> 2004 > Eylul - Kişilik Erozyonu > Kişilik Erozyonu
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Kişilik Erozyonu
Ahmet Taşgetiren
2004 - Eylul, Sayı: 223, Sayfa: 003

Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Lokman 33, Fatır 5)

Bu bir Kur'an çağrısı... Halik Teala, Kitab-ı keriminde, insana bir uyarıda bulunuyor. Bu uyarıda ilk akla gelen şey, dünyanın nitelikleri...

“Dünya” kavramı insana, zaman açısından, ebedi kalıcılık duygusu verebilir. Bu yanıltıcıdır. Dünya hayatı ebedi değildir. Bir gün sona erecektir. Her insan için dünya hayatının sona erdiğinin milyonlarca yıldan beri milyarlarca örneği vardır. İnsan, dünya hayatının ebedi olduğu yanılgısı ile bir hayat tanzimine yönelirse bu onun için hayati bir yanılgı olacaktır. Öyleyse dünya hayatının kalıcılığına göre değil, geçiciliğine göre, hatta bir gölgelik altında konaklayıp ayrılan bir yolcunun durumuna benzer bir şekilde bir hayat tanzimine gidilmelidir.

“Dünya hayatı”na, bir de, hayatın içine giren unsurlar açısından bakılabilir, orada “aldatıcı”lık bulunabilir. Dünyanın içinde her şey vardır, insan bunlardan hangisini kendi hayat çerçevesinin içine sokacaktır? Kur'an uyarıyor, bütün bu çeşitlilik seni aldatmasın... Seçici ol.

İnsanın şahsiyeti, bir yerde, bu değerlendirmenin içinde oluşuyor. 

Dünya hayatı sizin için ne anlam taşıyor?

*  *  *

Kişilik – şahsiyet, insanı başkalarından farklı ve kendine has kılan özelliklerin bütünü olarak tarif edilir.

Kişilik – şahsiyet, kafa, kalb ve davranışların birbiriyle ilişkisi içinde oluşur ve bu ilişki ne kadar insicamlı - tutarlı ise, insicamlı - tutarlı bir kişilikten söz edilir.

Kafa, yani dimağ, yani zihni yapılanış, insanın “dünya görüşü”nü biçimlendirir.  “Dünya görüşü” tam da ayet-i kerimede belirtilen şekilde “dünyayı nasıl algıladığınız”ın “hayata nasıl baktığınız”ın ifadesidir. Nereye koyuyorsunuz dünyayı? Dünya ne sizin için? Nereden geldi, nereye gidiyor, siz onun içinde nasıl bir yolculuk sürdürmektesiniz?

Dünyanın varoluşundan sonuna kadarki tüm macerasını Allah'a izafe ettiğinizde bir “dünya görüşü” oluşur, daha doğrusu Allah'a sorarak, O'nun mesajına bakarak bir anlam üretirsiniz dünya hakkında,  kendiliğinden oluşum ve tesadüflere bağlı bir seyirle izaha yöneldiğinizde bir başka “dünya görüşü” biçimlenir, daha doğrusu, içinde anlam kaygısı bile bulunmayan bir anlam üretirsiniz... Ve sizin anlamınız farklılaşıverir iki farklı dünya görüşü içinde...

Kalb, bir et parçasıdır bir bakışa göre, bir başka bakışa göre kişilik merkezidir, duygu dünyasıdır, ruhaniyet iklimidir... Bundan da iki farklı dünya görüşü çıkar... Kalbi et parçasına indirgediğinizde, onu genel biyolojik – fizyolojik varlığın maddi atmosferinde tüketirsiniz... Bir ruhaniyet merkezi olarak bakıldığında, insana duygu derinliği sağlayan bir uzuv hüviyetine girer... “Kalbler ancak Allah'ı unutmadıkları, O'nu zikrettikleri takdirde doyuma ulaşabilirler, huzura ererler.” (Ra'd, 28) şeklindeki Kur'an ayeti, ancak kalbin böyle bir algılanışı için bir çerçeve getirir. Kalbi et parçasına indirgeyenin, kan pompalanmasından ayrı bir kalbi fonksiyonu var mıdır? Herhalde yoktur. Öyle bir insanın şahsiyetinde kalbin müsbet anlamda (ya da menfi anlamda) kişilik inşa edici bir hüviyeti de olmamak gerekir.    

Ve davranışlar... İnsanın kalb ve zihin dünyasıyla inşa ettiği kişiliğin - şahsiyetin dışa vurumu... Kafa yapınız nasıl bir ufuk açmışsa önünüzde, kalbiniz neyi fısıldıyorsa hissi selim adına, davranışlarınız ona göre biçimleniyor ve siz öyle bir kişilik sergiliyorsunuz.

İslam'ın zihin dokularında oluşturduğu “dünya görüşü” ve kalb çerçevesi, “Allah'tan gelip Allah'a gitme”yi, dünyayı bu geliş – gidişte bir durak ve sınav alanı olarak görmeyi öngörür. Davranışlar manzumesi bu çerçeve içinde oluşur. Bir imtihansa bu geliş – gidiş süreci, her davranışın bir notu olacak demektir ve Müslüman şahsiyet, hesabı verilecek bir davranışlar örgüsüdür. Onun için ölçüsüz değildir. Başıboş değildir.  Ve tabii ki sorumsuz değildir. Bir gün mutlaka hesabı verilecek bir kişilik kuşanır Müslüman.

*  *  *

Peki erozyon nerede?

Erozyon, yani aşınma...

Müslümanın kişiliği bir erozyon yaşıyor, demek ne demek?

Davranışların islami hüviyetinin aşınıyor olması demek...

Bir sel felaketini düşünün... Hırçın bir sel, bir dere yatağında, yukardan aşağıya ne bulursa sürükler... Alt kısımlarda ev eşyaları, otomobiller, insanlar, molozlar, keresteler... her türden nesne vardır...

Müslümanın hayatı da bir dere yatağına düşmüşse ve yukardan aşağıya bir sel, bir fırtına, bir hortum gelmişse... hayatın öteki ucunda kopmuş, parçalanmış, dağılmış, asliyetini kaybetmiş beyinler, kalbler, kollar, bacaklar, gözler, kulaklar görülecektir...

Bugün erozyon yaşayan İslam toplumlarında – Müslüman kişiliklerde böyle bir toplumsal felaket savruluşundan geriye kalmış kafa – kalb enkazı müşahede edilmektedir.

*  *  *

Bir tasavvufi kıssa vardır hani...

İki kardeş...

Biri dağda çobanlık yapıyor, diğeri şehirde ayakkabıcılık...

İkisi de Allah'a derin kalbi bağlılığa sahip, kişiliklerine özen gösteriyorlar...

Bir gün dağdaki derviş, şehirdeki kardeşini ziyaret etmek istiyor. Koyunlarından süt sağıyor, bir bez torbaya koyuyor ve değneğine takıp yola düşüyor. Bez torba, tek damla süt damlatmıyor. Lûtfu ilahi eseri...

Şehre geliyor, kardeşinin dükkanını buluyor. Selam, kelam, hediye takdimi... Bez torbayı alıyor ayakkabıcı derviş, duvara asıyor. Süt damlamıyor.

Az sonra dükkana ayakkabı tamiri için bir hanım giriyor. Ayakkabısını çıkarıyor, bu arada ayağının bir kısmı dağdan gelen dervişin gözüne çarpıyor. Anlık bir kalb kayması... Ve duvarda asılı bulunan bez torbadan şıp şıp süt damlamaya başlıyor.

*  *  *

Kalb kaymaları...

Zihni alaboralar...

Ve davranış bozulmaları...

Acaba yeryüzünde kalbimizi her türlü savruluştan masun kılacak “dağ” kaldı mı?

*  *  *

Yer yüzünde “dağ” kalmadı. Artık bütün yeryüzü, her türlü fırtınanın kol gezdiği bir “şehir” haline gelmiştir ve herkes şehirde kalb kaymalarını önlemek için kendi “dağ”ını inşa etmek zorundadır.

Hakim dünya görüşü... küresel fırtına... evlerimizin en ücra köşelerine ulaşan salgın, Kur'an'ın işaret ettiği “aldatıcı” bir dünya algılamasıdır.

Modernizm deyin... Bilim ve ilerlemeyi putlaştırın. “İnsan her bilgiye ulaşabilir. Pozitif bilimler insana her bilgiyi kazandırabilir. Artık metafizik bir ilgiye de bilgiye de ihtiyaç yok... İnsan ötelerden gelen bir bilgi ile aydınlanma ihtiyacı içinde değil.” Yani Kutsal'ın reddi. İnsanın Kutsal'a başkaldırısı ve  kendini putlaştırma hezeyanı...

 Post modernizm deyin... İnsanın bu “her şeyi bilirim” ukalalığından, insanın tüm bilgileri rölatiftir, izafidir, mutlak bilgi yoktur, herkesin bilgisi kendisi için mutlaktır, öyleyse ilâhi bir ölçü ile herhangi bir insanın kanaati arasında değer farkı yoktur...”a uzanan, bir başka Kutsal dışı savruluş... 

 Sekülarizm deyin... Dünyevileşme... “Ne varsa bu dünyada olandan ibarettir. İlahi alan olsa bile, sınırlı bir alandır o... İnsan dünyasını, semâvî bir kaynağa başvurmadan biçimlendirir..” Dini - Kutsal'ı toplum hayatından dışlayan bir savrulma...

Bunlar “Allah'tan gelip, Allah'a giden bir dünya” anlayışı yerine, “dünya”dan başkasını önemsemeyen bir dünya görüşü oluşturdular... dünya var, insan var ve bütün gerçek insanın algıladığından ibaret... Yaratılışı inkar ettiler, Yaratıcı'dan koptular ve insanı Yaratıcı'dan koparan bir salgının mikrobunu saçtılar...

Küresel fırtına şimdi böyle esiyor...

Medya, dalgalar halinde bütün evleri, bütün sokakları, bütün şehirleri, bütün zihinleri, yürekleri yokluyor... Küresel bir istila bu... Paket programlar halinde modanın gücüyle yayılan hayat tarzları, en basitine indirgenmiş düşünce kalıpları, duygu paketleri...

Ve kamçılanan tüketim aşkı...

Her dalga, insandan ilâhî olanla alaka adına bir şeyleri götürüyor...

*  *  *

Müslüman neresinde bu istila hareketinin?

Müslüman masun mu bu küresel kuşatmadan?

Bakmalı etrafımıza, bakmalı kendimize, kişiliğimize...

Belki bir kafa, kalb ve davranış röntgeni, MR'ı, tomografisi çektirmeli... Bir davranışlar envanteri çıkarmalı... “Hasibu kable en tuhasebu – Hesaba çekilmeden öce kendinizi hesaba çekin” çağrısına uyarak...

Şu sorular üzerinde düşünelim:

“Çağdaş fırtınanın önünde sürüklenmiş eller, kollar, kafalar, kalpler var mı? Bir Müslüman toplumdan şöyle lalettayin bir kesit alındığında yüzde kaçlık bir müslümanlık kıvamı gözlenebiliyor? İşadamı, politikacı, anne, baba, evlat, çocuk, genç kız, delikanlı, işçi, bürokrat, sürücü, tüccar, üretici, şehirli, köylü... Kişilikler “İslam'a uyum” kaygısıyla şekilleniyor mu öncelikle? Düşünce sistemimize, kalbi yönelişlerimize ve davranışlarımızın insicamına özen gösteriyor muyuz? “Elbiseleriniz eski de olsa kalpleriniz yeni ve temiz olsun” diyor Hazreti Ali... (kerremallahü vecheh.) İnsan bazan dış görünüşünü kurtarıp içini harap edebilir, kaygısından kaynaklanan bir uyarı bu...  “Sakalımızla kalbimiz, başörtümüzle düşünce çerçevemiz, haccımızla sosyal hayatımız, namazımızla ticaretimiz, Ramazan ayımızla sair günlerimiz aynı kalbi kaynaklardan mı süt emiyor? Kendini “Müslüman” diye tanımlayan bir şahsın MR'ı, hangi dokularda ne kadar aşınma ortaya koyuyor? Rektifiye gerekiyor mu kişiliklerde? Yağı, suyu yerinde mi? Dönemlik bakımlar yapılmış mı, yoksa her yer unutulmuşluğun perişanlığı içinde mi? Günün beş vakitleri, haftalık bakımlar, yıllık bakımlar, ömürlük bakımlar ebedi bir yolculuğa tahammül edecek nitelikte mi?”

Bunlar, bir “kişilik erozyonu” kaygısının ürünü olan sorular...

“Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın!”

Bu ayet, “Allah'ın vadi gerçektir” diye başlıyor, “O aldanmış olan şeytan da sizi Allah'a karşı aldatmış olmasın. (Lokman, 33, Fatır, 5) diye bitiyor. Bu bir düşünce sistemi dokuyor. Kafalar, kalpler, “dünyanın kalıcılığı”nı telkin eden “şeytani - nefsani fırtınalar” önünde karışmamalı, ilahi koordinatlarını kaybetmemeli...

Kafalara “İslam akidesi”nin ana ölçülerini,

Kalplere “Allah zikri”nin kıvamını...

Davranışlara Şer'i şerifin kutlu ölçülerini nakşederek, bir yeniden inşa eylemi başlatılmalı...

Rabbin huzuruna götürülebilecek, ebedi saadet yolculuğuna çıkabilecek güzellikte – tahammül gücünde bir kişilik inşası için... ¸

Müslüman Şahsiyet

Müslüman şahsiyeti, İslam' ın, kendisine teslim olan bir insanda varolmasını öngördüğü, olmazsa olmaz bildiği bir hedef. İslam, "Ben Müslümanım" diyende, ancak bu şahsiyet bütünlüğüne razı oluyor. İslam, insana sunulan ilahi bir teklifse, insan, ancak o teklife talip olarak bir "Müslüman şahsiyeti" ediniyor. Müslüman şahsiyeti, Ademoğlu'na sunulmuş bir ilahi model; onu gerçek insan yapan bir kişi­lik çerçevesi... Müslüman, doğumundan ölümüne o çerçeveyi gözetecek, kişiliğini o gergefin gözeleri arasında biçimlendirme kaygısı taşıyacak... Rabbin rızasını o gergefe nakış olarak arama kaygısında olacak.

Bunu bir de, İslam'ın nasıl bir insan inşa ettiğini gözleyenler için örnek olsun diye yapacak... O Müslüman şahsiyeti ile donanacak ki, İslam'ın insanda nasıl gü­zellikler inşa ettiğini merak edenler, yaşayan bir İslam görsünler... Bu, tebliğ de­mek. Sözle değil, yaşayarak tebliğ demek bu. Kalbin nasıl bir kalbe, ellerin nasıl bir ele, gözlerin nasıl bir göze, iradenin nasıl bir iradeye, elhasıl insanın nasıl bir insana dönüştüğünü örneklemek demek...

İşte bu iki zaruret bir insanda buluştuğunda, yani "Ben Müslümanım" diyen­ler, gerçek bir "Müslüman şahsiyeti" ile donandığında yeryüzünde İslam için aydınlık bir yolculuk başlayacak.