> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > “Modernite Dinî Alana Meydan Okuyor”
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Modernite Dinî Alana Meydan Okuyor”
Prof. Joseph Bryant
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 008

Kanada Toronto Üniversitesi'nden Prof. Joseph Bryant ile Modernite - Postmodernite - Din ilişkisi üzerine...

Altınoluk:  Bildiğimiz kadarıyla dini çalışmalar bölümleri Batı akademyasında ihmal edilmiş durumdaydı fakat siz din üzerine çalışmayı seçtiniz. Sizi bu alanı çalışmaya çeken şey neydi.?

Prof. Joseph Bryant: Benim din konusundaki ilmi ilgim, kültür sosyolojisine olan ilgimden kaynaklandı. İnsanlık tarihinin çok büyük bölümünde din insan kültürlerinin şekillenmesinde tanımlayıcı ve hakim kaynaktı. Sanata, müziğe, mimariye, edebiyata ve kültürel ifadelerin diğer temel biçimlerine baktığınızda dinin temel bir ilham ve ideal olduğunu görüyorsunuz ve bu küresel bir gerçek. Dolayısıyla eğer insan denen varlığın üretttiği ve içinde yaşadığı değişik sosyal dünyaları anlamak istiyorsanız, bu kültürlere temel teşkil eden dinleri anlamak durumundasınız. Dini insanlık tarihinin büyük şekillendirici güçlerinden biri olarak gördüğüm için din üzerine çalışmayı seçtim. Sadece ‘modernite’ veya ‘post-modernite’ dediğimiz son dönemde din kültürel hayatın tanımlayıcı ilkelerini belirlememeye başladı.

Altınoluk: Özellikle 11 Eylül sonrasında İslam yeniden tartışılmaya ve araştırılmaya başlandı. Karşılaştırmalı olarak baktığınızda İslam hakkında ne düşünüyorsunuz?

Prof. Bryant: Bence bu alanda dikkatli olmak gerekiyor. Hristiyanlık, İslam, Budizm gibi geniş isimler kullandığımız zaman, son derece kompleks gerçeklikleri basitleştirme sorunuyla karşılaşma ihtimalimiz doğuyor. İslam inanılmaz derecede zengin bir tarihi ve olağanüstü bir coğrafi yayılımı olan bir din, bu yüzden tarihi boyunca büyük içsel çeşitlilikler ve birçok yerel varyasyonlar sergilemiş bir din.

Batı medyası dünyanın içinde bulunduğu krizin halihazırdaki daha büyük jeopolitik gerçekliklerle değil İslam’la bağlantılı olduğunu propaganda ediyor. Bence sorunun bir parçası da dış dünyadaki hakim emperyal gücün, kontrol etmeye çalıştığı yerel kültürleri anlamak için pek vakit sarfetmemesi. Onlar için basitleştirilmiş ideolojiler daha etkili. Şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki Amerikan dış politikası kendi yaptıklarını meşrulaştırmak için hep ‘şeytanlaştırılmış öteki’ne ihtiyaç duymuştur. Bush yönetimi de 11 Eylül sonrasında benzer bir iyi-kötü ayrımını, müslümanlar aleyhine yaptı.

Altınoluk: ABD’de doğdunuz fakat Kanada’da yaşıyorsunuz. Derslerden anladığımız kadarıyla Amerikan toplumuna karşı oldukça eleştirelsiniz. Amerikan toplumunu nasıl görüyorsunuz, sizce sağlıklı, iyi işleyen bir toplum mu?

Prof. Bryant: Bence şu anki temel problem ABD’nin çok küçük fakat güçlü bir grubun ülkeye sahip olduğu ve ülkeyi yönettiği bir yöne evrilmesi. Diğer bir problem medyada tekelleşmeye gidilmesi. Bunun sonucu olarak da medyada mesajlar homojenleşiyor ve eleştirel fikirler ve alternatif vizyonlar saf dışı bırakılıyor. Dolayısıyla yakın gelecek hakkında şüpheliyim, çünkü bütün trendler elitist bir yönde seyrediyor. Amerika ‘vatandaşlık’ kimliğini kaybetti, onun yerine ‘tüketici’ imajı ikame edildi. Dolayısıyla ortak çıkarlar ve ortak kimlik diye bir şey kalmadı. Herşey piyasa güçlerine indirgenmiş durumda. Ceza hukuku bile ‘iş’e dönüştü. Son 10-15 yılda Amerikan ekonomisinin en dinamik sektörlerinden biri hapishane inşaatı sektörüydü. Ayrıca, önde gelen kapitalist ülkeler arasında Amerika nüfusu için yeterli sağlık hizmetini sağlama hususunda sonuncu sırada geliyor.

Altınoluk: Peki Amerikan toplumunu yöneten ahlak nasıl?

Prof. Bryant: Amerikan toplumunda ahlâkî standartlarda büyük bir aşınma yaşandığını söyleyebilirim. Kapitalizm kendi kültür-mantığını yarattı, ki bu mantık hedonizmin mantığıdır. Bu, herhangi bir dayanışma içermeyen bir hayat tarzı. Sadece hedonistik zevklerin kişisel tatmininin peşinde koşan böylesi bir düzenleme, ekonomik aktiviteden bütün içsel ahlâkî ilkeleri uzaklaştırmış oluyor. Hakkaniyet ve adalet kavramları zayıflıyor, ekonomik işleyişin bütünleyici unsuru olmaktan çıkıyor. Binaenaleyh daha büyük çıkarlar uğrunda herşeyi feda etmeye yönelik açık bir baştan çıkarma var. Zaten bu yüzden son yıllarda Amerika’da ardarda büyük şirketlerin skandalları patlak verdi.

Altınoluk: Din ve siyaset arasındaki ilişki ve sekülarizmin uygulaması nasıl? Mesela Bush yönetiminin siyasetle dinin alanlarını ayrı ele aldığını düşünüyor musunuz?

Prof. Bryant: Amerikalılar dinin çoklukla bir özel tercih meselesi olduğunu ve devletin dine destek olmaması gerektiğini düşünür. Siyasal kültür açısından, çoğu Amerikalı ülkelerinin dini bir ülke olmasından hoşnuttur, pratikte bunun pek kamusal etkisi olmasa da. Amerikan toplumundaki uyuşturucu bağımlılığı, alkolizm, yaygın müstehcenlik, suç oranındaki patlama, artan boşanma oranları gibi çok ciddi sosyal problemler yüzünden, birçok muhafazakâr insan, dinin etkisinin azalmasından dolayı ahlâkî bir boşluk oluştuğunu düşünüyor. Mesela Bush, dinlerin sosyal refahın artmasında daha büyük bir role sahip olması gerektiğini savunuyor. Bush dini organizasyonların sadece refahı arttırmada değil, aynı zamanda Amerikan toplumundaki ahlâkî boşluk ve düşüşe de çare olacağını düşünüyor.

Altınoluk: Sekülarizmin bizi getirdiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Modernliğin dinlere ve dindarlara nasıl bir meydan okuması var? Modernliğin doğası hususunda Weberyen bir kötümserliğiniz var mı?

Prof. Bryant: Ne yazık ki Weber’i oldukça ikna edici buluyorum. Bence modernlikle biz insanlara dayanışma ve ahlâkî birlik sağlayan iki geleneksel temeli kaybettik. Biri demokratik devlet ve onunla bağlantılı olarak vatandaşlık idealiydi. Ve ikinci olarak dinler bu idealleri sağlıyordu. Modern toplumda devlet gerçek ve etkili vatandaşlık sunma kapasitesini yitirdi. Din de toplumsal hayatta ahlâkî rehber ve otorite olma kapasitesini kaybetti. Dolayısıyla şu an işbaşında olan tek prensibi kâr elde etme ve tüketicilik olarak görüyorum. Eğer şu an Amerika’da Hristiyan değerlerini kâr sisteminin karşısına koyarsanız, Hristiyan değerleri her zaman kaybedecektir. Hristiyan ahlâkî eleştirisinin ciddi bir değişikliğe yol açtığı tek bir örnek bile bilmiyorum. Bu paradoksal bir durum, bir taraftan Amerikalılar dinin hayatlarında merkezi bir yeri olduğunu söylüyor, fakat diğer tarafta dindarlıkları toplumun işleyişinde hiçbir etkiye sahip değil.

Altınoluk: Dindar insanlar sekülerleştirici modernitenin meydan okumalarına nasıl cevap verdiler? Ve sizce bu cevaplardan hangisi daha uygun?

Prof. Bryant: Hangisinin daha uygun olduğunu söylemek bir değer yargısı olur. Dolayısıyla, ben sadece ne olduğunu ve neyin daha etkili olabileceğini belirtebilirim. Sekülerleşme dinamiğine karşı bir cevap şekli, dindar insanların aşırı biçimde savunmacı olmasıdır, ki bu da fundamentalist tepkiler olarak adlandırılan olguyu doğurdu. Amerika’da, Kanada’da ve Avrupa’da adaletsizce ortadan kaldırıldığını düşündükleri geleneksel değerleri, pratikleri yeniden kamusal alana, devlete getirmeye çalışan gruplar var. (Mesela Amerika'da okullarda dua edilmesi gibi...) Fakat ben fundamentalizmin bir çok yerde ve özellikle de Amerika'da etkili politikalara yön verecek bir çoğunluk uzlaşması ortaya çıkaracağını düşünmüyorum. Genel olarak, fundamentalizmin uzun dönemli kalıcı bir güç olacağını düşünmüyorum. Toplumların küresel sermayenin mantığına göre yeniden organize edilmeye zorlandığı bir zamanda, toplumu eski ya da geleneksel bir yola zorlayarak buna direnmeye çalışmak neredeyse imkansızdır. Fundamentalizm daha ziyade kısa dönemli harekete geçirici bir stratejidir. Uzun vadede küresel güçlerin akışıyla gücünü yitirecektir. Bence sekülerleşmeye daha etkili ve başarılı dini cevap sekülerleşmenin dini özel alana hapseden mantığını kabul etmektir. Böylece din bireylerin hayatında merkezi bir yer edinebilir ve bu temelde etkili olabilir. Bence bir din kamuyu ilgilendiren konularda taraf olduğunda, bir şekilde evrensel olan görüş ve politikaları savunmalıdır. Dini geleneklerin siyasi konularla ilgilenmesi meşrudur, fakat sadece kendi dini geleneklerini gözeten çözümler önerirlerse muhtemelen negatif bir tepki ile karşılaşacaklardır. Sosyolojik trend gayet açık: Gittikçe daha çoğulcu bir dünya oluşmaktadır. Farklı inanç geleneklerinden ve farklı etnik arkaplandan insanlar daha önce hiç olmadığı şekilde birarada yaşıyorlar. 21. yüzyılda çok büyük göç hareketleri sonucu oldukça farklı dinleri içinde barındıran toplumlar oluşacak. Dinler ortaya çıkan bu yeni realiteyi görmek zorunda kalacaklar.

Modern öncesi dönemde din sosyal hayatın temel yapıtaşları olan ekonomi, siyaset, hukuk, sanat, eğitim gibi alanlarda belirleyici bir etkiye sahipti. Toplumda değişik kurumları birleştirici ve koordine edici bir fonksiyonu vardı. Modernleşme süreciyle beraber bütün bu alanlar dinin kurallarından özerkleştiler ve şu anda hepsi kendi iç mantığına sahiptir. Din modern toplumda sadece bireyin kalbini ve zihnini ilgilendiren bir mesele olarak görülüyor ve kamuyu ilgilendiren konulara müdahale etmesine izin veriliyor. Sosyal bilimlerde dinin özelleşmesi olarak adlandırılan bu süreç şüphesiz dini yaşama konusunda dindar insanlara önemli zorluklar çıkartmaktadır. Bu sebepledir ki modern toplumda bizim kültürel savaş olarak adlandırdığımız olgularla çok sık karşılaşırız. Dindar insanlar kapitalizmin getirdiği hedonist kültürün pratiklerinden, eğitim müfredatına, tıp ahlakına, ... kadar birçok alanda modernitenin kuşatmasıyla çatışma zorunda kalıyor.

Modernite ideolojik olarakta dinlere meydan okumuş ve dinlerin doğal ve sosyal dünyaya dair açıklamalarını dar bir alana sıkıştırmıştır. Modern bilim tabiatı doğa üstü, aşkın güçlerle açıklama iddialarını reddetmiş, yaratılışı evrimin sonucu, evreni de madde ve enerjiden mürekkep olarak tasarlamıştır. Sosyal bilimlere de hakim olan sosyal inşacılık perspektifi, herşeyin insan tarafından kurulmuş olduğunu, insan, topluma, dair bütün sorularımızın psikolojide, sosyolojide, tarihte bulunabileceğini iddia eder. Bu da şüphesiz dinlerin geleneksel egemenlik alanlarını daraltmıştır.

Altınoluk: Erken dönem hristiyanlığı üzerine çalışıyorsunuz. Derslerde de bahsettiğiniz gibi Hrıstiyanlık özellikle feminizmden olmak üzere önemli eleştirilere maruz kaldı. Siz Hrıstiyanlığın bugünkü durumunu ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Bryant: Hristiyanlık Avrupa'daki uzun tarihinde en zayıf durumunda. Avrupalıların çoğu artık Hristiyanlığın kurallarını takip etmiyor. Birçok araştırmacının da ifade ettiği gibi sekülerleşmenin en aşırı formu Avrupa'da gerçekleşti. Kuzey Amerika biraz daha farklı bir örnek. Amerika'da dini inanç ve dine bağlılık oranı hala çok yüksek. Fakat dinin sosyal yansımaları açısından değerlendirildiğinde, Amerikan toplumunun yaşama tarzında veya kültüründe, öne çıkacak biçimde Hristiyan olduğunu söylemek zordur. Amerika büyük ölçüde kapitalist bir tüketim toplumudur. Hristiyanlık Amerikalıların hayatlarını yönlendirecekleri bir ahlâkî çerçeve sağlamıyor, kamu kurumlarının işlemesinde belirleyici bir etkisi yok, tüketim toplumunun bireyciliğiyle gelen inançları ve faaliyetleri de herhangi bir biçimde sınırlandırmıyor. Dolayısıyla benim görüşüme göre, Hrıstiyanlık Amerika'da bile oldukça sekülerleşmiş ve özel alanda kalan bir yaşama tarzıdır. Aslında gittikçe popülerleşen din biçimi farklı dinlerden unsurlar alan bir çeşit karışmış din formudur. Fakat küresel resim açısından bakıldığında, Roma Katolik Kilisesi hala oldukça güçlü bir dini kurumdur. Hristiyanlık Çin, Güney Asya ve Afrika'da önemli ölçüde büyümektedir.

Muhtemelen gelecek Papa daha liberal ve ilerlemeci olabilir, ve kısa bir dönem içinde, kadınlar papaz olarak görev yapmaya başlayabilirler. Kilise, kendisini Mesih’in yeryüzündeki temsilcisi olarak gördüğünden, kendi hukukunu ve pratiklerini değiştirme iç kapasitesine sahiptir. Dolayısıyla Hristiyanlık çağdaş durumlara adapte olacak durumdadır. Fakat bundan sonra Hristiyanlığın Avrupa'ya ve Kuzey Amerika'ya büyük bir medeniyet kalıbı sağlayacak din olabileceğini düşünmüyorum. Şu da mümkündür ki Hristiyanlık diğer dinlerle, özellikle Budizmle belirli bağlantılar kurabilir. Halihazırda Hristiyan - Budist diyaloğu oldukça gelişti. Belki de dinin geleceği burada yatıyordur: Evrensel bir insani görüşü ifade etmek ve savunmakta.

Geleneksel olarak, dinlerdeki mistik gelenekler sınırları geçerler. Daha açık ve paylaşılan bir iletişim ve anlaşma yolu sağlarlar ve manevi tecrübenin farklı yollarına hoşgörü gösterirler. Dolayısıyla bu geleneklerin modernite ve postmodernitede daha önemli roller oynama kapasitesine sahip olduğunu düşünüyorum. Bunun zıddına, daha hukuki ve dışlayıcı dinsellik biçimleri gittikçe daha fazla küreselleşen ve karışan kültürlerde etkinlikte bulunmakta güçlük çekecekler.

Altınoluk: Komünizmin çökmesiyle beraber dinin yükselişi teması işlendi? Siz bu gözleme katılıyor musunuz?

Prof. Bryant: Benim izlenimim canlanmanın dini tarafının yüzeysel olduğudur. Kültürel tarafı daha önemlidir. Komünizm sonrası devletlerde yaşayanlar reklamlarda gördükleri tüketim maddelerini istiyorlar; daha fazla ve daha iyi arabalar, Karadeniz'deki tatil yerlerini ve diğer materyalist zevkleri istiyorlar. Gezegenimizi şekillendiren ana prensibin çağdaş kapitalizmin tüketimci vizyonu olduğunu düşünüyorum. Ve ona önemli derecede meydan okuyan bir dini/manevi karşı kuvvet de göremiyorum.

Altınoluk: 1980’lerden beri Türkiye’de 4 defa bulundunuz ve Türkiyedeki değişime şahit oldunuz. Sizce değişimdeki ana eğilim nedir?

Prof. Bryant: Görünen en büyük değişim Türkiye'nin küreselleşme akımına bütünüyle yakalanmış olmasıdır. Ben 1983, 1987, 2001 ve 2004’te geldim. 2001 ve 2004 arasında bile çok büyük farklar vardı. Hava alanından İstanbul'a gelirken her yerde küresel firma logoları gördüm ve çok büyük bir ekonomik canlılık vardı. Eğer bundan on sene sonra gelirsem nasıl bir Türkiye göreceğim? Her yerde McDonaldslar ve daha az yerel kebapçılar mı? Lahmacun ve pideciler yerine pizza hutlar’mı? Ud ve Kanun sesi yerine bilgisayarla üretilen pop müzik mi? Eğer her yerde aynı şeyle karşılaşacaksan seyahat etmenin anlamı ne? Nasıl yeni bir şey öğrenebilirsin? Nasıl yeni düşünceler ve pratiklerle uyarılabileceksin? Gittikçe daha az alternatifler olacak eğer öyle bir durum oluşursa. Hepimiz tek-düzeleştirilmiş bir dünyada yaşayacağız, tek-düzeliğin marka kabusunda...

Altınoluk: Türkiye 1980’lerde daha mı çekiciydi?

Prof. Bryant: Türkiye hala oldukça çekici. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye daha güçlü ve zengin bir kültüre sahip. Dolayısıyla sözünü ettiğim küreselleşen güçlerin bu kültürün tamamıyla yerini alması zor. Mesela yirmi sene sonra da Türkiye'ye gelebilirsem, o zaman da muhteşem Türk yemeklerinden yiyebileceğimi ve yerel müziği dinleyebileceğimi düşünüyorum. Elbette, küresel kültüre dair daha fazla ithal şeyler olacak, fakat inanıyorum ki, bu ülkenin insanları kendi yaşam biçimlerinin tamamiyle sömürgeleşmesine direnecek iç kültürel kaynaklara sahipler. Dolayısıyla genel olarak, ülke hakkında iyimser görüşlerim var. Devam eden çok pozitif şeyler var. Ülkenin büyüyen ve eğitimli bir nüfusu var, ekonomi birçok sektörde ilerleme gösteriyor. 21 sene önceki ilk gelişimden beri sabit kalan önemli şeyse Türk insanının inanılmaz sıcaklığı, cömertliği ve nezaketidir.