> 2007 > Ocak - Pişmek ve Yanmak Davası > Bakü’den-Batum’a Giden Yolda
Pişmek ve Yanmak Davası
251.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Bakü’den-Batum’a Giden Yolda
Lokman Helvacı
2007 - Ocak, Sayı: 251, Sayfa: 049

İnsanoğlu gibi birçok şeyin de kaderi vardır; Kitapların eşyanın, şehirlerin, sözün, duanın…

Dört günlük Batum ziyaretimiz ve 12 yıllık Azerbaycan hizmetimizde yüzlerce defa gelip geçtiğimiz bu yollar, mekânların ve şehirlerin kaderi konusunda yazmaya sevk etti beni.

Yazdığınız bir yazı veya kitap dünyanın neresinde kiminle buluşacak, ne tür akisler bulacak, hangi hidayetlere -(Allah muhafaza) sapkınlıklara- sebep olacak, bunu yazarken kestirmek pek mümkün değil. Sanki onlar ‘‘istikbale yazılmış mektuplar’’ fakat zarfın üzeri beyaz kalemle yazılmış da hangi adrese gideceğini ancak Allah biliyor. Filipinlerde takside unutulmuş bir Altınoluk’un kaderini hep birlikte okumuştuk en derin hissiyatlarımızla. Hele de internetin küçük bir köy haline getirdiği yaşadığımız dünyanın durumu ise, ne müthiş!.Ben de hissiyatımı Altınoluk’umuz aracılığıyla adresini bilmediğim kimselere açmak istedim.

Geçliğe Yardım Fondu başkanı Ahmet Tecim ve vatani görevi için Türkiye’ye giden kardeşimiz Ahmet Bakırkaya Beylerle birlikte Bakû’den çıkarak Batum’a uzanan bir seyahatimiz olmuştu. Okuyacağınız yazımda gönül penceremden çekebildiğim kareleri sizinle paylaşmaya çalışacağım. Sizleri de bu kader yolculuğumuza şahit ederek bu coğrafyanın kalp atışlarını duyurmak ve bu ritme az da olsa katkıda bulunmak isteyenlere bir ışık tutmak istiyorum.

***

Bakû’den çıkıp batıya doğru 100 km kadar giderseniz koca Kafkasların eteklerini görmeye başlarsınız. Acıdere’de dalgalanan bayrağımızı ve yanı başındaki Osmanlı paşasının kabrini görünce fatihalarınızı okurken bir yandan tarihe yolculuğa da başlarsınız. Azerbaycan’daki kardeşlerini Ermeni soykırımından kurtarmak için buralara uzanan Nuri Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusunu hatırlayıverirsiniz. Yol üstünde sizi ilk karşılayan kadim şehir Özdemiroğlu Osman Paşa’nın da bir seferinde uzandığı Şirvan şahların payitahtı Şamahı’- dır. Batıya devam eden dağ yolunu seçerseniz bir saate kalmaz İsmailli’deki tarihi caminin yanındaki hafızlık kursuna ulaşırsınız. Uzun yıllar ezana hasret kalmış tarihî caminin ezanla sevinen taşlarına ve yanında o ezanları susturmamaya gayretli hafızlık kursu talebelerine bir selam vermeden geçmek istemezsiniz. Yolculuğunuzun onların Kur’an dolu dimağlarından dökülen bir çift tatlı dua ile emin bir şekilde süreceğini fısıldamıştır Kafkaslardan esen rüzgâr. Kuzeye doğru baktığınızda Kafkasların artık sizi kucakladığını hissesedersiniz. Eylül ayında dağların tepesi gelin duvaklarını giymeye başlamıştır bile.

Burada kader mücerred çizgisinden soyunmuş, müşahhas bir hâle gelmiştir. Çünkü atılan her adımın meyvesi yılları beklemeye gerek kalmadan semere vermeye başlamıştır.

Bir saat kadar gidince yeniden hürriyetine kavuşturulmuş Gabele camiini görürsünüz. Orada kıldığınız iki rekâtlık bir tahiyyetül mescit namazının sanki binlerce rekâtlık namaza mukabil olduğunu hissedersiniz zerrelerinizde. Adeta orada arzu edildiği halde kılınamayan namazların maneviyatı sarar bedeninizi. Müze halini de görmüşseniz hayalinizdeki ürperti ile o anki sevincinizin ince bir tülle ayrıldığını fark edersiniz. Caminin, cemaat mahrumiyetinden kurtuluş sevincini yaşadığını hissedersiniz. Cami dile gelir sizinle konuşur adeta!

— 1930 lardan beri ne olmadım ki! Sinema salonu mu, kulüp mü, ambar mı? İki rekât az değil mi bir iki daha kılsana, sana şahadet edeceğim ben ’’ Zira O cami en sonunda da müze olarak adeta esaret altında, içerisi çeşitli putlar ve resimlerle dolu olarak yaşamıştı. O mekânın müze mahkûmiyeti artık sona ermiş, tekrar mescit kaderine döndürülmüştü. Kimbilir, belki de yeniden camiye çevrilişine vesile olanlar ilk banisi gibi ecir almış oluyordu. Ama bir hakikat vardı ki ilk yapanlara da, esaretten kurtarana da Allah(c.c) cennette Gabele camiinin aynısı bir köşkü hazırlamıştı şimdiden. Bu, kuru bir ümit değil, Peygamber müjdesiydi.

Yine bir saatlik mesafe kat edince Oğuz şehrinde Türkiye’mizden işadamlarının desteği ile inşa edilmiş olan çok sade bir camide Cuma namazına rastlarsanız, Anadolu’yu soluklarsınız namaz sonunda. İmam efendi mihrapta cemaat sıraya geçmiş salâvatı Şerifeler eşliğinde birbiriyle musafahalaşıyor… İşte tam bu esnada yaşlı dedelerden birinin bizim genç ekipten birinin elini öpmeye kalkması o arkadaşı hayli utandırmıştı. Gelenek ve göreneklerimize ne kadar ters, fakat kaderin sevkiyle ne kadar duygulandırıcı bir manzara.

Bu manzara 1992 yılda Kafkaslara ilk gelen Alican Tatlı ağabeyimizin anlattığı manzarayı çağrıştırmıştı bana: Yer, Azerbaycan’ın ilk hafızlarının yetişeceği Şeki şehridir. Türkiye ile hasret gidermek için dağların yüksek yerlerine çıkarak gizli gizli Türk radyolarını dinleyen ihtiyar çınarlar, Anadolu Türklerinin Cuma namazına geleceğini duyunca çok uzaklardan bile gelerek saflarda yerlerini almışlar.

Namaz çıkışında ise Türkiye’den gelen gençlerle musafaha edip sarılıyor, gözyaşı döküyorlarmış... Bunlar da yetmemiş gençlerin bağrını açıp koklayarak: “Türk balası (Türk çocuğu) kokuyor!” diyerek ağlamaya devam ediyorlarmış.

Vaktiyle bizlerin buralara gelişine vesile olan “Azerbaycan Çınarlarından” Şeki bölge müftüsü, Hacı Selim Efendi’nin “…siz gelin de Türkiye’ye olan muhabbeti Azerbaycan’da bir görün…” sözünün büyük hakikat olduğu da böylece anlaşılmış oluyordu.

İşte o muhabbetteki yanıklığın bereketi olsa gerek, aradan geçen zaman zarfında sadece Şeki’de yüz otuzu aşkın hafız yetişmiştir. Hafızların bugün namaz kıldıkları Cuma mescidi de o dönemde, Gabele’deki gibi uzun yıllar maksadı dışında kapalı spor salonu olarak kullanılmış. Kaderin güzel yüzü işte...

Şeki’den sonra bir saatlik bir mesafede Aliabad’a, buradaki Kur’an Kursuna gelirsiniz. Bu kurs açılmadan önce özellikle burada Hıristiyanlık propagandası çokça yapılıyormuş. Fakat şimdi bu güzel kursla birlikte insanların dinlerini doğru ve güzel öğrenecekleri din adamları yetişmeye başlamış. Aliabad kabristanını da ziyaret etmeden geçemiyoruz. Hizmete gelip hizmette kalan, “Ahiretteki şubemizin” başkanı, yurtdışı hizmetimizin ilk şehidi Emin Yeter’in aziz ruhuna Fatihalar okuyoruz (sizler de lütfedersiniz inşallah).

Aliabad’dan 15 kilometre sonra da Zaqatala İslam Üniversitesi gelir. Artık sınıra iyice yaklaşmışız demektir. Kuzeyde Dağıstan, güneyde de Gürcistan toprakları başlar biraz ileride. Qakh, Zaqatala ve Balaken şehirleri haritadan bakınca sanki bir dehlizdedir. Bu tür serpiştirilmeler Müslümanların olduğu coğrafyada hep vardır. Beraberinde de sınır problemleri tabiî ki.

Zaqatala İslam Üniversitesi’nin bulunduğu bu yerler bir zamanlar tütün fabrikası ve tütün kurutma alanları imiş. Herhalde o cami ve fakülte dile gelse ya da biz onu işitsek, o da çok şeyler söyleyecektir. Kimbilir belki de zaman zaman Türkiye’den ziyarete gelen banisine şöyle sesleniyordur:

– …Artık kendimi beytullah gibi hissetmeye başladım. Sanki oradan bir şubeyim. Allah benim gibi bir köşkü cennetinde senin için hazırladı. Haberin var mı?”

İşte Zagatala’dan yansıyan kader fotoğrafı da böyle. Kimi hayrdan şerre çevrilirken kimi de şerden hayra döner.

Zagatala’dan çıktıktan bir buçuk saat sonra serhat şehri Balaken’i geride bırakarak Gürcistan topraklarında ilerlemeye başlarsınız. Zagatala’dan İbrahim ve Sedat Beyler rehberliği sınırın öte tarafında bizi bekleyen Emin Beye bırakmışlardır artık.

Gürcistan’da ilk durak üç saatlik bir mesafede olan altı yedi yüz bin civarında Karapapak Azeri Türkünün yaşadığı Borçalı bölgesidir. Burada Kösalı Kur’an Kursu vardır. 18 mezunundan çoğunun köylerinde ufacık bir mescitleri bile yok. O topraklar da bir ufak mescidin, günde beş vakit ezanın, elif-ba’yı ve şahadet kelimesini okuyacak çocukların hasretini çekiyorlar.

Bu merkez din adamı yetiştirmesinin yanında başka hizmetlere de imza atmaktadır. Mesela bu güne kadar düzenlediği sünnet kampanyalarında 1300’den çok çocuğu sünnet ettirmiştir. Kazak tarafından Azerbaycan sınırına 8 km’lik bir mesafede yerleşen bu kurs ve mescit kompleksi asıl fonksiyonları yanında ipek yolu üzerinde bulunmak hasebiyle yoldan geçen bir çok Türkün nefes alıp istirahat etiği bir mekandır. Orada kendinizi evinizde hissetmeniz için birçok sebep var. Zira Gürcistan yollarında namaz ve yemek bir müslümanı bekleyen iki önemli problem.

Muhacir Çerkezlerin Emaneti; Abaza Camii

Hemen yakındaki bir köyde bizi bekleyen bir sürpriz varmış. Batum’daki Abaza Camii. l9. Asırdaki tehcir yıllarında Kabardin Balkarya’dan kara yolu ile gelen Çerkezlerin inşa ettikleri şirin, küçük bir cami.

Sonraları onlar Türkiye’ye göç edince yolun hemen karşısında oturan Saime Nine SSCB döneminde camiyi ilginç bir yöntemle korumuş. “Burası benim evim!” demiş ve şahsî evi gibi resmî işlem yaptırmış, cami başka bir şekilde kullanılmasın diye. Camiyi inşa eden Çerkezlerin evlatları da ara sıra gelerek minik mabedin akıbetinden haberdar olmaya çalışmışlar.

Konuşurken nefes nefese kalıyor Saime Nine. Gün gelir burayı cami olarak ibadete açarız inşallah diyerek gözbebeği gibi korumuş mabedi. Duası boşa çıkmamış elhamdülillah. Zorlanarak konuşmasına rağmen yüzünden gülücükler hiç eksik değil. Mescide gidip gelmeye zorlandığını söylediğinde bu vefakâr ninemize küçük de olsa bir hediye verelim istedik ve Bakû’deki ofisimizde bulunan tekerlekli sandalyelerden birisini hemen ninemize ulaştırdık. O, çok daha fazlasına layıktı aslında.

Bölge müftüsü Bekir Ependi (efendi) ile beraber camiyi ziyarete geçtiğimizde yediden yetmişe cemaatin Türkiye’den gönderilen halıları sermek ve teravihe yetiştirmek için canhıraş bir çalışma içinde olduğuna şahit olduk. Ninemizin kendi elleriyle yaptığı un helvasıyla açmalar da camide ikram ediliyordu. İlk sahurumuzu derin muhabbetle yapılan bu ikramları yiyerek yapmış olmak hepimiz için çok anlamlıydı.

İki rekât namaz kıldığımız bu cami ise bana neler düşündürmedi ki:

Kim bilir Kafkasya’dan göç ederken Batum’da mescit inşa eden Çerkezler belki de annemin dedeleri, nineleriydi, büyük dayıları veya amcalarıydı…

Dönüşteyse ilk iftarımızı Azerbaycan sınırında açtık.

Bu kez dağlardan değil ovalardan ilerliyorduk. İki saatlik mesafede ise bizi her zaman duygulandıran benim de ilk göz ağrım Hosrov Kur’an Kursu vardır. Yetiştirdiği yüzlerce din adamı ile Azerbaycan için çok önemli bir fonksiyon icra etmiştir. O aynı zamanda birçok idarecinin de yetiştiği mektep olmuştur. Zeki Şahin, Murat Salman, Mehmet Aslan, Âdem Şahin, Eşref Tandoğan, Salih Zeki Meriç gibi.

Yol üstü geçerken Göyçay ve Aksu’da inşa edilen camileri ziyaret edemeden sadece oradaki yıllara uzanan hatıraları düşünerek Bakû’ye döndüğümüzde artık iftar vakti gireli epey olmuştu. Yolculuğun sonunda tatlı bir istirahat ihtiyacı hissediyordum ama bu, yorgunluktan değildi. Yorulmamıştık çünkü hizmetlerin aksamadan yürüdüğüne şahit olmuştuk. Ömrümden geçen dört gün sanki ömrüme ilave olunmuştu.

Köylülerin müşterek duası, Ahalsopeli camisi

Bu sene onbir ayın sultanını farklı duygular içinde, Batum’da karşılamak varmış kaderde. Türkiye’de hafızlık yapmış Batum’lu bir hocanın arkasında ilk teravihi kılarak Ramazan-ı şerife hoş geldin dedik.

Tiflis üzerinden Batum’a geçerken Gürcistan’ın muhafazakar bir Hristiyan coğrafya olduğuna kanaat getirmeniz pek zor değil. Zira yollarda en göze çarpan yerler ve hâkim tepelerin birçoğu kiliselerle donatılmış. Yollarda sıksık rastladığınız papazlar da bu kanaati destekliyor. İki yıl önce değiştirilen bayraktaki 5 adet haç da bunun siyasi göstergesi.

Osmanlı, Batum’u bırakmak zorunda kaldığı zaman Acara’daki Müslümanların oranı %95 imiş. Şimdi ise %50’lere düşmüş. Batum’un merkezinde onlarca kiliseye karşı bir tek cami kalmış. Dertli gönüllerdeki bu sızı nasıl diner diye düşününce de, kendi kendime, buralarla gönül ve kan bağı olan imkânlı insanlarımızın sayısı az değil, diyorum. Mesela Batum Ahalsopeli Camisi, Türkiye’den birkaç gönül dostunun bir araya gelerek, Sarp sınır kapımıza 12 km kadar mesafedeki küçük bir köyde inşa ettirdikleri bir cami.

Bu köyün bir de Şakir Dedesi var ki tam bir masal kahramanı. Hani dedelerimizin, nenelerimizin uzun kış gecelerinde anlattığı hikâyelerdeki pir-i fanilerden birisi. Zayıf, nahif, nuranî bir aksakal. Caminin yapılmasında büyük gayret göstermiş, ona sahip çıkmış ve 5 km’lik yoldan günde iki defa caminin inşaatını takip etmek için yaya olarak gelip gitmiş. Sanki 18’lik genç delikanlı. Bir diğer ilginç hususiyeti de namazlarının sonunda, kabulüne işaret eden bir ses işitmez veya alamet görmezse namazını tekrardan kılması. İşte böyle birisi Şakir Dede.

Kim bilir böyle bir caminin köylerinde olması için ne dualar etmiş, seccadelerini gözyaşıyla ıslatmıştır Ahalsopeliler. Belki o duaların bir kısmı otuz, kırk, elli yıl öncesine dayanıyor. Belki o duaları yapanlardan bir kısmı ahirete de göçmüşlerdir. Ama o dualar semada dolaşıp dolaşıp sonunda gerçekleşmiştir işte. Talihimiz de bir şekilde bizi o dualarla, caminin açılış merasiminde buluşturuvermiş, tarihe şahitlik ettirmiştir. İstanbul ve İzmit’ten gelen dostlarla birlikte açılışına iştirak etmekle bahtiyar olduk elhamdülillah.