> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > İslâm Düşüncesinde İmân Kavramı
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

İslâm Düşüncesinde İmân Kavramı
Ömer Faruk Demireşik
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 060

Kur’ân-ı Kerim, insanları “mümin” ve “kâfir” diye ikiye ayırmış, bir de sûretâ mümin göründüğü halde aslında kâfir olan münafıkları zikretmiştir. Zaman zaman Peygamber Efendimiz de Cibrîl hadisinde geçtiği üzere “İman” ve “İslâm”ı tanımlamış ve “İslâm’ın ne olduğunu ve ne olmadığını” net bir şekilde ortaya koymuştur.

Fakat Peygamberimizin vefatından sonraki târihî süreç içerisinde, bilhassa Hazret-i Ali devrinde çıkan birtakım fitne hareketleri, İslâm’ın bu berraklığını bulandırmaya teşebbüs etmiştir. Özellikle Hariciler, insanları kendilerine göre “mümin-kafir” şeklinde ikiye ayırmış, kendi “mümin” tanımlarına uymayan kişileri tedhiş ve terör hareketleri ile kuşatarak İslâm âleminde uzun yıllar etkisini devam ettirmiştir.

Diğer taraftan müslümanların çok kısa bir zaman içinde (Peygamber Efendimizin vefatını takip eden ilk asırda) Bizans, İran ve Hindistan sınırlarına dayanmasıyla (feth) meydana gelen yeni kültürlere açılma, itikâdî ve fıkhî pek çok problemi de beraberinde getirmiştir. Zira bu yeni dinle ilk defa tanışan yerli halk, yaşamış olduğu hayat ve düşünce sistemi ile İslâm’ı mukayese etmeye başlamıştır. Bu hengâmede felsefî ekollerin baskılarıyla oluşan, kelâmî tartışmalar İslâm dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır.

Her grubun meşrûiyetini temin etmek üzere Kur’ân ve Hadîse müracaat etmeleriyle, âyet ve hadisler üzerinde imal-i fikr edenler artmış ve bazen birkısım âyet ve hadisler “görmezden gelinerek”, bazen de “zoraki tevillerle” kendi mezhepleri (doktrinleri) için uygun sahalar açılmaya çalışılmıştır.

Şüphesiz bu fikrî ve fiilî hercümerçten en çok nasibini alanlar da “iman, İslâm, küfür, tekfir, fısk-fâsık, nifak vb.” gibi Kur’ânî ana ıstılahlar olmuştur. “Kendinden olan” ile “olmayanı” ayırd etmek için kullanılan “bu mümindir, bu değil” yaklaşımı, insanları birbirini “tekfîr” etmeye götürmüş, büyük günah işleyenlerin (ehl-i kebâir) dinden çıkıp çıkmadığı tartışılmış; imanın aslında ne olduğu konusu üzerinde uzun uzun münakaşalar edilmiştir. Kimileri imanı, sadece kalbî bir bilgiden ibaret (marifet) sayarak bunu söz ile söylemeyi (tasdik, ikrar) ve davranışlar ile desteklemeyi (amel) gerekli görmezken, kimileri imanın içine ameli de eklemiş ve amelî bir eksikliğin (fısk, günah vb) insanı dinden çıkaracağını ileri sürmüştür.

“İslam” ve “iman” kavramlarından hangisinin diğerini kuşattığı ve “mümin olup da müslüman olmayan” veya “müslüman olup da mümin olmayan” kimselerin varlığı (Hucurât 14) da bu kelâmî tartışmaların bir mevzûsunu teşkil etmiştir.

Bununla alakalı olarak, imanın oluşumunda “insan iradesinin rolü” ve “Allah’ın dilemesi” (hidayet, halku’l-iman, meşie, rızâ vb.) konuları en hassas tartışma alanlarından birini teşkil etmiştir.

Burada sadece anahatlarıyla dikkat çekmeye çalıştığımız bu konular, çeşitli itikâdî mezhepler ve temsilcilerinin görüşleri eşliğinde tarihî bir süreç ve bütünlük içerisinde, Toshihiko Izutsu’nun “İslâm Düşüncesinde İman Kavramı” adlı eserinde, semantik tahlillere dayanarak anlatılmaktadır. Selahaddin Ayaz’ın ıstılahlara hâkim türkçesiyle dilimize kazandırılan bu kitabı, Kur’ân-ı Kerim tefsiri ve Kelam ilmine ilgi duyan okuyucularımıza tavsiye ederiz.

(İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko Izutsu, Pınar Yayınları, 2. Baskı, Ekim 2000)