> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > Rasûlullâh’ın Derdiyle Dertlenmek
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Rasûlullâh’ın Derdiyle Dertlenmek
Dr. Murat Kaya
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 055

Allâh Rasûlü Hirâ’da bir emânet aldı ve onun derdiyle dertlendi. Bu kutsal emânetin derdini bir ömür çekti. İçindeki sancı o kadar büyüktü ki, bu uğurda kendine yapılan en ağır eziyetleri dahi duymadı. “İlâhî! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.” (İbn-i Hişâm, II, 30) dedi.

O’nun derdi ümmetinin derdiydi. O, ümmetinin derdini taşıdı. Onların dünyada umumî belâlara maruz kalmaması için yalvardı. Ayaklarına bir diken batmasın diye çabaladı. Ayağına diken batanlar için de bunun günahlarına kefaret olmasını sağladı. “Bir mü’minin ayağına bir diken ya da daha küçük bir şey batsa, Allâh mutlaka onun bir günahını siler, onu bir derece de yükseltir.” (Buhârî, Merdâ, 1) müjdesini verdi. Dâimâ ümmetinin âhiretini düşündü. Onları mahşer meydanında sıkıntılı görmeyeyim diye elinden gelen her şeyi yaptı. Sakın kimse boynunda ödemesi gereken haklarla gelmesin, diye îkâz etti.

Allâh Rasûlü ümmeti için gösterdiği gayretini şu temsille bize anlatmaktadır: “Benimle insanların durumu şu temsile benzer: Bir kimse ateş yakar. Ateş etrafı aydınlatınca pervâneler ve ateşe koşan diğer bir kısım hayvanlar kendilerini ona atmaya başlarlar. Adamcağız bunlara mâni olmak için var gücüyle gayret gösterir. Ancak onlar galebe çalarak pek çoğu ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmemeniz için sizi belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe atılmak için koşuyorsunuz!” (Buhârî, Rikâk, 26)

Efendimiz, toprağa öyle tohumlar ekti ki asırlar sonrasında dahi filiz vermeye devam etmektedir. Öyle bir İslâm binası kurdu ki zamanın ilerlemesiyle zayıflayıp harab olmak bir tarafa daha da kuvvet kazanmaktadır.

O Varlık Nûru’nun ümmeti olan biz insanlara da onun derdini yüklenmek, emanetini taşımak düşüyor. Çünkü O (s.a.) bu vazifeyi bize tevdi etmiş, “Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız.” (Buhârî, Enbiyâ, 50) buyurmuştur. Aslında Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yolundan giden, O’nun vazifesini yüklenen ve iltifat-ı nebeviyesine mahzar olan insanlar her zaman mevcut olacaktır. Çünkü O: “İçinizde, benim Kur’ân’ın nüzûlü ve tebliği husûsunda savaşırcasına gösterdiğim gayret ve titizliği, onun tefsir edilip anlaşılmasında da aynı şekilde gösterecek kimseler vardır!” (İbn-i Hanbel, III, 82) buyurarak bunu müjdelemiştir. Ancak asıl mesele bizim o kervana dâhil olabilmemizdir.

O’nun derdiyle dertlenenler büyük nimetlere nâil olmuşlar. İsimleri ebedîleşmiş, makamları Firdevs olmuş. O’nun derdiyle dertlenenlerin sadâları gök kubbede ebediyete kadar çınlamaya devam etmektedir. Bunlardan biri de Abdullah bin Zeyd -radıyallâhu anh-’tır. Onun hikayesi şöyledir:

Birgün Allah Rasülü -sallallahu aleyhi ve sellem-, halkı namaza toplamanın keyfiyeti üzerinde durdu. Ashabıyla istişare etti. İnsanları cemaate nasıl çağıralım, onları felâha, kurtuluş yoluna nasıl dâvet edelim, diye sordu. Kimisi: “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, insanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber verirler” dedi; ancak Âlemlerin Efendisi bu teklifi beğenmedi.

O’na Yahudi borusu olan borazan çalınması teklif edildi; onu da beğenmedi. “Bu Yahudilerin âdetidir” dedi. Çan çalmaktan bahsedenler oldu; “O da Hıristiyanların işidir” buyurdu.

Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kaygısı ile kaygılanan, derdiyle dertlenen Abdullah bin Zeyd el-Ensarî -radıyallâhu anh- oradan ayrıldı ve düşünceli bir şekilde evine gitti. Gözlerine uyku girmiyordu. Bir ara hafif dalmıştı ki kendisine ezan gösterildi. Hemen erkenden Rasûlullâh -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelip şöyle dedi:

“– Yâ Rasûlallâh! Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri bana gelip ezanı gösterdi.”

Bunun üzerine Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“– Ey Bilal kalk ve Abdullah bin Zeyd’in söylediklerini tatbik et!”

Bilal -radıyallahü anh- da Abdullah bin Zeyd -radıyallâhu anh-’in söylediklerini aynen tatbik etti ve ezan okudu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 27)

Bilal öyle bir ezan okudu ki kıyamete kadar ufuklarımızı şenlendirecek, gök kubbemizi hoş sadâsı ile ebediyen dolduracak. Feleğin kubbeleri sabah akşam onunla çınlayacak. Sadâsına cihân kâfî gelmeyecek. Allâh Teâlâ Sevgili Peygamberimiz’in derdiyle dertlenen Abdullah bin Zeyd hazretlerine öyle bir nasib lutfetti ki “şehâdetleri dinin temeli” olan o “savt-ı bülend”i kullarına onun vâsıtasıyla hediye etti. İslâm’ın şiârlarından, alâmet-i fârikalarından birini insanlık kalesine onun eliyle dikti. O öyle bir “gür sadâ” ki Şân-ı Muhammedî âlemi onunla fethediyor. Şimdi o Ezân-ı Muhammedî her dakika dünyanın bir yerinde okunmakta, İslâm’ın esaslarını bütün kâinâta haykırmaktadır.

İşte Allâh Rasûlü’nün derdiyle dertlenmenin mükâfâtı. Allâh hepimize onun derdinden taşıyacağımız kadar bir nasip lutfetsin.

Âmin ¸

Belgeleri konuşturan kitap

Ulu Mâbed Ayasofya

Ulu Mâbed Ayasofya kitabı, yıllardır bir çözüme kavuşturulamayan Ayasofya’nın hazin hikayesini belgelerle ortaya koyan bir çalışma. Kitabı, yıllarını Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması çalışmalarına adamış emekli öğretmen İsmail Kandemir hazırladı.

Kitapta Ayasofya’nın ilk inşasından bu güne kadar geçirdiği değişiklikler belgelerle anlatılıyor. İlk kimin inşa ettirdiği, geçirdiği tamirler, bakımlar, kiliseden camiye çevrilmesi, minarelerin yapılması, müzeye dönüştürülmesi gibi tarihi süreç ayrıntılı olarak ele alınıyor. Bu bakımdan kitap Ayasofya’nın ayrıntılı tarihini de derli toplu okuyucuya sunmuş oluyor.

Ama kitabın iddialı olduğu alan tarihi seyrinden çok camiden müzeye dönüştürülmesi sürecinde yaşanan gelişmeleri ele alması. Zaten kitabın büyük bir kısmı, Cumhuriyetin ilanından sonra Ayasofya’nın statüsüyle ilgili yaşanan gelişmeleri tarihi vesikalarla ele alıp tartışmalara ışık tutan ayrıntılardan oluşuyor. Bu bölümde Ayasofya’nın müzeye dönüştürülme sürecinde, alınan kararlar, kurumlar arasında yapılan yazışmalar, o dönemde yaşayan siyasetçi ve bürokratların anlattıklarından önemli tarihi ayrıntıları öğrenmek mümkün. Yine bu bölümde caminin müzeye dönüştürülme kararında Atatürk’e ait olan imzanın sahte mi, gerçek mi olduğu tartışmalarına da cevap aranmış.

Kitap, bir çok ülkenin gündeminde olan ve bu güne kadar çok tartışılan ve tartışılmaya devam eden konusuyla ilginç bir çalışma. 320 sayfalık zengin tarihi bilgi ve belgeleriyle araştırmacılar için kaynak olabilecek ayrıntılar sunuyor. Kitap için bir de internet sayfası hazırlanmış. Kitaptaki bilgi ve belgelere www.ulumabedayasofya.com adresinden ulaşmak mümkün. İsmail Kandemir’i bu değerli çalışması için kutluyoruz..