> 2007 > Ocak - Pişmek ve Yanmak Davası > Gönül Körlüğü
Pişmek ve Yanmak Davası
251.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Gönül Körlüğü
Ali Rıza Temel
2007 - Ocak, Sayı: 251, Sayfa: 018

“Onlar hiç yer yüzünde dolaşmazlar mı ki, düşünecek kalbleri, işitecek kulakları olsun? Doğrusu gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler körleşir.” (Hac suresi, 46)

Gözleri doğuştan veya sonradan kör olanlar mazurdurlar. Onların ellerinden tutulur. Görüp gözetilirler. Sorumlulukları azalır. “Görmüyorlar mı, bakmıyorlar mı?” hitabına ve itabına muhatap olmazlar. Hata ettikleri zaman “Gözün körmüydü?” denmez. Kur’an ifadesiyle “Köre güçlük yoktur.” (Nur suresi, 61) Naz ve niyazları dergâh-ı ilahiye çabuk ulaşır. Üzülmeleri, kırılmaları istenmez. Eziyet edilmeleri şöyle dursun, kendilerine kaş çatılması, surat asılması bile ilâhi ikaz sebebi olur. Mekkenin ileri gelen müşriklerini ikna ile meşgulken “Beni irşat et” diyen âma Abdullah b. Ümmü Mektum’dan yüzünü çevirip ötekilerle konuşmaya devam ettiği için Hz. Peygamber bile Rabbi tarafından azarlanmıştır. “Kendisine âma geldi diye yüzünü ekşitip çevirdi. Ne bilirsin belki o kötülükten temizlenecekti.” (Abese, 1-2) Gözleri sağlıklı olanlara ibret olmaları için kendilerini körlükle imtihan eden yüce Allah sabrettikleri takdirde onlara büyük ecirler verecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) Rabbinden naklederek şöyle buyurdular: “Ben kulumu iki sevgilisini (gözlerini) alarak imtihan ederde o da sabrederse, iki göze mukabil ona cenneti bahşederim.” (Riyazu’s-Salihin, hadis no: 34)

Rahmeti değil nefreti celbeden körlük gönül körlüğüdür. Çünkü gönlü kör eden Allah değildir. Zira herkes kalben idrak edip görme ve inanma fıtratı üzere yaratılmıştır. Kalplerin mühürlenmesi gerçekleri yansıtma kabiliyetindeki gönül aynasının günahlarla karartılması neticesindedir. Kur’an’da bu gerçek şöyle belirtiliyor:

“Hayır, doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp bürümüştür.” (Mutaffifin suresi, 14) Bir insanın kendi kalbini kör etmesi yolunu aydınlatan ışığını söndürmesi gibidir. Kâfir karanlıkta ışığını söndüren kimsedir. Zaten küfür, anlam olarak karartmak, örtmek demektir. İflah olmaz yegane kör kâfirdir. Zira isteyerek ve inatla küfrü, körlüğü tercih ediyor. Köstebek ve fare gibi karanlığı tercih ediyor. Yarasa gibi ışıktan rahatsız oluyor. Aydınlığa savaş açıyor. Allah, peygamber ve kitap göndererek onları küfrün karanlığından imanın aydınlığına çıkarmak istiyor. Onlar ise körlükleri sebebiyle dalaleti hidayete tercih ediyorlar. Onları yola getirmek mümkün değildir. “Sen körleri sapıklıklarından uzaklaştırıp doğru yola getirecek değilsin.” (Neml suresi, 81) “Onlardan sana bakanlar da vardır. Fakat körleri, hele basiretleriylede görmüyorlarsa sen mi doğru yola ileteceksin?” (Yunus suresi, 43)

Atalarımız ne güzel söylemiş: “Görenedir, görene, köre nedir köre ne?” En korkunç körlük görmek istemeyenin körlüğüdür. Hz. Peygamber’i Ebû Cehil de gördü Hz. Ebû Bekir de gördü. Fakat Ebû Bekir gönül gözüyle görüp Sıddık oldu Ebû Cehil ise gönlündeki ışığı söndürdüğü için zındık oldu.

İnsanın gönül gözünü kör eden pek çok âmil vardır. Hırs, öfke, nefret, aşırı sevgi gibi hususlar bu âmillerin başlıcalarıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) “Bir şeyi aşırı sevmen seni kör eder” buyurdular. Aşırı nefret de böyledir. İmam Gazali’nin dediği gibi insanın iki mübalağası vardır: Sevdiğinde kusur, sevmediğinde meziyet görmez.

Enâniyet, gurur, kibir, servet, şöhret ve şehvet gibi hususlar da körlük sebebidir. Kibrin gölgesi gerçeğin üzerini örter. Aşırı arzular gözleri perdeler. Buğday danelerine tamah eden kuş arkadaki tuzağı görmez. Peynire tamah eden fare başını kapana kıstırır. Mevlana’nın dediği gibi insan sadece rakı-şarapla sarhoş olmaz, bütün şehvetler gözü ve kulağı bağlar. Şarabın sarhoşluğu kısa zamanda geçer. Fakat gaflet ve şehvetin sarhoşluğu ve körlüğü ömür boyu devam eder. Böylelerinin gözü ölüm anında açılır, hem de fal taşı gibi açılır. “Biz senin gözünden gaflet perdesini kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir denir.” (Kâf suresi, 22) Ğayb perdesi kalktıktan sonra görmenin hiç bir faydası yoktur. Aşikâr olanı görmek için insan olmaya gerek yok. Görüleni tasdik etmek iman değildir. Gönül gözüyle gaybı tasdik etmek imandır. Bakara suresinin başında müttekiler tanımlanırken “ğayba inanırlar” denmektedir. Ğayb ancak gönül gözüyle görülebilir.

Başta da belirttiğimiz gibi yaradılış itibariyle her gönül parlak bir ayna gibi ışığı yansıtma kabiliyetindedir. İnanma kabiliyeti çakmak taşında gizli ateş gibi her gönülde vardır. Fakat kâfirin içindeki ışığı söndüren bir hırsız vardır. Mevlana bu hırsızı güzel bir temsille şöyle anlatıyor:

“Adamın biri geceleyin evinde bir ayak sesi duydu. Ateş yakmak için çakmağını eline aldı. O zaman hırsız da geldi, adamın karşısına oturdu. Adam çakmağını yaktıkça hırsız da bunu söndürdü. Hırsız çakmağın kavını, ateş sönsün diye parmağının ucuyla bastırıyordu. Ev sahibi, çakmağın kavının kendi kendine söndüğünü sanıyordu, hırsızın söndürdüğünü görmüyordu.

Adam: Bu kav ıslak olmalı ki yanar yanmaz hemen sönüyor diye düşündü. Pek karanlıktı, o yüzden önünde oturan ve ateşi söndüren hırsızı göremiyordu. Hakkı inkar edenin gönlünde de böyle bir ateş söndüren var, fakat körlüğünden görmüyor. Bilen, duyan gönül, nasıl olur da dönen şeyi bir döndüren var, bunu bilmez? Nasıl oluyor da kendi kendine “Gündüzle gece bir sahibi, bir getirip söndüreni olmadıkça nasıl gelir, nasıl gider?” demiyorsun. Ey zavallı! Akıl erecek şeylerin etrafında dönüp dolaşıyorsun, gel bir de şu akılsızlığını seyret. Ey hünersiz kişi, söyle bakalım, evin bir yapıcısı, bir mimarı olmasını düşünmek mi daha akla uygun dur, yoksa yapıcısı ve mimarı olmadan evin kendiliğinden meydana gelmesini düşünmek mi akla uygun gelir? Güzel bir sanat eseri kör bir çolak adamın elinden mi çıkar, yoksa maharetli, gözü görür, duygulu bir kişinin mi eseridir. Bu dünya bir tuzaktır. İsteklerimiz o tuzağın yemi gibidir. Tuzaklardan, istek tuzaklarından kaç

Gözünü hırs bürüyen kimse gerçeği göremez. İnsanlar arzu ve şehvetlerin yönlendirdiği istikamete bakıyorlar, neyi görmek istiyorlarsa onu arıyorlar. Çok defa aradıklarını bulamıyorlar, bulsalar da er geç onu kaybediyorlar. Keşke kaybetmeyecekleri şeyleri arasalar, keşke gözü verene doğru baksalar, keşke ayağı verene doğru yürüseler!

Herkes hayale dalmış ve hayalin maskarası olmuş, define bulmak ümidiyle köşeyi bucağı kazıyor. Halbuki gerçek hazine kendi içinde. Dışa doğru koştukça hakiki varlığından ve benliğinden uzaklaşıyor. Gönül penceresi kapalı olanlar ne öteleri görüyorlar nede kendilerini farkediyorlar. Nice ahmak kişi elinde asası, önünde rehberi olmayan kör gibi koşa koşa gitti dünyanın tuzağına düştü. İnsanın değeri aradığı şeyle ölçülür. İçeride kaybedileni dışarıda aramak ahmaklıktır.”

Mevlana’nın dediği gibi; başı dönmüş olarak ne diye cihanın etrafında koşup duruyorsun, aradığın senden dışarıda değildir. Evin içindeki bir çeşme dışarıdaki ırmaktan daha iyidir. Sevgili eve gelmiş ev sahibi aptal aptal dışarıda dolaşıyor.

Gönül gözü kör olunca her şey karanlıktır. Elektriği keşfeden Edison bile asıl elektriğin gönül trübününde üretildiğini söylüyor. İçi aydınlanmayanın dışı serapa aydınlık olsa ne ifade eder. İnsan suyun içinde de olsa şayet kendi içine su girmiyorsa susuzluktan ölür.

İnsanlık namına kaybettiklerimizi tekrar bulmak istiyorsak gönül lambamızı iman ateşiyle tutuşturmamız gerekiyor. Satırlarımızı gönüllerimizin ışık kaynaklarından Mevlana’nın şu sözleriyle noktalayalım: Adamın birisi ovada devesini kaybetti. Perişan ve üzüntülü bir şekilde yolun kenarına yattı. Gece karanlığı bastı, göz gözü görmüyordu. Gönlü gamla dolu olarak uyandı. Bir de ne görsün! Dolunay parlamada, etrafına nurlar saçmada. Ay ışığı ile etrafa bakınca biraz ötede devesini gördü. Sevinç göz yaşları döktü. Allah’ım! Dünyada nurumu artır da, insanın aklı başına gelsin, kaybettiği insanlığını tekrar bulsun. Amin.