> 2007 > Ocak - Pişmek ve Yanmak Davası > “Şaşırdınız mı Siz?”
Pişmek ve Yanmak Davası
251.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Şaşırdınız mı Siz?”
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
2007 - Ocak, Sayı: 251, Sayfa: 023

Mişkâtü’l-Mesâbîh’in Kitap ve Sünnet’e bağlılık konusunun ikinci faslında (hısan), Câbir b. Abdillah radıyallahu anh’ten nakledildiğine göre; Hz. Ömer’in gelip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e;

-Yahudilerden hoşumuza giden ilgi çekici sözler duyuyoruz. Onlardan bir kısmını yazmamıza izin verir misiniz? dediği zaman, o şöyle buyurmuştur:

-“Siz, geçmişte Yahûdilerin ve Hıristiyanların düştüğü gibi dininiz hakkında kuşku ve şaşkınlık içine mi düştünüz? (Onu yetersiz mi buluyorsunuz?) Gerçekten ben o dini size açık-seçik ve her türlü şek-şüphe ve karmaşadan arındırılmış, tertemiz olarak getirmiş bulunmaktayım. Eğer Musa yaşıyor olsaydı, ona da ancak bana (getirdiğim İslâm’a) tâbi olması câiz olurdu.”1

Olay ve Rivayetler

Mişkât’ta özetle ve netice kısmı öne çıkarılarak verilen olay, aşağıda kaynaklarını gösterdiğimiz diğer rivayetlerde özü değişmemekle beraber biraz daha farklı ve detaylı olarak anlatılmaktadır. Günümüze ışık tutan yönleri dolayısıyla olayı bütüncül bir bakışla yorumlayabilmek için o rivayetleri gözden geçirmek isabetli olacaktır.

Rivayetlerin birinde Hz. Ömer’in, Yahudilerden elde ettiği yazılı bir metni getirip Hz. Peygamber’e okuduğu ve Peygamber Efendimizin de kızdığı ve -aşağı yukarı rivayetlerin hepsinde- yukarıdaki uyarı cümlelerine, “Yahûdilere herhangi bir konuyu sormayınız. Çünkü onlar, kendileri sapıtmış iken size doğru yolu gösteremezler. Dolayısıyla siz ya bir bâtılı onaylamış ya da bir doğruyu yalanlamış olursunuz.” ifadelerini de eklediği bildirilmektedir.

Yine Mişkât’ta da yer alan2 bir başka rivâyette3 Peygamber aleyhisselâm, Hz. Ömer’i “Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)a yemin ederim ki, eğer Mûsa sizin aranızda ortaya çıkıvermiş olsaydı ve siz de beni bırakıp ona uysaydınız, doğru yoldan sapmış olurdunuz. Şayet Mûsa sağ olup da benim peygamberlik dönemime ulaşsaydı, kesinlikle bana uyardı”4 diye çok açık bir dille ikaz etmiştir.

İmam Buhârî de, Hz. Peygamber’in bu uyarılarından esinlenmiş olduğu anlaşılan Abdullah İbn Abbas (v. 68) radıyallahu anhümâ’nın -muhtemelen Peygamber Efendimizin vefâtından sonraki bir dönemde- yaptığı uyarıyı nakletmektedir. İbn Abbâs diyor ki: “Ey müslümanlar! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e indirilmiş olan Kur’an en son kitap olarak taptaze elinizde bulunuyorken ve siz de onu tam bir güven ve iman ile okuyorken, gidip de Yahûdiler’e (şer’î meselelere ait) nasıl soru sorarsınız? Üstelik Kur’an, ehl-i kitabın, Allah’ın Kitabını (Tevrat’ı) değiştirip bozduklarını, kendi elleriyle kitap yazıp az bir bedelle satabilmek için “Bu Allah katındandır” diye yalan söylediklerini haber vermiştir. Bilin ki size gelen ilim, sizi onlara bir şeyler sormaktan alıkoymaktadır! Hem, Allah’a yemin ederim ki biz onlardan hiç bir kimsenin Kur’an’a dair size soru sorduğuna da şâhit olmuş değiliz!”5

Dinler Arası İlişkiler

Hadisimiz özünde dinler arası ilişkiler konusuna açıklık getirmektedir. Dolayısıyla bizi, “Allah’ın dini birdir (Dînullahi vâhid)”, “Dinlerin esası birdir” ve “Sonra gelen din öncekini yürürlükten kaldırır” gibi söz konusu ilişkileri belirleyen ifadelerin anlamını değerlendirmeye ve kavramaya sevk etmektedir. Bunun için de dinlerin değişen ve değişmeyen yönleri üzerinde -özetle- durmak gerekmektedir.

Başlangıçtan beri bütün ilâhî dinlerin bildirdikleri iman esasları aynıdır. Çünkü inançla ilgili konular (akide) ihbâr (haber verme) alanıdır. Böyle olunca akide de dinlerin ayrılığı-ğayrılığı düşünülemez. Zira bütün Peygamberler, bir olan Allah’ın elçileridir. Bu sebeple de onlardan kimisinin Allah’ın birliğini (tevhid), kimisinin üçlü tanrı inancını (teslis) yahut Allah’ın bir ırka veya millete has olduğunu (tahsis) haber verip sonra da doğru söylediklerini açıklamaları kabul edilemez. Akide konusunda habercilerin hepsinin aynı haberi vermeleri onların doğru söylediklerinin kanıtıdır. O halde “bütün dinlerin esası birdir” ya da “Allah’ın dini birdir” demenin anlamı, bütün ilahi dinlerin inanç esasları aynıdır, aynı idi demektir.

Teşri’ (hüküm koyma) ise inşâ alanıdır. Bireysel ve toplumsal hayatın düzenlenmesine yönelik hükümlerin sayı ve içerik (kemiyet ve keyfiyet) açısından farklı olması, eski dinlerin yürürlük zamanı ve yörelerine bağlı bir olgudur. Bu yönleriyle dinlerin farklı olmaları tabiidir. Hele geçmiş peygamberlerin elçiliklerinin evrensel olmadığı yöresel olduğu da düşünülünce onlarla İslâm arasında teşri’de farklılık kaçınılmazdır. Dolayısıyla dini, akide/inanç anlamında aldığımızda ilâhî dinlerin hepsi birdir. Şeriat anlamında aldığımızda ise, değişik şeriatların olması pek tabi’i hatta zarûrîdir. Zira ihbar’da doğrudan haberin kaynağı (Allah Teâlâ), inşâ’da (hükümlerin belirlenmesinde) ise, muhatapların ihtiyaç ve imkanları öne çıkmaktadır.

O halde “Allah’ın dini birdir” sözü, inanca endeksli bir ilke ve tanımı ifade eder. “Her peygamberin getirdiği din kendisinden önceki dini yürürlükten kaldırır” demek ise, inşâî nitelikli olan hükümler açısından geçerli bir belirlemedir. Eski dinlere ait hükümlerin geçerliliği, yeni dinin onları onaylaması ile (Şer’u men kablena şer’un lenâ iza kassahu’llahu ve resûlüh) mümkündür. Bir başka ifade ile söyleyecek olursak, “geçmiş şeriatlar, onlara muhalif yeni hükümlerin gelmemesiyle (şerîatü men kablena şeriatün lena izâ lem yerid mâ yuhâlifuha) bizim için de geçerli olabilir. Kaldı ki Hz. Peygamber’in getirip tebliğ ettiği son din İslâm, evrensellik ve yürürlük boyutlarıyla da önceki tüm dinlerden ayrılmaktadır.

İslâm’ın Berraklığı ve Yeterliliği

Hadisimizde en can alıcı nokta, İslâm’ın her türlü eksiklikten uzak, açık-seçik, kaynağı ve hükümleri açısından herhangi bir tereddüt, şek-şüphe duyulacak tarafının bulunmadığı gerçeğinin kesin bir ifade ile Peygamber Efendimiz tarafından açıklanmış olmasıdır. Bunun anlamı İslâm adına Kitap ve Sünnet’in yeterli olduğudur. Bu nokta, farklı din mensupları ile müslümanlar arasındaki ilişki ve iletişimde asla dikkatten uzak tutulmamalıdır.

Öte yandan vahyin devam ettiği, Kur’ân ve Sünnet’in, İslâm’ı inşâyı sürdürdüğü bir sırada, yürürlüğü çoktan sona ermiş bir dine ait bazı sözleri hem de “hoşumuza gidiyor” diye kaydetmek, büyük bir ihtimalle her şeyi birbirine karıştırmakla neticelenecektir. Oysa müslümana düşen asıl görev, yeni dini kendisine has hüküm ve sınırlarıyla öğrenip yaşamaktır. Bu açıdan daha işin başlangıcında önceki dinlerin kitaplarına yönelik böyle bir beğeni eğilimi ve onları yazılı olarak elde etme girişimi son derece “sakıncalı” idi. Bu sebeple Peygamber Efendimizin, “Geçmişte Yahûdilerin ve Hıristiyanların düştüğü gibi siz de dininiz hakkında kuşku ve şaşkınlık içine mi düştünüz? (Onu yetersiz mi buluyorsunuz?)” diye ciddî bir ikaz ve sorgulamasına vesîle olmuştur. O halde yürürlükten kaldırılmış olan eski dinlere hayranlık uyandıracak ve özenti anlamına gelecek herhangi bir teşebbüsün -hadisimizde görüldüğü gibi- Peygamber Efendimizi son derece üzeceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Hz. Mûsa Yaşıyor Olsaydı?

Ayrıca, “Hani Allah, peygamberlerden ‘Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra size verilenleri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz‘ diye söz almıştı…”6 âyeti uyarınca, geçmiş dinleri getirmiş peygamberlerin bile İslâm geldikten sonra şayet yaşayacak olsalar, İslâm’a uymakla yükümlü olacakları Peygamber Efendimiz tarafından -Hz. Mûsa özelinde- yeminli ve kesin ifadelerle belirtilmiştir. Böylece Yahudi ve Hıristiyanların da (ehl-i kitab) müslüman olmakla yükümlü bulundukları bir kez daha açıklanmış olmaktadır. Dolayısıyla Yahudi ve Hıristiyanların dinleri ve kitapları sanki yürürlükte imiş gibi, ehl-i kitabın cennete girebileceğine dair görüş ileri sürenlerin de “şaşırdınız mı siz?” uyarısının günümüzdeki muhatapları oldukları anlaşılmaktadır.

Netice

Hz. Peygamber’in hadisimizde yer alan tepkisi ve gösterdiği gerekçeler, müslümanlara çağlar üstü mesaj niteliğinde olup İslâm’ın ve İslâm tebliğinin geçmiş dinlerin ve yabancı kaynakların desteğine ihtiyacının bulunmadığını ilan etmektedir.

Yine bu gerekçeler, Kitap ve Sünnet varken onların dışında hiçbir kaynaktan din öğrenmeye kalkmamak gerektiğini bildirmekte; hatta Kitap ve Sünnet’e ait esasları ğayr-i müslimlerin düşünce ve fikirleriyle destekleme eğilimine girmenin yanlışlığını ortaya koymakta; hele hele hutbe ve vaaz gibi mabed içi din tebliğ ve telkininde ğayr-i müslim bilim ve fikir adamlarının -isimlerini de zikrederek- söz ve görüşlerini nakletmenin anlamsızlığını gözler önüne sermektedir.

Dipnotlar: 1) Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 387; Beyhaki, Şuabü’l-imân, I, 199-200; İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 312. Farklı rivayetler için bk. Ebû Ya’la, Müsned, IV, 102; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 388. Mucâlid b. Said ‘den dolayı hadis, “isnadı zaif” diye nitelendirilmiştir. “İsnadı zaif” ifadesi, mutlak anlamda “hadis zaiftir” demek değildir. Metin ve mana sahih olabilir. 2) Bk. 194 nolu hadis. 3) Dârimî, Mukaddime 39. 4) Hz. Peygamber burada Âl-i İmrân sûresi 81. âyete işaret buyurmuş olmaktadır. 5) Buhârî, Şehâdât 29, İ’tisâm 25, Tevhid 42. Abdullah İbn Abbâs, Yahudilerin kendi kitaplarına karşı yaptıkları yanlışı Kur’an-ı Kerim’in haber vermiş olmasını delil getirerek, onlara İslâm ile ilgili soru sormamak gerektiğini ve Yahudilerin Kur’an’ı merak ederek hiçbir müslümana hiçbir soru yöneltmediklerini, bu konuda tek taraflı gösterilecek merakın isabetli olmadığını -haklı olarak- vurgulamaktadır. 6) Âl-i İmrân (3), 81