> 2007 > Ocak - Pişmek ve Yanmak Davası > Mevlânâ ile Kur’an’ın Derinliklerine Yolculuk
Pişmek ve Yanmak Davası
251.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Mevlânâ ile Kur’an’ın Derinliklerine Yolculuk
Tarık Velioğlu
2007 - Ocak, Sayı: 251, Sayfa: 013

Allah kelâmı Kur’ân-ı Kerim, bütün müminler için bir hidayet kaynağıdır. Herkes ondan hissesini alır. Ama âriflerin Kur’ân’dan aldıkları hisse şüphesiz daha bir başkadır. Kelâm Allah’ın olunca, onun anlam derinlikleri tükenmez, her zamanda, her makamda, her derecede, Kur’ân sanki yeni nâzil oluyormuş gibi yepyeni bir veçhesini ortaya çıkarır.

Büyük âriflerden Hz. Mevlânâ’nın Kur’ân’a yaklaşımı çok derinlikli, çok katmanlıdır. O Kur’ân’ı tek boyutlu, tek anlamlı, dille söylenen ve kalemle yazılan bir sözden ibaret olarak görmez: “Eğer Kur’an yalnız bu harflerden ibaret olsaydı, denizlerin mürekkep ve ağaçların kalem olmasına gerek olmazdı. Kur’an’ın harfleri yarım okka mürekkeple yazılabilir. Kur’an harflerinin başlangıcı ve sonu vardır; halbuki Allah’ın kelâmının nihayeti yoktur.” 1

Meşhur bir hadis-i şerifin yorumu sayılabilecek olan şu sözleriyle, Kur’ân’ın dört katmanlı anlam tabakasına işaret eder: “Kur’an’ın görünen kelimelerinin ve zâhirî mânâsının altında, pek derin bir de bâtınî iç mânâ vardır. O bâtınî mânânın da altında bir iç mânâ vardır. Ondan sonra üçüncü bir iç mânâ daha vardır ki, onu anlamakta akıllar kendilerini kaybeder. Kur’an’ın dördüncü bâtınî mânâsını ise, eşi benzeri olmayan Allah’tan başka kimse anlayamadı.” 2

Mevlânâ için Kur’ân’ın asıl değeri, özünden, derûnundaki anlamdan kaynaklanır. Bir gün Hz. Pîr-i Destgîr’in huzurunda, Kur’an’ı yedi kıraat üzere okuyabilen bir zattan bahseder, onu “Her gece Kur’an’ı hatmetmeden yatmaz” diye överler. Bunun üzerine Mevlânâ: “Evet, sadece cevizleri iyi sayıyor, onun özünden bir haz almıyor. Allah’ın kitabı dört esas üzerine kurulmuştur: İbare, işaret, latifeler ve hakikatlar. İbare avam içindir, işaret havas için, latifeler veliler, hakikatlar da peygamberler içindir. O bahsettiğiniz aziz daima ibareyi tamirle meşgul, onun sırlarından mahrumdur.3

Bir sohbetinde şöyle anlatıyor: “Rivayet olundu ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) zamanında, sahâbilerden bir sure ezberleyen kimseleri ‘ezberinde bir sure vardır’ diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar Kur’ân’ı yutarlar, ‘yerlerdi’”. 4 Mevlânâ’ya göre Kur’ân’ı okuyup, tilavet edip de mânâsına vakıf olamayanların misali, ağzına alıp çıkarmak suretiyle yüzlerce ekmek yemeye benzemektedir. Suretle, kabukla uğraşmak daha kolaydır, asıl öze ulaşmak zahmet ister. Ama sonucu çok daha lezzetlidir: “Kur’ân’ın mânâsına yönelmek ilk zamanlarda çok tatlı görünmez, fakat insana gitgide daha tatlı gelir. Suret ise bunun aksinedir; önce latif görünür, sonra o suretle ne kadar ülfet edilirse kişi ondan o kadar soğur.” 5

Fakat Kur’ân’ın zâhir anlamı da, bâtın anlamı da Mevlânâ’ya göre haktır, doğrudur. Çünkü “Kur’an iki yüzlü bir kumaştır. Bazısı bu yüzden hisselenir, bazıları diğer yüzden. Her ikisi de doğrudur, çünkü Hak Teâlâ iki grup insanın da faydalanmasını murad eylemiştir.” 6

Kur’ân-ı Kerim böyle anlam zenginlikleriyle yüklü bir kitap olunca, herkesin onu hakkıyla anlayabildiğini söylemek haliyle mümkün değildir. Nitekim yüzlerce tefsir yazılmıştır, ama bu derinliklere işaret edebilen çok az sayıda tefsir vardır. Mevlânâ’nın sözleriyle: “Kur’an’ı çok tefsir etmişlerdir; ancak az kimse Kur’an’ın maksadını tefsir edebilmiştir.” 7

Her devirde her kesimden müslüman, Kur’ân’dan kendi anlayışına bir tasdik aramış, adeta kendi kabullerini Kur’ân’a dayatmaya çalışmıştır. Mevlânâ bu yolla Kur’ân’ı anlamanın mümkün olmadığı düşüncesindedir. İnsanın Kur’ân’ı anlayabilmesi için Kur’ân’ı –tabiri caizse- yağmalaması, onun harim-i ismetine tecavüz etmesi, kendi idrak ve anlayışına göre eğip bükmesi geçer yol değildir; aksine Kur’ân’a kendini teslim etmesi, her türlü peşin hükümden boşalmış, duru bir zihin ve kalple, O’ndan geleni idrake hazır bir ruh hâletiyle Kur’ân’ın huzurunda beklemesi gerekir. Bunun sonucunda Kur’ân kendi hazinelerini açar, o kişiye Kur’ân’ın derinliklerini anlayabilecek bir meleke ihsan edilir.

Sözü yine, Hz. Pîr’e bırakalım: “Kur’an-ı Kerim süslü bir gelin gibidir; örtüsünü açan kimseye yüzünü göstermez.” 8

“Hz. Kur’an, ne suretle isterse görünmeye kâdirdir; fakat örtüsünü çekmeyip, rızasını talep eder ve onun rızasına sebep olan şeyin peşinde gayret edersen, sen onun örtüsünü çekmeksizin, o sana yüzünü gösterir.” 9

“Kur’an’ın dış yüzü bir insana benzer; insanın şekli, yüzü, boyu görünür ama, ruhu gizlidir, görünmez.” 10

Kur’ân’ı anlamak, herhangi bir kitabı okuyup anlamaya benzemez, Kur’ân’la hemhal olmak, hatta Kur’ân kesilmek, Kur’ânlaşmak gerekir: “Kur’an’ın mânasını, Kur’an önünde kurban olmuş, benliğinden geçmiş, alçalmış, adetâ ruhu Kur’an kesilmiş kişiden sor.”11

Hz. Mevlânâ, sohbetlerinde çeşitli vesilelerle bazı ayetleri tefsir etmiştir. Günümüze kadar gelen bu tefsir örneklerini zikretmek suretiyle onun Kur’ân anlayışına daha bir yaklaşmayı deneyelim.

Bir sohbetinde “O’nun zatından başka herşey helâk olacaktır.” (28/88) ayetini şöyle açıklıyordu: “Bu ayette Allah Teâlâ kendisini övmüyor ve kullarına karşı da kıdem ve bekasından ötürü kendini medhedip ‘Ben daima kalırım, siz ise yok olup gideceksiniz’ demek istemiyor. Bu ayette Hak bizi kendi merhametine davet ediyor ve ‘(baki ve ebedi olmanız için) damlanın denizde kaybolması gibi, siz de yok olması mümkün olmayan Zatımda tamamıyla yok olun’ diyor.” 12

Bir gün Mevlânâ, “Onlar kıyameti uzak görürler, Biz onu yakın görürüz” (70/6-7) ayetini tefsir ediyordu. Buyurdu ki: “Allah’ın bir sürme kutusu vardır. İstediğinin iç ve dış gözüne bu kutudaki sürmeden çeker. O da bununla bütün kainatın sırlarını anlar, gaybü’l-gayb’ın gayıpları ona keşfolunur ve aynü’l-yakîn ile Allah’ın hazineleri ve gizli şeylerini olduğu gibi görür. Eğer o sürmeden o kimsenin gözüne çekmezse, bütün sırlar onun dış gözünün önüne gelse de, o hiçbirini görmez ve bilmez.” 13

Bakara suresi 125. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Vaktiyle Biz beyt-i şerifi insanlar için dönüp varılacak bir sevap mahalli ve emniyet makamı kıldık. Ey mü’minler, siz de makam-ı İbrahim’i namazgâh edinin.” Hz. Mevlânâ bu ayeti zikrettikten sonra, tasavvuf ehli olmayan ulemânın bu ayeti şöyle tefsir ettiklerini hatırlatır: “Beyt’ten maksat Kabe’dir, ona ilticâ eden eman bulur. Orada avlanmak haramdır ve kimseye eziyet etmek helal değildir. Hak Teâlâ orayı mümtaz kılmıştır.” Mevlânâ’ya göre bu söz doğrudur ve güzeldir, ancak bu Kur’ân-ı Kerim’in yalnızca zâhiri, dış yüzüdür. Muhakkıklar ise bu ayeti şöyle tefsir ederler: Beyt insanın bâtınıdır, iç yüzüdür. Böylece, ayetin bu iç anlamından hareketle kul şöyle dua ediyor demektir: Yâ Rab! Bâtınımı vesveselerden, fasit ve bâtıl fikirlerden hiç endişe kalmayıncaya kadar tertemiz eyle! Orada emniyet açığa çıksın, vahyinin mahalli olsun. Şeytan ve vesveseler oraya yol bulamasın.” 14

“Biz insanı şiddetli zahmet ve meşakkatte yarattık” (90/4) ayetini Mevlânâ şöyle tefsir ediyor: “Bu ayetteki şiddetli zahmet ve meşakkatten (kebed) maksat zulmet ve cehalettir. Sonra Allah onların üzerine nurundan serpti, bunun üzerine insanın beşerî sıfatları kalmadı, zahmet ve meşakkatten rahata çıktı. “O, sarp yokuşa göğüs veremedi” (90/11) ayetindeki sarp yokuşu geçip esirlikten kurtuldu. Sarp yokuştan maksat, nefistir. Esirlikten kurtulması da halkın ve nefsinin esirliğinden kurtulduğunu görmesi demektir.”15

Bir gün din âlimlerinden bir topluluk, Hudâvendigâr’a: “O sizinle beraberdir” (72/4) ayet-i kerimesinin yorumunu sordular. Allah’ın mahlukatıyla nasıl beraber olabildiğini öğrenmek istediler. Mevlânâ misal olarak dedi ki: “Bahar, dünyanın her parçasına karışmıştır. Herşey onunla diri ve handandır. Öyle ki her gül, her toprak, her taş, her renk onunla nurlanmış ve onunla süslenmiştir. Ama baharın dikenler ve taşlar karşısındaki durumu ile kırmızı gül ve parlak yakut karşısındaki durumu bir değildir. İşte Allah’ın da, peygamberlerin ve velilerin ruhları ile beraberliği ayaktakımı ile olan beraberliği gibi değildir. Tıpkı bir müderrisin, yeni başlamış bir talebe ile ilerlemiş bir talebe hakkındaki beraberliğinin aynı olmadığı gibi.” 16

Bir gün Mevlânâ Hazretleri, “O beni yarattı ve beni hidayete mazhar etti” (26/78) ayetinin mânâsı üzerinde sohbet ediyordu. Şöyle diyordu: “Bu ayetin mânâsı, yani o beni kendi hizmeti için yarattı ve hizmet âdâbını öğrenmek için bana yol gösterdi demektir.” 17

Sözün kısası Mevlânâ için Kur’ân, tükenmez bir hazinedir.

Dipnotlar: 1) Fihi ma fih, (ceviren: A. Avni Konuk, 1994), 221. 2) Mesnevi, III, 4244-4246. 3) Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri (çeviren: Nuri Gencosman, I-II, 1973-1974, I, 389.) 4) Fihi ma fih, 78. 5) Fihimafih, 79. 6) Fihi ma fih, 150. 7) Fihi ma fih, 220. 8) Fihi ma fih, 209. 9) Fihi ma fih, 209. 10) Mesnevi, III, 4248. 11) Mesnevi, V, 3128-3129. 12) Eflâkî, I, 454. 13) Eflâkî, I, 214-215. 14) Fihi ma fih, 149-150. 15) Eflâkî, I, 329. 16) Eflâkî, I, 462. 17) Eflâkî, I. 298.