> 2004 > Aralik - Secde et ve yaklaş... > Sünneti Anlama Usulü Üstüne Bir Deneme
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Sünneti Anlama Usulü Üstüne Bir Deneme
Said Mermer
2004 - Aralik, Sayı: 226, Sayfa: 038

Sünnet nedir ve sünneti anlamanın yolu nedir?

Bu soruya vereceğimiz cevap, Allah’ın, Kur’an’ı indirmekteki murâdının ne olduğuyla bağlantılı olarak yürüyecektir. Açıktır ki, Allah’ın, Kur’anı bildirmesindeki sebep, “ahsen-i takvim” üzere yarattığı insana, önce yaratılış kıvamına uygun bir yöntemle Hakk’ı tanıttırmak, sonra tanıttığı Rabbi’ne bu insanın nasıl kulluk etmesi gerektiğini öğretmektir. İnsan kullukta Kur’an’ın çizdiği usulü takip ederse varacağı durak, yine Hakk’ı bilmedir. Kulluktan önce bilmeyle, kulluk sürecindeki bilme arasında, bilgi ile bilinç arasındaki anlam farkına paralel bir farktan söz edebiliriz.

Kulluk, ilk inanmanın basit bilgeliğine nazaran insana daha kompleks irfanî bilgelik sunar. Bilgi tatbik edilebilirse, bilinç düzeyine sıçrar ve insanın bilgi (ilme-l-yakîn) sahibi olmasından ziyâde bilinç (hakka-l-yakîn) sahibi olmasını sağlar.

Kulluğun özü olan iman, kulluğun taşıyıcısı rolünü üstlenmiş “amel”in aynasında kendini gösterir. Şu halde iman, kulluğun anlam köküdür. Amel de kulluğun ifade biçimidir.

Din, kâmil bir kulluk istemişse mükemmel bir amel için gerekli olan ölçüleri de vazetmiş demektir.

Ölçülerin kemal derecesinde anlaşılması ve algılanması için gerekli olan yöntem nedir?

Burada sünnetin ne anlama geldiği ve günümüze kadar aktarılmasında ne tür sorunlarla karşılaşıldığı konusu yöntemin ana hattını tespit etmemizde bize önemli ipuçları verecektir.

Kur’an, beşerî kelâm noksanlıklarından münezzeh, Allah’ın kâmil bir kelâmıdır. Diğer bir deyişle, Kur’an’da geçen bir lafzın işaret ettiği o lafza ait mana, beşerin lafza yüklemiş oldukları noksan manadan yüce, lafızdan anlaşılması gereken kâmil anlam ne ise o olan manadır. Lafız da mananın dil planında harflerden mürekkep bir görüntüsü ise, lafız, manaya münasip bir kemâle sahip demektir. Allah kelâmının noksansızlığı sözel planda böyle iken, yaşanabilir somut dünya âlemine geçişi nasıl olabilir? Somut âlemde görünmekten maksat, kelâm mertebesindeki ilâhî ifadenin ete kemiğe bürünerek uygulanıyor hale geçmesidir. Kâmil anlamın, kâmil bir suretle insanlara görünmesinden bahsediyoruz. Tam tersine mana, insanların karşısına tüm zahirî ve batınî algı noktalarına hitap eder tarzda çıkmazsa, sadece soyut/nazarî planda kalır ki, bu da muradın tam anlamıyla algılanabilmesine imkan vermez.

Şimdi biz Kur’an’ın yeryüzünde yaşanılır planda görünmesi için gerekli olan ilk şartın, O’nu eksiksiz tatbik edebilecek seçilmiş ilk model insanın, varlığa muhatap kılınması olduğunu söyleyebiliriz. Bu model insan, hiç kuşkusuz Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (S.A.V.)’dir.

Allah’ın Rasûlü’nün vahiy alıncaya dek geçen hayatı, vahyi almaya mücehhez kuvvelerinin vahyi kabul edebilecek ölçülere kavuşması için yaşanmış bir hayattı. Risâletten önceki, bebeklik, çocukluk, gençlik hayatı, vahiy kıvamında beden-ruh dengesine mâlik bir insanlık numunesi için yaşanmışsa, bu hayatın her hareket noktasının yine vahyin tasarrufunda bulunduğunu söyleyebiliriz. Allah Rasûlü’nün mesela, çocukluğunun Kur’an’ın halen nazil olmadığı zamanlara denk düştüğü göz önüne alınırsa, vahyin kontrolünde geçtiğini söylemek nasıl mümkün olur? Demek, Kur’an, tilavet edilmiş bir vahiy olduğuna göre, tilavet edilmemiş bir vahiyle, Allah, kırk yaşında risâlet görevini vereceği çocuğun, göndereceği Kur’an’ın çocukluğa dair manasına ters düşmeyecek bir mutlaklıkla vahye uygun bir çocukluk kıvamında yaşamasını sağlıyordu. Bu böyle olmasaydı, Allah Rasûlü’nün takipçisi mü’minlerin mü’min çocukları, Kur’an’a uygun çocukluk kıvamını yaşayabilmeleri için kimi örnek almaları gerekecekti? Bu kıvam Hz. Ali (K.V.)’nin çocukluk hayatında görülebilirdi ama bu konuda örnek alınması gereken ilk merkezi şahsiyet Allah Rasûlü olmalı değil miydi?

Şu halde, Allah Rasûlü’nün doğumundan vefatına kadar geçen hayatı Kur’an’ın insan suretinde zahir olmasından başka bir şey değildir. Biz buna, Kur’an’ın hem sözel planda açılımını ifade etmesi, hem de uygulamaya yönelik açılımını göstermesi bakımından, “Hz. Peygamber (S.A.V.)’in sünneti” diyoruz.

Böylece, sünnet, mü’minin, Kur’an’ın nasıl bir hayat istediğini bütün hayatî bilgi edinme merkezlerini kullanarak bilgilenip hem anlaması hem de uygulayabilmesi için başvuracağı birinci kaynak, Kur’an da Allah Rasûlü’nün hayatından muradın (O’nun ahlakının) ne olduğunun kâmil manada anlaşılabilmesi için başvurulması gereken birinci kaynaktır.

Hz. Aişe (R.A.)’ye sahabelerin Allah Rasûlü’nün ahlakının ne olduğunu sormaları üzerine Hz. Aişe (R.A.)’nın “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’an’dan ibaretti.” cevabını vermesi, Allah Rasûlü’nün ahlakının bilinmesi için müracaat edilmesi gereken birinci kaynağın Kur’an olduğuna bir gönderme olmalıdır.

Peki, bu sünnetin Allah Rasûlü’nden sonraki nesillere aktarılması nasıl olmuştur? Sünnetin ne anlama geldiği esasına uygun bir yöntemle... Yani şu: Sünnet Allah Rasûlü’nün hayatının tümüne nisbeten verilmiş bir isimse, sünnetin aktarılması da O’nun hayatının maddî-manevî tüm unsurlarının bir sonraki nesle soyut ve somut boyutlarının sektirilmeden nakledilmesiyle mümkündür.

Rasûlullah’dan sonraki ilk ravî halkası sahabelerdir. Her sahabe Hz. Peygamber (S.A.V.)’in bir yönünün somutlaşarak ön plana çıkmasını sağlamaya kabiliyetli karakterde yaratılmışlardır. Mesela, Hz. Ömer (R.A.) Allah Rasûlü’nün “adalet etme” sıfatını ferdi olarak tüm yönleriyle tatbik etmeye müsait bir istidatla yaratılmıştı. Dahası “adalet etme” sıfatının kâmil bir surette görünmesinden başka bir şey değildi. Haliyle, Hz. Ömer (R.A.), kendisinin adil sıfatını kazanmasına sebep olan adaletle hükmetme prensibini hayatının tüm parçalarında göstermekle aslında Allah Rasûlü’nün “âdil olma” sünnetini sonraki tabiin nesline aktarmış oluyordu. Burada, adalet sünnetini rivâyet eden, ravî zincirinin ilk halkası konumunda bulunuyordu. Hz. Ömer (R.A.)’den sonraki nesil içinde Hz. Ömer (R.A.)’in karakter yapısına uyumlu bir mü’min de adaletin sözel ve uygulamalı boyutlarını Hz. Ömer (R.A.)’den, yaşayarak naklediyor ve ikinci ravî konumuna yükseliyordu. Böylece, sünnetin rivâyeti bir sonraki nesle “hayatın transfer edilmesi” yöntemiyle gerçekleştiriliyordu. Bu vesileyle, biz müslümanlar ise Kur’an’ın adaletten muradının ne olduğunu somut olarak görüp anlayabiliyoruz.

Bu örnekte olduğu gibi, Kur’an’ın insan suretine girmiş hali olan Allah Rasûlü’nün hayatının tüm yönlerinin her bir yünün istidadına göre yaratılmış ravîler kanalıyla günümüze kadar aktarıla geldiğini söyleyebiliriz. Bu durağan bir aktarım değil, dinamik bir aktarım sürecidir.

İslam tasavvuf mekteplerinin mürşid-mürid irtibatı ekseninde yürütmüş oldukları İslamî hayatın tüm açılarıyla bir sonraki halkaya nakledilebilme olayı, peygamberlik tavrının rivâyet edile edile, ilerleyen insanlık aşamalarının her birine dinamik bir şekilde tatbik edilme arzusunu gerçekleştirmekten başka ne olabilir? Aksi halde sadece söz planında rivâyet edilerek anlaşılmaya çalışılan bir sünneti anlama mantığı, Allah’ın Elçisi’ni anlama ve O’nun sunduğu hayatı yaşama noktasında mü’minleri geri bırakacaktır.