> 2014 > Ocak - Mü’min Ahlâkı > YabancıIaşmanın Faturası
Mü’min Ahlâkı
335.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

YabancıIaşmanın Faturası
Ali Rıza Temel
2014 - Ocak, Sayı: 335, Sayfa: 024

Özelde ülkemizde genelde İslam aleminin tamamında cereyan eden kavga ve kutuplaşmanın temelinde yatan asıl sebep zihniyet farkıdır. Bu zihniyet farkının oluşmasını sağlayan ekonomik, psikolojik ve sosyolojik sebepleri derinlemesine tahlil etmek gerekir. Teşhis doğru konmazsa tedavi başarılı olmaz.

Bizde yabancılaşma serüveni batının, sanayi devrimiyle güçlenmesi, bizim ise yarış dışı kalıp zaafa düşmemizle başlar. Büyük tarihçi ve sosyolog İbn Haldun’un dediği gibi “Mağlup milletler, galiplerin şekil ve şemailini, fikir ve tavırlarını kabullenir.” Cemil Meriç’in ifadesiyle bu; efendi içiyor diye kölenin de aynı ilacı içmesine benzer. Halbuki efendiyle kölenin hastalığı ve bünyesi aynı değildir.

Kuvvet tartışılmaz. Güç kendini her hâlükârda kabul ettirir. Gerileme döneminde ilkin ister istemez batının varlığını ve gücünü tanımak ve bu gücü kabullenmek zorunda kaldık. Bu kabullenme gitgide hayranlığa ve aşağılık kompleksine dönüştü. Neticede kendine, kimlik ve kişiliği oluşturan değerlere yabancılaşma durumu ortaya çıktı. Bu taklitçi mantığın neticesinde bizim ıslahatçılar bütün gayretlerini batının örf, anane, dil ve edebiyatını öğrenmeye teksif ettiler. Sadece şiir, hikaye, roman ve felsefe sahasında garip bir terceme hareketine giriştiler. Batıyı güçlü kılan teknoloji ithalini düşünmediler. Onlara göre önce “mantalite eğitimi” gerekiyordu. Gayeleri batı hayat tarzını benimsemiş ve hazmetmiş öncü bir zümrenin oluşturulmasıydı. Bu zümre halkı Batıya yönlendirecek, Batıya doğru hareket ettirilen trende lokomotif görevi üstlenecekti.

İlmî ve fikri bir altyapı kurulmadan basit bir tiyatro dekorunu andıran batılılaşma bizi gerçek anlamda batılı yapmadığı gibi kendi özelliklerimizden de uzaklaştırmış ve bir kimliksizlik süreci başlatmıştır. Bu bir bakıma manen intihardı. Batıyı batılıdan daha iyi bilen Muhammed İkbal bu manevi intiharı, taklitçi ruhu ve kimliksizliği şöyle ifade ediyor:

– Başkalarının fikir ve düşüncelerinin kurbanı olan millet ne bedbaht bir millettir. Onun işi kendini tahrip, başkalarını tamirdir. Kendi varlığından, benliğinden haberdar değildir. Bedeni içinde canı, mezar içinde bir ölüye benzer. Onun dini yabancıya vefa beslemek yani Kâbe tuğlasıyla kilise inşa etmektir. Haremde doğmuş, gidip kiliseye mürid olmuş, bizim şeref ve namusumuzu lekeliyor. Gönlünü kendi benliğinden koparıp Allah’tan başkasına bağlayan millete yazıklar olsun. Bir milletin sinesinde benlik öldü mü, bir dağ gibi olan o millet bir saman çöpü gibi olur ve rüzgar onu savurur. Acem, Arap diyarını gezdim. Mustafa ortada yok, buna mukabil bol bol Ebû Leheb var. Kendi benliğini tanımaz, frenge hayran sözde münevver, frengin elinden arpa ekmeği dilenmektedir. Kalbi kapkaranlıktır. Zira mektep onda din vecdi ve heyecanı bırakmadı. Frenklerin ateşi onu eritti ve başka bir kalıba döktü. Sen ki Batıya köle oldun, ben Batıdan değil senden şikâyetçiyim.”

Bizde kıblenin Mekke’den Paris’e çevrilme gayretleri Tanzimatla başlar. Cemil Meriç’in dediği gibi;

Genç Osmanlılardan, genç sosyalistlere kadar bütün Türk aydınları bir hıyanet psikozu içindedir. İmparatorluğun yükseliş devrinde aydın, toplumun her hangi bir ferdidir. Zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile, acıları ile... Kadıdır, Müftüdür, tahrirat katibidir vs. Aynı Cami’de namaz kılar, aynı kahvede dinlenir, aynı sofrada yemek yer. Ne imtiyazı vardır ne de imtiyaz peşindedir. Tanzimat’tan sonra durum değişir. Aydın kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır. Batının temsilcisi olduğu ölçüde aydın. Değiştiği ve değiştirdiği ölçüde yani ihanette başarılı olduğu ölçüde benimsenir batı tarafından. Babıâli; Reşit paşadan itibaren Avrupa’yı temsil eder. Bir yağma grubudur. Halkla en ufak bir teması yoktur. Cümbüşler, balolar, Beyoğlu’nda kurulan zevk panayırları (Hasan Sabbah Cenneti). Evet bu sahte cennet karşısında bizim bürokrasimiz, aydınımız büyülendi, yıkıldı. Bizim aydınımız olmaktan çıktı. Halk ise maziye bağlı. Bu ahmakça bir taassup değil, fakat tabii bir nefis müdafaası. Batıdan esen şiddetli fırtına karşısında maziye, kendi geleneklerine sığınarak var olma tavrı.. Aydınların ihanetini biliyor, korkuyor ve seziyor ki var olmanın tek şartı maziye sığınmak ve batıya kaldırılan trene binmemektir. Zira bindiği takdirde kendinden, tarihinden ve değerlerinden uzaklaşacaktır. Aydınlar bir aşka dil konuşmaktadır. Halktan nefret etmektedir. Sahip oldukları güç ve imkanları Cahil(!) halkı zorla da olsa Medenileştirmek(!) istikametinde kullanmaktadırlar. Adeta batının komiseri, batının eyalet valisi gibi hareket etmektedirler. Halbuki Said Halim Paşa’nın da dediği gibi; bir insan topluluğunun, millet haline getirilebilmesinin; fertlerin müşterek his ve âdetlerle, birbirine uygun fikir ve inançlarla, aynı gaye etrafında birlik halinde bulunmalarına bağlı olduğunun bilinmesi lâzımdır. Bu birliğin kaybolmasının her türlü ilerleme imkanını ortadan kaldırarak cemiyetin mahvına sebep olacağının iyice anlaşılması şarttır. Cemiyet bağları; mazide birlikte geçirilen hayat ile, ecdattan kalan manevi ve fikri mirastan doğar. Netice itibariyle maziye, ananeye, ahlâk ve teamüllere gösterilecek olan saygı, temel sosyal vazifelerimizdendir.

Milli ve dini kimliğinden sıyrılıp “uşaklaşmayı uygarlaşmak” sanan, ülkesine ve milletine yabancılaşan sözüm ona aydınlara mukabil insaflı pek çok batılı entelektüel, şuursuzca Batı taklitçiliğine karşı bizleri uyarmakta, samimi telkinlerde bulunmaktadır. Avusturyalı politikacı Metterrich (1773-1859) şu dostane tavsiyede bulunmaktadır:

“Devleti Aliyye günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı: Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Temellerini III. Selimin attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden II. Mahmut son haddine vardırır. Bâbı âliye tavsiyemiz şu: Hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama, yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hristiyanlıktır. Türk kalınız, Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kanunları doğunun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler.”

Uzun zamandır devlet-millet kaynaşmasını engelleyenler; millete tepeden bakan, kendilerini memleketin sahibi gören, gasbettikleri güç ve imtiyazlarla isteklerini halka dayatan, mili ve manevi değerlere karşı yabancıdan daha yabancı olan zorbalardır. Bunlar dışarıdan aldıkları güçle içeriye baskı yapan taşeronlardır. Kimliği, kişiliği ve kimyası bozulan bu güruh, batıya köle olduğu nispette kendi ülkelerine efendi olma imtiyazını kazanan güruhtur.

Şahsi çıkarlarını daima ön planda tutan, bu organize ve şarlatan azınlık çağdaşlık, uygarlık, devrimcilik, laiklik yaygaralarıyla halkın taleplerini bastırmakta, böylece vesayet sistemlerini sürdürmektedir. Bunlar, bizim birlik ve bütünlüğümüzü sağlayan, bizi millet yapan asıl unsun İslamiyet’i gerilik sebebi gördükleri için dini değerlere karşı tavır almışlar. Böylece Arap, Türk, Kürt, Boşnak, Çerkez, Abaza vs. unsurları birleştiren din bağının zayıflamasıyla ırkçılık ve bölgecilik fitnesine yol açmışlar, tefrikaya sebep olmuşlardır. Ümmet yerine ulusçuluk ikame edilince dağılma süreci başlamıştır. Tekrar toparlanmanın, bütünleşmenin yolu ortak değerlere sahip çıkmaktır.

Mevlâ’ya hamdolsun ki; her şeye rağmen milli ve manevi kimliğini koruyan, azgın azınlığa karşı tarihi mirasına sahip çıkan milletimiz bu zorbalara karşı demokratik yollarla, sabır ve sebatla direnip, gasbedilen haklarını yavaş yavaş geri almakta, kademe kademe tarihi misyonuna kavuşmaktadır. Milletin tabii ve haklı isteklerine karşı yaygara koparanlar, ortalığı velveleye verenler imtiyazlarını, vesayetlerini kaybetmenin tedirginliğini yaşamaktadırlar. Ülkemizde ve İslam aleminde cereyan eden kutuplaşma ve çatışmanın arkasında bu imtiyaz ve çıkar savaşı yatmaktadır.

Milletin kızlarını milletin okullarına sokmayanlar, başörtüsüne karşı savaş açanlar, İslamiyet’i çağrıştıran her şeye cephe alanlar, üç kağıt ekonomisiyle halkı soymaya alışanlar, döndürdükleri çarkın ilanihaye dönmeyeceğini görmek ve bilmek zorundadırlar. Halkın ruh ve vicdanıyla bağdaşmayan hiç bir hareket kalıcı olamaz.

Herkes haddini ve hakkını bilecek, haksız pâye ve imtiyazlar peşinde koşmayacak, kendini milletin mütevazi bir ferdi olarak görecek, böylece kavga bitecek ve ülkeye huzur gelecek. İstikbal aydınlık olacak.

“Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlâl.”