> 2014 > Ocak - Mü’min Ahlâkı > Nefisden infak ahlakı
Mü’min Ahlâkı
335.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nefisden infak ahlakı
Rabia Christine Brodbeck
2014 - Ocak, Sayı: 335, Sayfa: 017

Teslimiyet Sevgisi ve İnfak Sevgisi Ayrı Değildir

Efendimiz’in ahlâkı öyleydi ki O (sav) bu dünyadaki her şeyi ilâhî bir aşkın yansımaları olduğu için sevmiştir. Aşkın nihaî hakikati Efendimiz (sav) tarafından yaşanmıştır ve bu hakikat şu hadîs-i şerîfte ifade edilmektedir: “Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz.” Bunlar, bir insanın bu dünyadan arzu edebileceği üç en yüksek aşk çeşididir. Efendimiz, bu üç şeyde Rabbini en yüksek bir neşe ile tefekkür etmişti. Bu üç unsur, O’na (sav) Cemâl-i İlâhî’nin müşahedesini çok kuvvetli bir şekilde sunuyorlardı. Efendimiz (sav) onlardaki gizli ilâhî tecellileri müşahede ediyordu.

Onların vasıtasıyla aslında elbette ki yine Rabb’ini ve O’nun Cemâl’ini seviyordu. Bu anlamda; Aşk, cüzi iradeyi terk etmektir. Aşk, Allah için olmayan her sevgiyi kurban etmektir. Aşk, Allah’a kul-köle olmaktır. Aşk, teslimiyet, itaat, ibadet ve îmânda bulunan neşe ve zevktir. Aşk, Allah’a nefsini satmaktır. Aşk, kalbin hasret ve niyaz ateşine yanması, hasretle tutuşması, arayış iştiyakına düşmesi ve en yüksek emelle bezenmesidir. Aşk, kahramanca bir cömertliğe ermektir. Aşk, îmânın saflığının lezzetini alabilmektir. Aşk, kişinin kendi eksikliklerini, düşüklüğünü, yetersizliğini, sınırlarını, başarısızlıklarını ve kusurlarını tanıyıp kabul etmesidir. Aşk, ilâhî hidayet nuruna karşı kişinin gönlünü tamamen açabilmesidir.

Büyük İslam Velisi Rabiatü’l- Adeviye şöyle demiştir: “Siz Allah’a itaat etmediğiniz halde O’nu sevmekten söz ediyorsunuz; Hayatım üzerine yemin ederim ki bu oldukça acayip bir şey. Eğer siz sevginizde samimi olmuş olsaydınız, O’na itaat ederdiniz. Çünkü âşık olan sevdiğine itaat eder.”

Tüm yapıp ettiklerimizin Sevgili’nin arzusuna uygun olup olmadığından endişe etmeliyiz. Bütün düşünce, his, hareket ve davranış biçimlerimiz O’na olan sevgimizin ispatı olmalıdır. Allah’ı sevmek tam bir teslimiyet, tevazu, itaat ve O’na karşı hicabı gerektirir. Sevdiğimiz zaman sürekli öğrenen bir kul, mütevazı bir öğrenci, gözü yaşlı bir hayran, samimi bir araştırmacı haline geliriz. Bu sevgi, hakikate susamışlıkla, bu sevgi teslimiyet, itaat ve takip aşkıyla neticelenir. Bu sevgi âlemlere rahmet olarak gönderilene duyulan aşkla neticelenir. Bu sevgi Ehli Beyt-i Mustafa’ya ve O’nun güzide Ashabına duyulan aşkla neticelenir. Bu sevgi, kulluk etme şerefine ve şuuruna ermiş, kulluktaki cezbedici güzelliği fark etmiş, gelmiş geçmiş tüm âşıklara muhabbet duymamızla neticelenir.

Sevgi hazinesini keşfetme ve takip etme ilkesi İslam dini tarafından belirlenmiştir. İslâmiyet, ilk insan olan Hz. Âdem’le (a.s) başlamıştır. Hz. Muhammed’in (sav) bu dünyaya teşrifiyle, hakikat nurlarına ve sevgi hazinelerine giden yol da taliplerine açılmış oldu. Bu da Hz. Peygamberi (s.a.v.) ve onun sünnet-i seniyyesini anlamaya çalışmak ve hayata geçirmekle mümkündür. Gerçek takipçilik; yönlendirilme arzusunun ve öğrenme iştiyakının, ilim ve irfana kölelik etme isteğinin kişiye hâkim olması demektir. Kısacası, takipçilik Allah’a duyulan sevginin ve O’na ibadetin, O’na karşı minnettarlığın ve O’na kul olmanın bir ifadesidir.

Eğer insanların en şereflisi olan Fahr-i Kâinât Efendimiz’i samimiyetle takip edersek, O’nun (s.a.v.) en büyük hazinesine vâris oluruz. O hazine de, Allah Teâlâ tarafından bir kula bahşedilen en büyük şeref ve en büyük rütbe olan Ahlâk-ı Muhammedî’dir. İslâm’ın iç hazinesi, mânevî özü ve ilmi Peygamberimiz’in Ahlâk-ı Muhammedî’sinde zuhura gelmiştir. Asil ve azîm karakteri de sünneti ve hadislerinde ayan-beyandır. Hz. Peygamber’in sünneti, kâinattaki en büyük dinamik kuvvettir. Bu her şeyi kuşatan ilâhi kudret en yüksek bir seviyede cereyan eden ve her an ve mekânda uygulanabilen bir hayat tarzıdır. İslâm dîni Resûlullah Efendimiz’in sünnetine dayandığı için akışkan, kesintisiz, devamlı, dinamik, her daim canlı, en üst seviyede bir eğitimdir. Bu bilince varabilirsek ve bu hikmeti hayata geçirebilirsek insan mevcudiyetinin zirvesine ulaşmış oluruz. Kur’ân ancak hadîs ve sünnetle birleşince en büyük hidayet ve irşad nuru meydana gelir. Bu da müminlerin bütün davranışları, amel, taat ve sözlerinin Kur’ân ve Hadise mebni olması gerektiği mânâsına geliyor.

İbadet ve Sünnetleri yerine getirmek gönül meselesidir, çünkü Allah’ın sevgilisinin ayak izini takip ediyoruz. Onun ayak izini takip etmek onun ahlâkından miras almak demektir. Onun ahlâkından miras almak kulluk sevgisiyle neticelenir. Sünnet evrensel sevgiyi yaşamak demektir, çünkü tüm evrene rahmet olarak gönderilen O zattan evrenselliği miras olarak alırız. Ve ‘Namaz gözümün nuru’ diyen O zâttan ibadet etme zevkini tevarüs etmiş olursunuz. Ve anlatılamaz bir yakınlık boyutunda, en yüce deneyim olan miracı yaşadıktan sonra dünyaya dönen, bütün kulların göz bebeği olan O zattan en yüksek mevki olan “gerçek kulluğu” tevarüs etmiş olursunuz.

Ve “Affet, onlar bilmiyorlar” ve “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyerek, sonsuz bir şefkat ve sınırsız bir tevazunun en güzel örneğini sergileyen O zattan bu en değerli iç hazineleri tevarüs etmiş olursunuz. Bundan ziyade, Efendimiz’in ardında öylesine bir saf tutmalıyız ki Efendimiz’in Fatihâ’sının “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestain - Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz” kısmında bedenî, kalbî, hissî ve zihnî bir fena hali yaşayabilelim. Bu dördüncü âyetle kulluk şuuru zirveye varıp bütün varlığımıza sirayet ediyor. Bu âyet, kâmil bir kulluk için yanıp tutuşmanın hakîm bir tercümanı ve Efendimiz’in azîm ve asil ahlâkında hakîkatini bulan hamd sırrının evidir.

En yüksek insanlık sırrı Ahlâk-ı Muhammedî’deki hik­metleri bilip yaşamaktır ve sırât-ı müstakîm de bunu anlatmaktadır. İnananlar, O’nun (s.a.v.) asil ve azim ahlâkına dair bilgiyle mücehhez olup onu amele dökmedikleri sürece Sevgili Efendimiz’in (s.a.v.) gerçek tabilerinden olamazlar. Diğer bir tabirle, aşk ilimden değil, Efendimiz’in hayatını samimiyetle taklit edip tahkike ermemizden gelir, çünkü Efendimiz canlı Kur’ân idi. O’nu taklit ise sadece zahirini taklitle değil, öğretilerindeki hikmetleri anlamaya çalışmak ve derûnî hallerine de bürünmeye gayretle olur.

Teslimiyet, itaat, ibadet ve hizmet sevgisi olmadan Ehl-i Sünnet olmayız. Sünnet olmadan şifa bulamayız. Şifa olmadan hidayet nuru tecelli edemez. Şifa olmadan Resülullah sevgisi doğmaz. Resülullah’a muhabbet duymadan rahmet yağmaz. Rahmet olmadan Allah’a kurbiyet, dostluk, samimiyet kapıları açılmaz. Yani, Ehl-i Sünneti yerine getirebilmek Allah’ın rahmetine sığınmak demektir çünkü. O Allah’ın huzurundaki sırdır. Gerçek budur, bedenimiz ancak ilâhî feyizlerle öğrenir ve Allah’ın rahmetiyle eğitilir. Şifa hakîkatte Allah’ın rahmetinden ve nurundan gelir.

İlâhî rahmet ve merhamet iyileştirir, insanın kalbini yumuşatır ve kalp gözünü uyandırır. İlâhî merhamet insanın bütününü eğitir, tek bir unsurunu değil ve insanı, “Allah onlardan, onlar da Allah’dan razı” (Beyyine Sûresi, 8) haline götürür.

Ancak kalbimiz secde ederken, teslimiyet aşkı doğar. Teslimiyet sevgisi saf bir kalp ister, sahibine tamamen bağlı olan bir köle gibi olmuş bir kalp. En büyük teslimiyet kahramanlarından ikisi de -ki Hz. İbrâhîm ve Hz. İsmâîl’dir- İlâhî iradeye teslimlerinde zerre tereddüt göstermemişler. Cesaret, doğruluk, mutlak kararlılık, şüphesizlik ve kendini adama gibi üstün ahlâk vasıflarını temsil etmişlerdir. Allah’ın emirlerini korku, şüphe ve hüzün hissetmeksizin, yakîne ermiş bir îmân ile ifa etmişlerdir. Hz. İsmâîl halîm-selîm bir vaziyette, istek duyarak tıpkı bir koyun gibi boynunu bıçağa uzatarak tam bir teslimiyet göstermiştir. Bir insanın ölümü anında gösterdiği en büyük mertliktir bu.

Şüphe, tereddüt, sorgulama, güvensizlik, şaşkınlık, ilgisizlik, isteksizlik, korkaklık ve yüreksizlik modern insana şeytan tarafından telkin edilen zaaflardır. Bugün irade ve kararlılık gücümüzü yitirmiş vaziyetteyiz. Cesareti, dürüstlüğü, azmi ve koşulsuz teslimiyeti kaybetmişiz. Nice peygamberin ceddi olan İbrahim a.s’ın üstün örneğinde bizler teslimiyetin aşk kaynaklı bir amel olduğunu göstermiştir. Bu yüzden İbrahim a.s. Tevhîd-i Zât’a davet eden peygamber olmuştur. O, tevhidin sonu gelmeyen bir ubudiyet olduğunu göstermiştir.

Bilmeliyiz ki, teslimiyet sevgisi ve infak sevgisi ayrı değildir. Aşkın kantarı nefsin lezzetlerinden fedakârlıktır. Hakîkat yolundaki gözyaşımız, titreyişlerimiz ve gayretlerimiz, kâinatın fahri, ailesi ve ashabına olan muhabbetimizin nişâneleri olacaktır. Dr. Halûk Nûrbâkî; “İnfâk ahlâkı yakalamadığımız zaman Efendimiz’e, Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya ve sahabelere karşı sevgimiz sahte olur.” Hz. Ebû Bekir (r.a.) der ki, “Başkalarının acısını dindirmek için zahmetlere katlanmak hakiki cömertliktir.”

Bir ağaç yeşerdiğinde dalları yukarı doğru boy verir. Meyve verdiğinde ise, ağırlaşan dallar toprağa doğru sarkar. Bu dünyadaki hiç kimse Efendimiz (s.a.v.) kadar çok meyve vermemiştir. Bu yüzden onun tevazuu en derinlere kadar inmiştir. Bizler O’nun asil karakterinin, üstün vasıflarının mirasçısı olduğumuzda, omuzlarımıza yüklenen ilahi mesuliyetlerin ağırlığını da fark ederiz. Bu sebeple Hz. Mevlânâ bir rubaisinde;“ Ben Kur’ân’ın kölesi, Hz. Muhammed’in yolunun tozuyum! Aklımı Mustafa’nın hükümleri önünde kurban ettim!” der.

İslâm dîni, kuşatıcı bir mesuliyet ve şartsız bir teslimiyet talep eder. Kulluk, Efendimiz’in bizzat kendisi, Ehl-i Beyt-i Mustafa ve Ashâb-ı Kirâm tarafından yaşanan nefisden infak ahlâkı ile İslâm’da kemâle ulaşmıştır. Ailesi ve Ashâbı, îmânlarının mesuliyetini bütün ağırlığı ile omuzlarında taşıdılar ve birçoğu da bu mesuliyetin bedelini canını vererek ödedi. En büyük musibetin içerisinde de olsalar hiçbir şey olmamış gibi kulluk vazifelerine devam etmişlerdir, çünkü Allah ve Resûl’ünün sevgisiyle doludurlar. Zorlu sınavlara karşı cesaretle durmuş, yeni Müslüman olmuş inananlara karşı da hassasiyet, merhamet ve sevgiyle yaklaşmışlardır.

Onların önemli bir vasfı da şuydu: İslâm’ın doğuşu için en ağır mânevî mesuliyetleri taşımaktan en büyük zevki duyarlardı. Mücadelelerini ve gayretlerini yüksek bir neşe ile birleştirmişlerdir. Bize, dînin saf bir neşe, ilham, şefkat ve îmân için yapılan mücadelelerin bir birleşimi olduğunu göstermişlerdir.

İnfak sevgisinin en büyük örneklerinden birisi Hz. Hatîce’dir (r.anha) çünkü bu ağır sorumluluğu böyle bir zerafet, içtenlik ve aşk ile taşıyabilecek kimse yoktur! Mekke’de vahiyle başlayan 12 yıl boyunca Müslümanlar günlük olarak işkencelere maruz kalıyorlar ve sıklıkla şehit veriyorlardı. Bu olaylar Efendimize müthiş derinlikte bir hüzün veriyor, fakat bu tahayyül edilemeyecek yükleri Hz. Hatîce (r.anha) üstüne alıyordu. Bu ağırlıkları taşıdı da taşıdı, üstüne aldığı ve o mesuliyetlerin altında ezilmeye başladı. Bedeni artık yükü kaldıramaz oldu ve bu yüzden vefat etmiştir. Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak, Hz. Hatîce’nin üstüne aldığı ağır mesuliyetleri taşımaya bir zerre kadar bile olsa kendi hayatımızda biz de gayret etmeliyiz.

Osman Nûri Topbaş Efendinin sözleriyle sonlandıralım; “Hazreti-i Ebû Bekir’in (r.h.) en büyük kerâmeti, Allah Rasûlü’ne olan eşsiz sadâkati, müstesnâ teslîmiyet ve itaatidir. Peygamber Efendimiz’in örnek şahsiyetine âit bütün husûsiyetlerin, ona en yüksek seviyede sirâyet etmiş olmasıdır.”