> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > “Etle Tırnak Gibi”
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Etle Tırnak Gibi”
Dr. Mustafa Öcal
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 014

Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öcal ile Eğitim Sorunları ve Din Eğitimi üzerine...

Hayati Soru: Türkiye ve İslâm İlişkisi Önemli midir?

Altınoluk: Türkiye'deki eğitim sisteminin genel bir değerlendirmesini yapar mısınız? Eğitim sisteminin ciddi sancıları var. Bu sancılar hem verimlilik açısından görülmekte hem de sürekli yeni arayışların gündeme gelmesiyle ortaya çıkmakta. Türkiye'deki eğitim sisteminin genel problemleri ve bunların sebepleri nelerdir?

Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÖCAL: Sorunuz son derecede kapsamlıdır. Bu sorunuza cevap verebilmek için biraz gerilere gitmemiz gerekmektedir.

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyetinin eğitim sistemi, Osmanlı Devletinin eğitim sisteminin değişikliğe uğratılmasıyla kurulmuştur. Osmanlı Devletinin (Devlet-i Âl-i Osman’ın) son dönemindeki eğitim sistemine bakıldığında; bir anlamda çok karmaşık, bir anlamda da çok demokratik bir eğitim anlayışı ve uygulamasının varlığını görüyoruz.

Karmaşık diyoruz, çünkü; bir taraftan o dönem için en geleneksel ve köklü eğitim ve öğretim kurumumuz olan medreseler var. Onun yanında, 18. yüzyıldan başlayarak peyderpey ve ihtiyaca göre açılmış, çeşitli mesleklere elemanlar yetiştiren “mektepler” var. Vakıfların açtıkları okullar var. Devlet içerisinde “azınlık” statüsünde olan gayr-i Müslim (Hristiyan ve Yahudi) vatandaşlarımızın açtıkları mektepler ve bazı yabancı devletlerin açtıkları okullar var. Bunların her biri kendine göre program uygulamaktadır. Eğitim ve kültür seviyeleri farklı farklıdır. Azınlık ve yabancı devlet okulları ilk zamanlar kontrol altında iken, devletin parçalanma sürecine girmesi üzerine giderek kontrolden çıkmış ve tamamen kendi başlarına buyruk halde birer misyoner ve ajan okulları haline dönüşmüşler, devlete ve millete zarar verir olmuşlar.

Demokratik diyoruz, çünkü; devlet eğitim ve öğretim faaliyetlerine fazla müdahale etmemiştir. Farklı ve alternatif okullar açılmış, isteyen insanlar kendisine göre uygun bulduğu eğitim kurumunda çocuklarını okutabiliyordu.

Altınoluk: Peki, bu eğitim sisteminden Cumhuriyete geçiş nasıl olmuştur?

M.Öcal: Cumhuriyet dönemine geçilince bir dizi kanun çıkarılmıştır. Bunlardan, eğitim sistemimiz açısından en önemlisi kuşkusuz Tevhid-i Tedrisat Kanunudur. “Öğretim Birliği” anlamına gelen Tevhid-i Tedrisat, -bazılarınca kelimelerin anlamları kavranamadığı için, bazılarınca ise bilerek ve maksatlı olarak ifade edildiği gibi- tek tip okuldan tek tip eleman yetiştirmek değildir. Gerçi kanun teklifinin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

“Bir devletin irfan ve maarif-i umumiye siyasetinde milletin fikir ve hissi itibariyle vahdeti/birliği temin etmek için tevhid-i tedrisat en doğru, en hissi ve en asri ve her yerde fevâid ve muhassenâtı (faydaları ve güzellikleri) görülmüş bir umdedir,” dendikten sonra Tanzimat-ı Hayriye döneminde Osmanlı Devletinin de “tevhid-i tedrisata” gitmek istediği ama buna muvaffak olamadığı, tam tersine “bu hususta bir ikiliğin bile vücuda geldiğinden” bahsedilmekte ve; “bu ikiliğin eğitimde birliği temin konusunda bazı zararlı neticeler doğurduğuna” vurgu yapılarak şöyle devam edilmektedir: “Bir milletin efradı/fertleri ancak bir terbiye görebilir. İki türlü terbiye bir millette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, vahdet-i his ve fikir (duygu ve fikir birliği) ve tesanüt gayelerini külliyen muhildir/ihlâl eder.”

Gerekçeye göre; kanun teklifinin kabulü halinde Türkiye Cumhuriyeti dahilinde ve haricindeki bütün irfan müesseselerinin yegâne mercii Maarif Vekaleti/Milli Eğitim Bakanlığı olacaktır. Yani bütün eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığının yönetim ve denetimine verilecektir. Nitekim uygulamalar da öyle olmuştur.

Naklettiğimiz gibi, kanunun gerekçesinde yer alan “iki türlü terbiye bir millette iki türlü insan yetiştirir” ifadesini bazı kişi ve kesimler çok sevmekte(!) ve “Türkiye’de din eğitimi ve öğretimi yaptıran kurumlar ikilik (veya ikinci tür bir insan grubu) meydana getirdiği(!) iddiasıyla bu okulların önünü kesebilmek için ne lazımsa yapmaktadırlar. Bunu yaparken de Tevhid-i Tedrisat Kanununun naklettiğimiz gerekçesini ileri sürmekte, lâiklik ve çağdaşlık gibi kavramları öne çıkarmakta ve bu okulların bu kanuna, kavramlara veya ilkelere aykırı düştüğü iddiasını dillendirmektedirler.

Altınoluk: Peki size göre nasıldır? Bu konuyu biraz açar mısınız?

M.Öcal: Kanun gayet açık ve net bir şekilde ortada durmaktadır. Kanunun gerekçesi de tartışılabilir. Üstelik orada ifade edilenler, bu gün bazı kişilerin iddia ettikleri anlamda da değildir. Yönetim bakımından iki/veya çok başlılık kastedilmektedir. Ama her ne kastedilirse edilsin, asıl olan kanunun gerekçesi değil, kendisi ve uygulama biçimidir.  Burada isterseniz sohbetimizi sorulu-cevaplı diyaloga dönüştürelim:

- Tevhid-i Tedrisat Kanununu kim çıkarttırdı?

- Mustafa Kemal Paşa.

- Ne zaman?

- 1924’te.

- Kanunda neler var?

- Osmanlı döneminde açılmış olan bütün mektep, medrese, vakıf okulları ile azınlık ve yabancı devlet okullarının yönetim ve denetim bakımından Milli Eğitim Bakanlığına bağlandığı ifade edilmektedir.

- Başka?

- Kanunun 4. maddesinde aynen şu ifade yer almaktadır: “Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Dâru’l-Fünûnda bir İlâhiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hıdemât-ı diniyyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetiştirilmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.”

- Peki bu maddede yer alan İlâhiyat Fakültesi ve İmam ve Hatip Mektepleri açıldı mı?

- O dönemin tek üniversitesi olan Dâru’l-Fünûn’un (İstanbul Üniversitesinin) çatısı altında İlâhiyat Fakültesi açıldı. Ayrıca Ahmet Hamdi Akseki’nin verdiği bilgiye göre 38 yerde (bendenizin şimdiye kadar yapabildiğim tespitler ise 34 yerde) İmam ve Hatip Mektepleri açılmıştır. (Bk. “İmam ve Hatip Mektepleri, Mezunlarından Bazıları ile Yapılan Mülâkâtlar ve Şehâdetname Örnekleri”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, C. 12. Sayı 2, Bursa 2003, sh.51-101) Ama o günün şartlarında alınan bazı tedbirler neticesinde öğrencisizlik(!) veya öğrenci azalması(!) gerekçe gösterilerek yeni kayıtlar yapılmamış,  1932’de İmam ve Hatip Mekteplerinin sona kalan iki tanesinin, 1933’te ise İlâhiyat Fakültesinin eğitim ve öğretim faaliyetleri durdurulmuş, böylelikle bu iki dinî eğitim ve öğretim kurumu tarihe maledilmiştir.

- Peki  lâiklik ne zaman uygulanmaya başlandı.

- 1928’de.

- Yani Atatürk zamanında lâiklik fiilen uygulanırken İmam ve Hatip Mektepleri ve İlâhiyat Fakültesi açıktı ve bu okullar lâikliğe aykırı diye değil öğrenci azlığı gerekçe gösterilerek kapatıldı, öyle mi?

- Evet.

- Peki lâiklik ne zaman Anayasa maddesi haline getirildi?

- 1937’de.

- Atatürk ne zaman vefat etti?

- 1938’de.

- Onun zamanında din eğitimi ve öğretimi kurumları lâikliğe aykırı olarak yorumlandı mı?

- Hayır. Eğer din eğitimi ve öğretimi kurumları, yani İmam-Hatip Okulları ve İlâhiyat Fakülteleri lâikliğe aykırı olarak yorumlansaydı, bizzat Atatürk Tevhid-i Tedrisat Kanununun tamamını veya ilgili maddesini iptal ettiremez miydi? Yahut da, bu okulları bir emirle kapattıramaz mıydı?

- Eğer öyle bir aykırılık olsa idi, elbette kanunu da iptal ettirebilirdi, söz konusu din eğitimi ve öğretimi kurumlarını da bizzat kendisi kapattırabilirdi. Peki şimdi bir soru da benden: Bizzat Atatürk’ün isteği ve direktifi ile TBMM gündemine getirtilen ve 1924’te kabul edilerek uygulamaya konulan; 1961 anayasasının 156., 1982 anayasasının 174. maddesi ile koruma altına alınan bu kanun ve dolayısıyla İmam-Hatip Okulları/Liseleri ve İlâhiyat Fakültesi bizzat Atatürk tarafından kendi ilkelerine ve özellikle de lâikliğe aykırı bulunmuyor da, günümüzde bazıları nasıl aykırı buluyorlar? Eğer bu gün herhangi bir okulun Tevhid-i Tedrisat Kanununa aykırılığından bahsedilecekse –ki bize göre hiçbiri aykırı değildir- bu okullar herhalde din eğitimi ve öğretimi yaptıran okullar değildir. Çünkü bu okulların bu kanuna aykırılığı bir yana, tam tersine kanunun amir hükmü gereği Milli Eğitim Bakanlığınca açılmak mecburiyeti vardır. Üstelik kanunda ismen zikredilen yegâne okullar İmam-Hatip Okulları ve İlâhiyat Fakültesidir.

Altınoluk: Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe konulduktan sonra ne oldu? Yani genel anlamda nasıl bir eğitim sistemi uygulanmaya başlandı?

M.Öcal: Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni eğitim sisteminin kuruluşunda yabancı eğitimcilerin görüşlerinden yararlanılmıştır. Bu maksatla Türkiye’ye yabancı eğitimciler davet edilmiştir. Bunlardan ilki, 1924 yılında davet edilen ve Türkiye’de bir müddet kalıp “Türk Maarifi Hakkında Rapor” adıyla rapor hazırlayan ABD’li John Dewey’dir. 1927’de ise Belçika’dan Omar Buyse davet edilmiş, o da “Teknik Tedrisat Hakkında Rapor” hazırlamıştır. Öte yandan Almanya’dan Dr. Kühne davet edilmiş ve “Mesleki Terbiyenin İnkışafına Dair Rapor” rapor hazırlatılmıştır. Kısaca Cumhuriyet dönemi eğitim sisteminin temellerinde bu eğitimcilerin görüşleri vardır. Bununla da yetinilmemiş, 1930’lu, 1940’lı, 1950’li ve daha sonraki yıllarda dönem dönem yabancı eğitimcilerle işbirliği içerisinde Milli Eğitim Sistemimize yön ve şekil verilmeye çalışılmıştır. En son, yanlış hatırlamıyorsam Nevzat Ayaz’ın Milli Eğitim Bakanlığı döneminde ABD’li eğitimciler davet edilmiştir.

Altınoluk: Cumhuriyet tarihi boyunca kendi eğitim sistemimize yön verecek eğitimciler yetiştiremedik mi? Neden hep yabancı eğitimcilerle işbirliğine gidilmiş?

M.Öcal: Her şey ortada. Benim söyleyeceğim fazla bir şey yok. Ancak sorunuzun asıl  muhatabı zannediyorum bir yönüyle Bakanlık, diğer yönüyle de Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi başta olmak üzere 50 civarındaki Eğitim Fakültesi ve toplam sayıları 20 civarında olan Mesleki ve Teknik Eğitim Fakülteleri olsa gerek. Ben sadece şunu söylemek isterim. Görebildiğim kadarıyla Türkiye’de eğitim sistemi yaz-boz tahtası veya çocukların oynadıkları “boz-yap” gibi. Bir türlü gerçek anlamda “milli eğitim sistemimizi” kuramadık. Her Milli Eğitim Bakanı birtakım iddialarla gelmekte, bırakın farklı hükümet ve partileri, aynı hükümetin Bakanları bile birbirlerinin zıddına faaliyetlerde bulunabilmektedir. Her biri “eğitimde reform(!)” iddiasıyla gelmekte ve aslında ciddi bir şeyler yapamadan da ya görevden alınmakta veya hükümet değişmektedir.

Altınoluk: Bunun çözümü yok mu?

M.Öcal: Elbette var. Kanaatimce genelde bütün eğitim sistemimizi, özelde ise din eğitimi ve öğretimini politikacılardan bağımsızlaştırıp uzmanlarına havale etmek lazım. Bunun için,  eğitimcilerden oluşan bir  bağımsız “Danışma Kurulları” oluşturulmalı ve orada geliştirilip olgunlaştırılan teklifler yasallaştırılmalı veya yönetmelik haline getirilmelidir.

Altınoluk: Bu dediğinizi Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Talim ve Terbiye Kurulu yapmıyor mu?

M.Öcal: Bir anlamda yapıyor ama orada görevli arkadaşlarımız genellikle Milli Eğitim Bakanlarınca atanan elemanlar. Benim teklifim biraz daha farklı ve daha bağımsız ve alanında gerçekten uzmanlaşmış elemanlardan oluşan bir kuruldur.

Altınoluk: Bu düşüncenizin gerçekleştiğini varsayalım, eğitim sistemimizin problemlerini bu kurul çözebilir mi? Yani sorunun çözüm yeri burası mı?

M.Öcal: Elbette böyle bir kurulun oluşturmasıyla eğitimin birikmiş bunca problemi çözümlenemez. Sorunun çözümü için çok yönlü tedbirlere başvurmak gerekmektedir. Her şeyden önce en tepedeki yetkili kişiden en temeldeki görevliye kadar milli eğitim camiasında topyekün bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Bunların başında öğretmen yetiştiren kurumlar gelmektedir. Öğretmen yetiştiren kurumlarda yeni baştan bir sistem değişikliğine gidilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü kanaatimce eğitimin temelinde öğretmen vardır. Eğitim öğretmenle başlar, öğretmenle biter. Öncelikle çok iyi ve başarılı öğretmenler yetiştirmenin yollarını bulmalıyız. Eğer bugün ÖSS sınavında ve LGS sınavlarında toplam yüzbin civarında çocuğumuz ve gencimiz (sıfır) puan almışsa, meslektaşlarımız alınmasın ama bunun sorumluları birinci derecede onlardır.

1970’li yıllardaki “hızlandırılmış eğitim”(!)den geçirilerek lise mezunlarına 1-2 ay içerisinde ilköğretim ve ortaöğretim öğretmenliği diploması verir bunlardan 75 binini öğretmen yaparsanız, sonraki yıllarda da öğretmenlikle hiç alakası olmayan bölümlerden mezun elemanları 1-2 aylık sembolik pedagojik formasyon kurslarından geçirerek ve hatta bazılarını kursa bile tabi yutmadan öğretmen yaparsanız, başka türlü sonuç bekleyebilir misiniz?  

Altınoluk: Okullardaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerini "din eğitimi" açısından yeterli buluyor musunuz? Çocukların ve gençlerin istek ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte mi?

M.Öcal: Bu, konuya bakış açısına ve derslerden beklentinize göre değişir. Derslerden fazla bir şey beklemiyorsanız, “hiç yoktan iyidir.” Ama eğer beklentiniz biraz fazla ise ve üstelik çocuğunuza başka türlü din eğitimi ve öğretimi yaptırma şansınız da yoksa, bu dersleri yeterli bulmanız mümkün değildir. Üstelik konularını, kitaplarını ve okutuluş biçimini az-çok tanıyan, bilen bir kimse iseniz, derslerin din eğitimi ve öğretimi açısından yeterli olduğunu söylemeniz mümkün değildir. Burada şunu da ifade edebiliriz; istisnai de olsa bazı okullarda okuyan çocuklarımız ve velileri Din Kültürü derslerinden memnun olduklarını söyleyebilmektedir. Onlar, dediğimiz gibi ya fazla beklentisi olmayan ve din denildi mi, bu kadarını bilmek kafidir anlayışında olanlardır yahut da, iyi bir okul müdürünün ve çevrenin/velilerin desteği ile çok gayretli ve başarılı öğretmenlerimiz sayesinde belli oranda başarı sağlanabilmektedir, o kadar.

Altınoluk: Bu konuda neler yapılabilir? Yani Din Kültürü derslerinde başarıyı artırmanın yolu nedir?

M.Öcal: Bizim yıllardan beri söyleye geldiğimiz, yazarak, konuşarak anlatmaya çalıştığımız husus şudur: Anayasa’nın 24. maddesinde yer alan ve halen okullarımızda okutulan Din Kültürü dersleri okutulmaya devam etmelidir. Ancak, anayasanın aynı maddesinin ikinci cümlesi bize çözüm için bir yol göstermektedir. Bu yol şimdiye kadar kapalı tutulmuş, açılmamıştır. Nedir o yol?  Önce maddeyi aynen nakledelim:

“Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.”

İşte çözüm burada, yani anayasadan naklettiğimiz son cümlede. Bu cümlenin/ifadenin gereği bu güne kadar yapılmamıştır. Devlet, zorunlu ortak Din Kültürü dersinin dışında, isteyen velilere ve onların çocuklarına bir de “din eğitimi ve öğretimi” yaptırmak durumundadır. Bunun gerçekleşebilmesi için, talepte bulunan yetişkin insanlarımıza gündüz veya gece özel kurslar, seminerler düzenlenebilir. Okul seviyesindeki çocuk ve gençlerimiz için ise; isteğe bağlı (seçmeli değil) ilköğretim okullarının ikinci kademesinde (6.7.8.sınıflarda) “Kur’an-ı Kerim” (yüzünden Kur’an’ı okuma) dersi, ortaöğretimde ise yine isteğe bağlı; “Din Eğitimi” veya “Kur’an Işığında Dinî Bilgiler” adı altında sağlıklı bir şekilde dinî bilgilerin okutulacağı dersler konulabilir. Şayet böyle bir gelişme olursa, zaman zaman hararetlenen zaman zaman dinlenmeye bırakılan İmam-Hatip Liseleri tartışmaları da durulur ve bu okullara olan ilgi kendiliğinden azalır. Çünkü, eğer veli, hangi okula giderse gitsin çocuğunun yeterince dinî bilgiler öğrendiğini fark ederse, onun için ille de İmam-Hatip Lisesi tahsili olsun diye düşünmez.

Altınoluk: Türkiye ve İslâm ilişkisi önemli midir? Neden?

M.Öcal: Tarih boyunca milletimizin İslâm’la olan iç-içeliği göz önüne alınırsa, bu sorunuza sadece; etle-tırnak nasılsa, öyle… şeklinde cevap vermek isterim.

Altınoluk: Şu andaki din eğitiminin durumu nedir? Okullarda, kuran kurslarında, camilerdeki din eğitiminin olumlu ve eksik tarafları nelerdir? Bir gelişme görüyor musunuz?

M.Öcal: Okullardaki Din Kültürü dersleri ile ilgili düşüncelerimi aktardım. Kur’an Kursları için ise, ben size bir soru yöneltsem ne dersiniz? “Türkiye’de Kur’an Kursu kaldı mı?” Gerçi istatistiklere bakılırsa binlerce Kur’an Kursu onbinlerce öğrenci ile faaliyetlerini sürdürmektedir, ama adeta sun’i teneffüsle yaşayan insanlar gibi. Kur’an Kursu ve İmam-Hatip Liseleri ayrı ayrı ele alınması ve ciddiyetle üzerinde durulması gereken konular. Onun için isterseniz bu sorunuzu şimdilik geçelim.

Altınoluk: Milli eğitim bakanlığının din eğitimi ve öğretimi ile ilgili bir çalışması  olduğunu duyduk. Bu çalışmalarından haberiniz var mı? Ne gibi yenilikler getiriyor?

M.Öcal: Ben de sizin gibi bazı şeyler duyuyorum ama bu tür faaliyetlerin fiilen içinde olmadığım için şu anda bir şey söyleyemeyeceğim. Yalnız şunu söylemek isterim: Bendeniz yaklaşık iki sene kadar önce Türkiye’deki din eğitimi ve öğretimi faaliyetlerinin tamamını kapsayan bir çalışma yaptım. 90 sayfa civarında ve fotokopi yoluyla çoğaltıp bir kitapçık hailine getirmek suretiyle eğitim sistemimizin en üst seviyesindeki yetkililerine, bürokratlarımıza ve bazı milletvekillerimize bizzat elden verdim veya ulaştırdım. Yıllardan beri hasbelkader bu alanda çalışan bir Din Eğitimcisi olarak kendi çapımda görevimi yaptığımı zannediyorum. Ama bunun dışında bize düşen ve verilecek her tür göreve de hazır olduğumuzu belirtmek isterim.

Altınoluk: Din eğitimi insan kişiliğini inşa etmeye yönelik bir amaç taşır. Gerek ülkemizde gerek dünya genelinde kişiliği etkileyen, televizyon, global kültür gibi, çok farklı faktörlerden söz etmek mümkün. Din eğitimi bu faktörleri dengeleyecek nitelik ve niceliğe sahip midir?

M.Öcal: Bu tartışılabilir. Yukarıda bir başka sorunuzu cevaplarken ifade ettiğimiz gibi bu, din eğitimi ve öğretiminden beklentinize göre değişir. Ancak mevcut Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersleri açısından düşünülürse, dengelemesi mümkün değildir.

Altınoluk: Size göre, nasıl bir din eğitimi modeli olmalı?

M.Öcal: Çocuklarımızın ve gençlerimizin manen açlığını ve susuzluğunu giderecek bir din eğitimi. Tek kelime ile; “gerçek anlamda din eğitimi…” “Bu nedir veya nasıldır?” diye sorarsanız, bunu bu alanın uzmanı meslektaşlarımızla tartışarak olgunlaştırabiliriz. Çünkü bu konu birkaç cümle ile geçiştirilecek veya çözüm üretilecek bir konu değildir.

Altınoluk: Yaptığınız açıklama ve verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.

M.Öcal: Ben de bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. ¸

Toplum İçin Din Gerekli mi?

Altınoluk: Türkiye'de din eğitimi sık sık tartışılan bir konu. İnsan için, toplum için din eğitimi gerekli mi? Türkiye için din eğitimi niçin önemli?

M.Öcal: Bir insan için, ekmek, hava, su ne kadar ihtiyaç ve önemli ise, din de öyle bir ihtiyaçtır. Din bu kadar önemli ihtiyaç olduğuna göre, elbette ki onun sağlıklı bir şekilde eğitimini yaptırmak da en az o kadar önemlidir. Eğer siz sağlıklı bir din eğitimi ve öğretimi yaptırırsanız, bu hem kişilerin kendileri için, hem de toplum için faydalı olur. Şayet din eğitimini yasaklarsanız veya ihmal ederseniz, o zaman da istenmedik ve yanlış birtakım sonuçlar ortaya çıkar. Bundan da hem toplum ve hem de devlet zarar görür.

Altınoluk: İnsan ruhunun olgunlaşmasında din eğitiminin önemi nedir? Din eğitiminin toplum ve gençlik için önemi nedir?

M.Öcal: Önceki sorunuza verdiğim cevaba benzer cevap vereceğim: Vücut için su ve gıdaların önemi ne ise, insan rûhunun olgunlaşması için de din eğitimi ve öğretiminin önemi odur. Kuş tek kanatla uçamaz. Uçabilmesi için mutlaka iki kanadının da faal ve sağlıklı olması lazımdır. İnsan yalnızca bedeniyle insan değildir. Eğer öyle olsaydı –af buyurun- hayvanlar gibi yeyip, içip, nefsanî arzularımızı tatmin ederdik. O da kısa süre sonra rahatsızlıklara sebep olabilirdi. İyice acıktığınız bir zamanda karşınıza iyi hazırlanmış zengin bir sofra konulmaktadır. Büyük bir arzu ve iştahla yemeye başlıyorsunuz. Bir müddet sonra doyuyorsunuz. Hatta öyle ki, fazla yemekten dolayı bu sefer oflamaya-puflamaya başlıyorsunuz. Yediğinizi hazmetmek için başka bazı yiyecek içeceklere başvuruyorsunuz. Bu sefer rahatsızlığınız daha da artabiliyor. İşte çocukların, gençlerin yalnızca dünyevi ihtiyaçlarını karşılar, matematikten, fizikten, tarihten, coğrafyadan iyi bir tahsil yaptırır da din eğitimi ve öğretimini ihmal ederseniz, iştahla yemek yiyen ve sonra da rahatsız olan insan gibi olursunuz. Çünkü maddi hazlar tek başına insanı huzurlu ve mutlu etmeye yetmemektedir. Manen de huzur ve mutluluğu yakalamak zorundayız. Bunu da sağlıklı bir din eğitimi ve öğretimi ile yapabiliriz. Üstelik, bildiğiniz gibi bizim dinimiz; dünya için âhireti, âhiret için de dünyayı terk etmeyi hoş görmemekte, ikisini dengede tutmayı öğütlemektedir.