesi ve mümkün kılması iledir. Bizim kullardan bir şey istememiz emanetçiden yanına bırakılan emaneti istemek veya dilenciden bir şey dilenmek kabilindendir. Bu yediden yetmişe alim olsun, cahil olsun, zeki olsun, ahmak olsun herkesin kabul ettiği apaçık bir gerçektir. İmam’a göre sağlam bir akıl hiç tereddüt etmeden nimet verene teşekkürün ve hürmetin gerekli olduğunu kabul eder. Bununla birlikte, Allah Teâlâ’nın noksanlıklardan uzak olması ve biz kulların da noksanlıklarla kuşatılmış aciz varlıklar olmamız O’nunla doğrudan münasebet kurmamıza engeldir. Bu da O’nu nasıl tazim edeceğimizi bilememeye sebep olmuştur. Nitekim insanlar çoğu defa Allah’ı yüceltmek için bazı işler yaparlar; ama bunlar Allah katında yakışıksız şeyler olabilmektedir. Bu durumda İmam Rabbânî, Allah’a nasıl hürmet edeceğimizi yine Allah’tan öğrenmemiz gerektiğini şu sözleri ile ifade eder: İşte bu hususlarda yegâne hakikat olan şeriatımız Allah’tan alınan hürmet, ve ibadet şekillerinin ta kendisidir. Onu bize getiren peygambere salat u selam olsun. İster kalple yapılan tazim, ister dille yapılan övgü, isterse de diğer uzuvlarımızla icra edilen ibadetler olsun; bunların hepsinin kuralları dinimiz tarafından belirlenmiş ve şeriatın sahibi yani dinimizi tebliğ eden Peygamber Efendimiz tarafından bizlere detaylı olarak açıklanmıştır.

Bu durumda özellikle maneviyat yoluna girerek Yüce Rabbimize layıkıyla kul olmaya çalışanlar tüm ibadetlerinde Kuran ve sünnete uymalı, kendi başlarına yeni ibadet şekilleri uydurmamalıdır. İmam bu durumu ifade için özellikle kalbî ibadetler ibaresini kullanmıştır. Zira bilindiği üzere sufilerin ileri seviyedeki ibadetleri daha çok tefekkür, zikir gibi kalbi olanlardır. Hem zahiri ve fiziki ibadetlerde hem de batıni ve kalbi olanlarla da durum aynıdır, hepsinde yegâne rehberimiz yüce Muhammedî şeriattır:

Gerek kalple gerekse bedenle, gerek inançla gerekse amelle ilgili olan her türlü şükür ifadesi dini hükümlerle sınırlıdır. Şeriatın tarif ettiğinin dışında ifa edilen hiçbir ibadet ve ihtiram makbul değildir. Bilakis böyle bir ibadet ters sonuçlar doğurur. Kulun bu manada iyilik kabul ettiği bir şey gerçekte kötülüğün ta kendisidir. Allah’a şükretmek aklen her kula gereklidir, ne var ki şeriatın belirlediğinin dışında Allah’a şükretmek de mümkün değildir.

Bu durumda bugün bazı sufi gruplarca terviç edilen ve şeriata uymayan şükür şekilleri makbul değildir. Hatta Bahauddin Nakşibend Hazretleri sırf tartışmaya mahal bırakmamak için cehri zikri hafi zikre tebdil etmiştir. Nitekim bizden önceki dinlerin saliklerinden özellikle Hristiyan rahip ve rahibeler Allah’ın koyduğu kolaylık yolunu bırakıp zor yollara sapmışlar ve bu sebeple Kuran’da Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid, 27) şeklinde eleştirilmişlerdir. Bugün de yapılması gereken tasavvuf adına farklı yollara sapılmamasıdır. Tasavvufun amacı Rabbimizin emrettiği farzların içini doldurmaktır, yoksa yeni ibadet türleri icat etmek değildir. Bu manada zikir ve tefekkür gibi sufilerin ehemmiyet verdikleri ameller ancak farzları samimi olarak yerine getirenlere fayda verir. İmam bu konuda aldanan, farzları yapmadan nafilelerle uğraşanları şöyle uyarır:

Keşke nafilelerin farzlara oranla sevabı Okyanusa göre bir damla kadar olsaydı (bu kadar bile değeri yoktur). Melun şeytanın hilelerinden biri de, insanları farz ibadetlerden alıkoyup bunun yerine onları nafile ibadetlere teşvik etmesidir. Rabbimiz bizleri İslam şeriatının nurlu yolundan ayırmasın, zahir ile batını beraberce götürmemizi bizlere nasip etsin.