> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > “Sahâbilerin Döküntüsü mü Vardı ki?”
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Sahâbilerin Döküntüsü mü Vardı ki?”
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 039

Kıvam göstergesi bir olay, bir soru

Olay;

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının salihlerinden Âiz b. Amr radıyallahu anh, birgün, Basra vâlisi Ubeydullah b. Ziyâd’ın  makamına gitti ve ona;

“-Evlâdım! Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i, ‘Yöneticilerin en kötüsü, yönettiklerine acımasız davranandır (İnne şerre’r-riâi el-hutametü)’ buyururken duymuş bulunmaktayım. Sakın sen onlardan olma!”diye nasihat etti.

Bunun üzerine vâli Ubeydullah, Âiz radıyallahu anh’e;

- Otur hele! Sen, Muhammed aleyhisselâm’ın ashabının sadece döküntülerinden birisin! dedi.  Bu defa Âiz radıyallahu anh, Ubeydullah’a şu susturucu cevabı verdi:

-Sahâbîlerin döküntüsü mü vardı ki?  O senin dediğin döküntü takımı ancak onlardan sonrakilerde ve hem de (senin gibi) onların dışındakilerde bulunmaktadır!1

Kaynaklarda Âiz b. Amr radıyallahu anh ve Ubeydullah arasında geçtiği bildirilen olayın bir benzerinin de Abdullah b. Mugaffel radıyallahu anh ile Ubeydullah arasında geçmiş olduğunu İbn Asâkir’den naklen Zehebî kaydetmektedir.2

Zehebî’nin de açıkça belirttiği gibi olayın iki ayrı zamanda iki kez cereyan etmiş olması da muhtemeldir. Her iki rivayetteki anlatımlar –sahâbî ismi dışında- bir iki kelime farkıyla hemen hemen aynıdır. Zehebî’nin kaydettiği rivayette  nuhâle (elenti, döküntü)  kelimesi yerine hüsâle (süprüntü, çökelti) kelimesinin kullanılmış olduğu görülmektedir.

Kahramanları

Sahâbilerin daha hayatlarında karşılaştıkları münâsebetsizliklerin ilginç bir örneği olan olayın kahramanlarını kısaca da olsa tanımak, olayı doğru kavramak bakımından  gereklidir.

Âiz b. Amr

Müzeyne kabilesine mensub olan ve Ebû Hübeyre künyesiyle anılan Âiz radıyallahu anh, Allah’ın kendilerinden râzı olduğunu bildirdiği3 şeceretü’r-rıdvan altında gerekirse Mekkeli müşriklerle savaşmak üzere Hz. Peygamber’e biat eden 1400 sahâbîden4 biridir. O, Huneyn savaşında yüzüne isabet eden darbe sonucu ciddi şekilde yaralanmış ve yarası bizzat Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından sıvazlanarak tedavi edilmiş ve Hz. Peygamber’in duasını almış5 mücâhid bir sahâbîdir.

Bildiği gerçekleri söylemekten çekinmeyen bir yapıya sahip olan Âiz radıyallahu anh, Resûlullah’ın vefâtından sonra Basra’ya yerleşmiş ve ömrünün sonuna kadar orada kalmış, çevresini aydınlatmaya devam etmiştır. Yezîd İbni Muâviye’nin zamanında hicrî 61 (680-81) yılında vefat etmiştir. Cenaze namazını vasiyeti gereği, Vali Ubeydullah İbni Ziyâd değil, Ebû Berze el-Eslemî radıyallahu anh kıldırmıştır.

O büyük sahâbî bize kendisinin başından geçen bir başka olayı şöyle anlatmıştır:

Mekke fethinden önceki akşam Ebû Süfyan ile birlikte Hz. Peygam­ber'e gittik. Bazı sahabîler Hz. Peygamber'e bizi;

- Bunlar Ebû Süfyan ve Âiz İbni Amr, diye takdim ettiler. Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem;

-"Bunlar Âiz îbni Amr ve Ebû Süfyan'dır. Müslüman, (müslüman olmayandan) daha izzetlidir. İslâm yücedir, onun önüne geçilmez!" buyurdu.6

Âiz ile Ebû Süfyân’ı birlikte gören sahabîler, sosyal konumunu dikkate alarak o gün henüz müşrik olan Ebû Süfyân'ın adını, önce söyleyivermişlerdi. Hz. Peygamber ise, onların takdim cümlelerini müslüman olan Âiz'in adını öne almak suretiyle tekrar ederek düzeltmiş ve peşinden de müslümanlık vasfının, Ebû Süfyân'ın toplum içindeki itibar ve mevkiin­den daha yüksek olduğunu belirtmiştir. Hem Hz. Âiz'in bu niteliğinin sıra­lamada dikkate alınması lâzım geldiğini hem de İslâm’ın her konuda önceliğe sahip olduğunu vurgulamak üzere "el-İslâmu ya'lu ve la yu'la= İslâm yücedir, onun önüne geçilmez" buyurmuştur.7

Ubeydullah b. Ziyad

Ebu Hafs Ubeydullahb. Ziyad b. Ebîhi, henüz 22 yaşında iken h. 55 yılında Muaviye tarafından  Basra’ya  vâli tayin olunmuştur. Daha sonra Horasan valiliğini de üstlenmiştir. Ceyhun nehrini geçen ilk arap komutandı. Bikend’i de o fethetmiştir. Yüzü güzel, fakat içi ve işi kötü bir kişiydi.

Hz. Hüseyin ve taraftarlarının şehid edildiği hicri 61 yılı 10 Muharrem’inde cereyan eden Kerbelâ fâciasında Kufe vâlisi olarak Irak ordusu komutanıydı. İranlı bir câriye olduğu söylenen annesi Mercâne, “Sen, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kızının oğlunu öldürdün, cennet yüzü göremezsin!” demiştir. Ubeydullah hicrî 67 yılında aşûre günü (10 Muharrem) öldürülmüştür.8

Anlamı

Âiz radıyallahu anh ile Ubeydullah arasında geçen diyaloğun anlamı üzerinde değerlendirme yapabilmek için olayın kahramanlarının kimlikleri kadar olayda kullanılan kelime ve ifadeler de önem arzetmektedir..

Nuhâle; kepek, elenti, döküntü, artık, işe yaramaz, beş para etmez gibi anlamlara gelir. Olayın Abdullah İbn Mugaffel radıyallahu anh ile ilgili rivayetinde yer alan husale kelimesi ise, süprüntü, çökelti, tortu, posa, köpük, çer çöp demektir. Nuhâle ve hüsâle, “değersiz şey” anlamında birbirinin yerine kullanılan iki kelimedir. Nitekim “Kıyâmet ancak hüsâletü’n-nâs üzerine kopar”9 hadisinde de aynı mâna vurgulanmaktadır.

Bu olay ve diyalog, sahâbe-i kirâm’ın  emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker görevine ne kadar önem verdiğinin ilgi çekici bir örneğidir. Âiz b. Amr radıyallahu anh, genç vali Ubeydullah’a karşı uyarı ve öğüt görevini yerine getirmiş ve ona Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisinden hareketle nasihat etmiştir. Vali Ubeydullah’ın makamına mağruren kendisini küçümsemeye kalkışması üzerine de, ona son derece gerçekçi ve anlamlı bir cevap vermiştir. Çünkü sahâbe-i kirâmın hepsi ümmetin büyükleri ve seçkinleridir. Onların kendi aralarında az-çok düşünce ve davranış farkları olsa bile, bu durum onlardan herhangi birini küçümsemeyi aslâ gerektirmez.

Henüz yirmili yaşlarındaki bir yöneticinin yukarıda hayatına ve menâkıbına işaret ettiğimiz  Âiz b. Amr radıyallahu anh gibi bir sahâbîye, “sen sahâbilerin döküntüsüsün” demesi, diyebilmesi  büyük bir küstahlık ve haddini bilmezliktir. Haddini bilmeyene haddini bildirmek ise müslümanlığın bir başka gereğidir. Onu da bu olayda herkese mesaj ve ibret olacak tarzda Âiz radıyallahu anh yerine getirmiş bulunmaktadır.

Bugün de kimi çapsız ve idrak fukarası kişilerin sahâbilere yönelik ortaya attıkları birtakım yakışıksız düşünce ve ileri sürdükleri seviyesiz, indi tenkidler, ancak sahiplerini bağlayan beyanlardır. Din, iman ve ümmet bilinci, herhalde daha ölçülü ve edebli olmayı gerektirir. “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; iman edenlere karşı kalblerimizde kin bırakma!”10 âyeti, bir taraftan bu ölçü ve edebi öğretirken diğer yandan da ashâb-ı kirâm’ı hayırla anma, onlara dil uzatmama ve kin beslememe gereğine işaret etmektedir.

Kimse sahâbilerin melek olduklarını söylüyor değildir. Eğer öyle olsalardı, zaten ümmet için şimdiki gibi üstün bir değer ve kıvam ölçüsü olamazlardı. Onların değeri, insan olarak tarihteki görevlerini yerine getirmiş olmalarından ileri gelmektedir.

Günümüzde olduğu ve olayda da görüldüğü gibi  bazılarının sandığının aksine, mevki, makam, ünvan ve benzeri geçici dünya değerleri, sahâbiler için birer üstünlük ve farklılık alâmeti değil, sadece sorumluluk vesilesiydi.

Has Nesil

İslam’ı katıksız, gönülden ve mümkün olduğunca bütünüyle yaşama gayreti ve başarısı açısından müslüman nesiller arasında yapılacak bir test, hiç kuşkusuz ashâb-ı kirâm’ın, -fertler bazında bazı farklılıklar olsa bile toplum olarak- en üstün ve faziletli olduğunu ortaya koyacaktır. Zira onlar müslümanlığı bizzat Hz. Peygamber’in canlı önderliğinde tanıma ve yaşama tarihî imtiyazına sahiptirler. Peygamber Efendimizin ifade buyurdukları gibi, sahabiler insanlardan Hz. Peygamber’in; Hz. Peygamber de peygamberlerden onların nasibidir.11 Onların Hz. Peygamber’e çevre olarak  seçilmiş olmaları kendilerini öteki müslüman toplumlardan ve insanlardan farklı kılan en büyük özellikleridir. Hiç şüphe yok ki onlar, bu yakınlığa lâyık bir kıvama/olgunluğa sahiptiler.

Bu sebeple Âiz radıyallahu anh’ın sahâbe kıvamını vurgulayan sorusu, haklı olarak, bütün gerçekliği ve susturuculuğu ile meydan okumaya devam etmektedir: “Sahâbîlerin döküntüsü mü vardı ki?”

Ne diyelim; “kendini bilip haddini aşmayanlara Allah rahmet eylesin.”

Dipnotlar: 1) Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 64; Müslim, İmâre 23; İbn Hibban, Sahih, VII, 22; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 161. 2) Bk. Siyer, III, 546. 3) Bk. El-Feth (48), 18. 4) BK. Buhârî, Meğazî 35. 5) Bk. Hâkim, Müstedrek, III, 587-588. 6) Bk. İbn Hacer, Fethu’l-bâri, III, 261. 7) Hadisin kaynakları ve yorumu için Hadislerle Gerçekler kitabımızın “Müslümana Öncelik Vermek” başlıklı yazısına (s.80-84) bakılabilir.8) Bilgi için bk. Zehebî, Siyer, III, 545-549; “Hüseyin”, DİA, XVIII, 518-521. 9) Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 499; Hâkim, Müstedrek, IV, 541.