> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > Irak’ta Kaos Derinleşiyor
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Irak’ta Kaos Derinleşiyor
Beytullah Demircioğlu
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 050

Laik bir Şii olarak bilinen İyad Allavi başbakanlığındaki Irak Geçici hükümetinin işgal güçlerinden görevi devraldığı Haziran ayından bu yana Irak'taki kaosun çok daha derinleştiğini hatta genişlediğini söylemek mümkün. Kimi beklentilerin aksine yönetimin Iraklılara geçmiş olması Irak'taki durumu değiştirmedi.

 CIA ve İngiliz İstihbarat teşkilatının desteğiyle sürgünde kurulan Irak Ulusal Kongresi’nin de lideri olan Allavi başkanlığındaki Irak Geçici Hükümeti’ni iktidardaki iki ayına bakılarak şu şekilde tanımlamak mümkün:  İşgal güçlerini aratmayacak sertlikte ve onların  bir dediğini iki etmeyen, kraldan fazla kralcı bir yönetim... İşgal güçlerinin sivil yerleşim yerlerini bombalaması sonucu ölen kadın ve çocukları bile “terörist” olarak gösterebilecek kadar “işbirlikçi”... Başbakanı, elleri kelepçeli, gözleri bağlı 6 direnişçiyi soğuk kanlı bir şekilde öldürebilecek kadar işbirlikçi bir yönetim...

İşte böyle bir ahval üzere olan Irak geçen ayı da oldukça kanlı geçen çatışmalar, rehin almalar, suikastlar, bombalamalar ile geride bıraktı. Geçmiş ayların aksine işgal güçlerinin hedefindeki bölge ağırlıklı olarak Sünni üçgeni diye bilinen bölge değil, Necef başta olmak üzere Basra, Amara ve Nasıriye gibi Şiilerin yaşadıkları şehirler idi.

Allavi gibi Irak’a ABD tankları üzerinde gelenler ve işgal güçlerinin vaatlerine boyun eğen kimi Şii grupların aksine işgale karşı olduğunu, “Ben ABD’nin düşmanıyım, ABD de benim düşmanım. Bu kıyamete kadar böyle kalacaktır” diyen Şiilerin genç lideri Mukteda Sadr beş bin kişilik Mehdi Ordusu’nu tasfiye etmeyi reddedince Necef başta olmak üzere pek çok Şii şehirleri yoğun çatışmaların merkezi oldu. İşgal güçlerinin uçak, tank gibi ağır silahları  kullandığı çatışmalarda yüzlerce Iraklı hayatını kaybetti. Nihayetinde  Sadr, Mehdi Ordusu’nu tasfiye etmedi ama Necef’ten ayrılarak Hazreti Ali Türbesi’nin anahtarlarını, nihai saldırı öncesi  yurt dışına giden, bir anlamda operasyona yeşil ışık yaktığı düşünülen ılımlı Şii lider Ayetullah Ali El Sistani’nin grubuna devretme yolunu tercih etti.

Sadr’ın Necef’ten çıkartılmış olması Allavi hükümeti için askeri bir başarı olarak görülse de Şii direnişi tamamen ortadan kaldıracak bir sonuç değil bu. Çünkü bir yandan Sadr ve Mehdi Ordusu bütünüyle saf dışı kalmış değil, diğer yandan Sistani işgal yanlısı görünümüne girme riski taşıyor ve nihayet Muhammed Said el Hakim ve Beşir Necefi gibi başka ayetullahların duruşu bu noktada önem arz ediyor.

Sonuç olarak Şii bölgesinde suların durulması öyle kolay gözükmüyor. Bu noktada Şii dini otoritelerin ve ayetullahların koyacakları tavır olayların seyrini önemli ölçüde belirleyecek. Sadr’ın etrafında dönen sorun bir şekilde atlatılsa bile Sünni üçgeninde devam eden direnişin her geçen gün artarak devam etmesi ülkede siyasi istikrarın sağlanması sürecinde önemli bir adım olarak görülen genel seçimlerin ertelenmesi riskini sürekli gündemde tutuyor. Direniş nedeniyle seçimlere temel oluşturacak ve Kerkük gibi kritik şehirlerde demografik yapıyı belirleyecek nüfus sayımının da ertelenmesi ihtimali oldukça yüksek. Sözün özü Irak çok daha ciddi sıkıntılara gebe... ¸

                                                                                             

Portre / Mukteda El Sadr

Mukteda El Sadr, 1999 yılında Irak’ta Baas rejimi tarafından bir suikast sonucu öldürülen Şii lider Ayetullah Muhammed Sadık El Sadr’ın en küçük oğlu. Sadık Sadr, Irak'ın çok sevilen din adamlarından biriydi.

Yakından tanıyanların ifadesiyle Mukteda Sadr, yapı itibarıyla şiddet eğilimli bir insan değil. Hatta Mehdi ordusunun, ilk çıktığı dönemde uzun süre silahsız bir halk hareketi olarak tanındı. İşgalin ilk dönemlerinde Amerikan askerlerine karşı açık tavır almayan Sadr, önce gazetesi ardından büroları kapatılıp Bağdat'taki temsilcileri kapatılınca işgal güçlerine karşı Mehdi Ordusu'nu harekete geçirdi.

Şii lider Mukteda Sadr’ın, işgalin en başından bu yana tutarlı olarak, tüm vaazlarında ve konuşmalarında bir numaralı talebi, ABD askerlerinin derhal ülkeyi terk etmesi oldu. Sadr ülkede yabancı asker bulunacaksa bunun BM komutasında olması gerektiğini savunuyor.

   Şii lider, İyad Allavi Başbakanlığı’ndaki geçici Irak yönetimini tanımıyor ve ABD’nin kuklası olduklarını ileri sürüyor. Sadr’a göre Irak’ta meşru bir yönetim ancak ve ancak ülkedeki Amerikan varlığı sona erdikten sonra kurulabilir. Dolayısıyla Sadr, yabancı askerler çekilmedikçe siyasi faaliyet yürütmeyeceğini söylüyor.

Şii lider öncelikle ABD işgalinin sona ermesini, ardından da güçlü bir ordusu bulunan milliyetçi bir hükümet kurulmasını istiyor.

Mukteda Es Sadr, Irak’ta güçlü bir ordusu bulunan merkezi bir hükümetten yana ve bu yeni devletin eski Baasçı rejimle tüm bağların kopmuş olmasını istiyor. Şii lider Irak’ın bölünmesine de karşı ve Kürtlerin federalizm taleplerine sıcak bakmıyor.  ¸

Kafkasya:

Gürcistan-Rusya Gerginliği

Kafkasya, Ortadoğu gibi dünyanın en karışık ve sorunlu bölgelerinden biri. Özellikle de Güney Kafkasya. Bu sorunlu bölgenin bugün için tansiyonun en yüksek olan noktası komşumuz Gürcistan. Kısa bir süre önce kansız bir darbe ile yönetimi devralan Saakaşvili hükümeti bir taraftan iç kargaşayla mücadele ederken diğer taraftan parçalanmanın eşiğinde duran ülkesinin toprak bütünlüğünü koruyabilmek için yoğun çaba içerisinde.

Yönetimi devralır almaz Acara sorununu ABD'nin yardımıyla atlatan Şaakaşvili, şimdi de son günlerde gerginliğin yeniden tırmandığı bir başka bölge Abhazya ve Güney Osetya sorunuyla karşı karşıya.

 Gürcistan yönetiminin son dönemde bölgede kontrolu elde tutmak gerekçesiyle Abhazya kıyılarına yaklaşan gemilere ateş açmasıyla başlayan süreç aynı zamanda Gürcü-Rus ilişkilerinde huzursuzluğun yeniden tırmanışa geçmesine neden oldu. Gürcistan yönetiminin Rusya'yı ayrılıkçı güçleri desteklemekle itham eden açıklamalarına Moskova'nın,  Tiflis'i “güç kullanarak Güney Osetya'yı geri almaya hazırlanmak ve Abhazya'daki Rus turistlerin güvenliğini tehdit etmekle” suçlayan öfkeli açıklamalarla karışlık vermesiyle taraflar arasındaki üstü örtülü gerginlik resmiyete dökülmüş oldu!

Abhaz-Gürcü ihtilafı, Abhazya’nın 1992 yılında tek taraflı olarak Gürcistan’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle patlak vermişti. Abhazların tek taraflı bağımsızlık kararına Gürcü güçleri güç kullanarak karşılık vermiş böylece taraflar arasında 1,5 yıl süren ve 8 bin kişinin ölümüne, 200 bin Abhazyalı Gürcü'nün mülteci durumuna düşmesine neden olan bir savaş yaşanmıştı. 1993 yılından bu yana taraflar arasında sağlanan ateşkes zaman zaman bozulsa da belli bir sükunet sağlanmıştı.

Tek taraflı bağımsızlık ilan eden Güney Osetya'da da benzer şekilde taraflar arasındaki ateşkese rağmen çatışmalar yaşanıyor.

Gürcistan’da diplomatik kulislerde, son dönemde Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan bu gerginlikler kapsamında, Moskova’nın Gürcistan'a verdiği doğalgaz ve elektrikte kesintiye gitmeyi planladığı, aynı zamanda Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattından rahatsızlığını gizlemeyen Rusya’nın boru hattı çalışmalarının bir süre durmasına neden olan Borjomi bölgesindeki sorunda da parmağının olduğunu, hatta projenin engellenmesi karşılığında Güney Osetya’nın Gürcistan’a bağlanması teklifinde bulunulduğu söylentilerinin sıklıkla duyulduğu bildiriliyor. ¸

AFRİKA:

Cezayir yönetimi

Eski liderlere nefes aldırmıyor...

Cezayir'de iktidara gelmeleri askeri cunta tarafından engellenen İslami Selamet Cephesi'nin önde gelen isimlerinden olan Ali Belhac, Cezayir yönetimi tarafından yine tutuklandı. Ali Belhac'ın Cezayir hükümetine yönelik eleştirileri ve geçmiş dönemde işlenen katliamların soruşturulması ve toplu mezarların açılması yönündeki talepleri dile getirmesinin tutuklanmasında önemli rol oynadığı ifade ediliyor.

1992 yılında Cezayir askeri cuntası tarafından iktidara gelmeleri engellenen İslami Selamet Cephesi liderlerinden Ali Belhac ve Abbas Medeni 12 yıl tutuklu kaldıktan sonra  geçen yıl Ağustos ayında serbest bırakılmış ancak, demeç verme, yurt dışına çıkma, oy verme gibi bir dizi siyasi yasağa maruz kalmışlardı. ¸

Ruanda Fransa’dan

soykırımın hesabını soruyor...

Ruanda, uluslararası arenada Fransa'yı zor durumda bırakacak bir girişim içerisinde. 1994 yılında Tutsilere karşı sistemli ve sürekli bir soykırım yapan Hutuların Fransız ordusu tarafından eğitildiğini ve lojistik destek sağlandığını iddia eden Ruanda yönetimi Fransa’dan hesap sorma gayreti içerinde. Soykırım iddialarını önümüzdeki günlerde BM ve AB’nin de gündemine taşımaya çalışan Ruanda yönetimi bunu başarırsa,  ülkesindeki Kuzey Afrika kökenlilere yönelik uyguladığı asimilasyon politikası nedeniyle, bir nevi soykırım uyguladığı suçlamalarıyla sık sık karşılaşan Fransa’yı daha da zor durumda bırakacak. 

Afrika’nın orta kesiminde yer alan Ruanda’da 7 Nisan 1994 günü başlayan ve yaklaşık 100 gün devam eden etnik katliam sonucunda 800 bin kadar insan vahşice öldürülmüştü.

Ruanda katliamı aynı zamanda modern tarihe en hızlı, en vahşi katliam olarak geçti. Çünkü yaklaşık yüz günde 800 bin insan palalarla, sopalarla, kurşunlarla ülkede bulunan BM Barış Gücü’ne rağmen acımasızca katledildi.

Her fırtsa Ermenilerin sözde “soykırım” iddialarına Türkiye’nin önüne süren Fransa’nın kendi karanlık geçmişine ilişkin nasıl bir savunma getireceği merak konusu... ¸

Libya şaşırtmaya devam ediyor...

Libya yönetiminin ABD ve Avrupa ile ilişkileri düzeltmek  ve geliştirmek adına attığı adımlar gerçekten herkesi şaşırtıyor. Görünen o ki daha da şaşırtmaya devam edecek. İsrail'in önde gelen gazetelerinden Haaretz''in iddiasına göre Libya istihbaratından 20 görevli İsrailli yetkililere elektronik posta ile müracatta bulunarak her türlü çalışmada “emrinize amadeyiz” mesajını iletmişler. 

Batı dünyasıyla ilişkilerini düzeltmek için başta el-kaide olmak üzere İngiltere'nin korkulu rüyası IRA hakkında ABD ve İngiltere'ye oldukça tatmin edici istihbarat bilgileri aktaran Kaddafi yönetimi bununla da kalmamış ekonomik anlamda da batılı şirketlere milyon dolarlık  ihaleler vermişti. Locerbie faciasında ölenlere milyonlarca dolar ödemeyi kabul eden Libya yönetimi geçen ay da Almanya'nın başkenti Berlin'de 1986'da bir gece kulübünün bombalanması sonucu ölen ve yaralananların yakınlarına toplam 35 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul ettiğini açıkladı. ¸

“Yok Aslında

Birbirinden Farkı”

bir zamanlar “Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz   ...... bankasıyız” şeklinde bir  banka reklamı vardı. ABD başkanlığı için yarışan Bush ve Kerry için de bu sloganı “Yok aslında birbirlerinden farkı!” şeklinde kullanmak pekala mümkün;

Dünya kamuoyunun büyük bir çoğunluğunun temennisi dünya barışı için en büyük tehdit olarak görülen ve yaka silkilen Bush'un yeniden seçilememesi yönünde. Ancak  rakibi Kerry'nin Bush'tan pek de farkı olmadığı seçimler yaklaştıkça biraz daha netleşiyor. Demokrat Parti adayı John Kerry'nin son dönemde yaptığı açıklamalardan bunu görebilmek mümkün.

Kerry'nin, Ekim 2002'deki Irak'ın işgali için Bush'a yetki oyuna yönelik yaptığı bir açıklamada, ABD Başkanına hareket alanı sağlamak için "Saddam'ın kitle imha silahları olmadığını bilseydim de yine de Irak Savaşı'na destek verirdim" demesi Kerry'in politik bakışını göstermesi açısından oldukça önemli. Irak'ın işgaline ilişkin ileri sürülen kitle imha silahları varlığı gibi pek çok gerekçenin bugün koca bir yalan olduğu ortaya çıkmış olmasına rağmen Kerry'nin itiraz ettiği ve eleştirdiği nokta; savaşın kendisine değil yeterince asker kullanmamasına idi!  Kerry'den 'Irak savaşı bir hataydı, askerleri geri çekelim' türünden bir mesaj bekleyenlerin bu açıklamayla büyük hayal kırıklığına uğradıkları muhakkak.

Kerry'nin seçimleri kazanması halinde Arap-İsrail anlaşmazlığına ilişkin olarak ABD'nin yıllardır izleyegeldiği İsrail yanlısı politikadan geri adım atmasını zaten kimse beklemiyor. Hamas'ın liderlerinden Abdülaziz Rantisi'nin İsrail tarafından hunharca öldürülmesinin ardından “İsrail'in kendi güvenliğini sağlaması yönünde attığı adımları destekliyorum”  şeklindeki açıklaması Kerry'nin bu konudaki duruşunu ortaya koyuyor. İran ile ilişkiler  konusunda da  Bush'tan farklı bir düşüncesi yok Kerry'nin. Sözün özü iki rakip arasında özellikle de ABD'nin dış politikasına ilişkin önemli bir görüş ayrılığı yok. Fark sadece üslup ve nüanslarda denebilir.

İngiltere’de

Müslümanlara El Kitabı

İngiltere’deki Müslüman Konseyi, hazırladığı bir el kitabı ile ülkedeki Müslümanlara terör saldırılarına karşı dikkatli olmaları çağrısında bulunuyor.       

El kitabı, “Haklarınızı ve sorumluluklarınızı öğrenin” adını taşıyor.Müslümanların hangi yasal haklara sahip olduğu sıralanıyor ve Müslümanlardan bu hakları öğrenmeleri isteniyor. 11 Eylül’den sonra camilerle Müslüman mezarlıkları hedef alan saldırıların arttığına dikkat çekiliyor ve Müslümanlardan dikkatli olmaları isteniyor.

 Başörtüsü takan kadınların Müslüman oldukları kolayca anlaşıldığından sokağa yalnız çıktıklarında dikkatli olmaları gerektiği de belirtiliyor. El kitabında, İngiltere’de bir terör saldırısı düzenlenirse Müslümanlara yönelik saldırıların artacağı uyarısı da yapılıyor.