> 2004 > Temmuz - El Kârda Gönül Nerde? > Müslüman Kimliği ve Sahabe
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Müslüman Kimliği ve Sahabe
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
2004 - Temmuz, Sayı: 221, Sayfa: 025

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayın İşletmesi’nce düzenlenmiş olan “Düşünce Şöleni” proğramı içinde, “Sünnetin Müslüman Kimliğini Oluşturma İşlevi” konulu bir sohbet de tarafımızdan gerçekleştirilmişti (24 Mayıs 2004). O sohbetin makaleleştirilmiş bir özetini,“sahâbe kıvamı” ile alakası sebebiyle burada okuyucularla  paylaşmayı  uygun buldum.

Kimlik, kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların ‘kimsiniz, kimlerdensiniz’ sorusuna verdikleri “ben falanım, falanlardanım” diye ortaya koyduğu âidiyet merkezli bir tanımdır. Kimlik  “ben şuyum ya da değilim” demek özgürlüğünü de gerektirir. Kişisel kimlik, insanın değer yargılarıyla davranışlarının ahengine, uyumuna dayanır. Kişilik ve imaj, kişinin dışarıdan algılanması, kimlik ise, kendi kendisini özgürce tanımlamasıdır.

Kimlik, daha genel çerçevede fiziksel nitelikler,  karakter özellikleri, gayr-i şahsî davranışlar  toplamından ibarettir diye  de tarif edilebilir.

Kimlikte karşıtlık: Kimlik konusunun gizli boyutu bu karşıtlıkta yatar. Kimlik biraz da kimlere karşı olunduğu ile anlaşılır. Hz. Peygamber’in, “Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım” beyanları bu konuya örnek kabul edilebilir.

İnsanın kendine özgü dinî özelliklerinin tümüne dînî kimlik/şahsiyet denir. Müslüman kimliği bu anlamda müslüman şahsiyetinden ibarettir.

Müslüman Kimliği

Bilindiği gibi Müslüman kimliği ya doğuştan ya da ihtida yoluyla sonradan elde edilir. Bunun için kelime-i şehâdeti veya kelime-i tevhidi inanarak söylemek gerekmektedir. Şehâdet iki taraflı bir ikrardır: Şehâdet ederken bir taraftan Allah’ın varlığı, diğer taraftan da şehâdette bulunanın kendi varlığı tasdik edilmiş olur. Şehâdet; sosyolojik anlamda müslümanı, müslüman topluma (ümmete) katar.

Bu durumun açılımını eski ilmihal kitaplarının hemen girişinde yer alan ve  her müslümanın ilk planda öğrendiği, daha doğrusu sıbyan mekteplerinde öğretilen şu ifadelerde bulmaktayız:

“…Hz. Âdem aleyhi’s-selâm zürriyetindenim ve  Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm milletindenim, ve  âhir zaman peygamberi Muhammed aleyhi’s-selâm dinindenim ve  ümmetindenim. Elhamdülillah, itikatta mezhebim Ehl-i sünnet ve ‘l-cemaat. Ehl-i sünnet ve ‘l-cemaat  demenin mânası, Resulullah’ın ashabı ve  cemaatı her ne itikat üzere oldular ise ben dahi ol itikat üzere oldum demektir. Amelde mezhebim İmam-ı A’zam Ebû Hanife; ben İmam-ı A’zam’ı imam edindim ve  onun Kitabullah’tan ve  hadîs-i şerîften anlayıp çıkardığı meseleleri kabul ettim ve  onun sözüyle ameli ihtiyar ettim.”1

Anlamı

Müslüman kimliği tezâhürleri açısından, en özlü ve tartışılmaz şekilde –müfessirlerin öncelikle Hz. Peygamber’i tanımladığında birleştikleri- “(İnsanları) Allah’a çağıran, (çağrısıyla uyumlu) iyi iş yapan ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”2 âyetinde ifadesini bulmaktadır.3

Öte yandan Hz. Peygamber’in ilk işi; İslâm’ın şahıslarında canlandığı bireyler yetiştirmek olmuştur. Sahâbîler de bu kıvamı temsil eden ilk müslüman nesildir. “Sizin en hayırlılarınız, görüldükleri zaman Aziz ve  Celil olan Allah’ın hatırlandığı kimselerdir”4 hadisi, hem Sünnet’in oluşturmak isteğidiği kimlik/kişilik zirvesinin, ideal müslüman tipinin anlamı ve  anlatımıdır, hem de sahâbe neslinin genel niteliğinin  tescil ve tespitidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “sebîlü’l-mü’minîn = mü’minlerin yolu/hayat tarzı”5 diye bildirilen yol, öncelikle ilk İslâm nesli sahâbilerin yapıp ettikleri, yani onların Kitap ve Sünnet’e uygun düşen yaşayışlarıdır. Unutulmamalıdır ki, Sahâbîler, Kitap ve  Sünnet ehli/bağlısı idiler. Bu sebeple sahâbîleri izlemek, Kitap ve  Sünnet’e uymak anlamına gelir.

Kitap ve  Sünnet’in inşa ettiği/dokuduğu Müslüman kimliği, son tahlilde Kitap ve  Sünnet bağlısı müslüman olmak demektir. Klasik ve  tarihi ifadesiyle ehl-i sünnet ve ‘l-cemaat müslümanlığıdır. “                           (= Benim ve  ashâbımın yaşadığı Müslümanlık)” beyânının6 ortaya koyduğu çerçeve  de budur. Bu beyân aynı zamanda, ehl-i sünnet müslümanı olmanın sahabe gidişâtını takip etmekle yerine getirileceğini  göstermektedir.

Tanımı

Ohalde, Müslüman kimliği, Kitap ve  Sünnet bağlısı, vahiy öncelikli düşünce sahibi, nass bulunmayan konularda ictihad yanlısı, müslümanları kucaklayan, insanlığa derin şefkat duyan ve  tüm insanlığın İslâm ile tanışmasını arzulayan ve  bunun için çalışan, düşünce yöntemini, değer yargılarını, hayat modelini Sünnet’ten alan, konjonktürü değil,7 evrensel gerçekleri kollayan, hakka taraf, muvahhid, mu’tedil, müstakim, müstekarr, muhsin, muhlis, kısaca Hz. Peygamber ve  ashâbının gidişâtına uygun yaşamayı  amaç edinmiş bir kimliktir, diye tanımlanabilir.

Bu çerçeveye girmeyen anlayışları, kimlik ikrarlarını, kabulleri ve  uygulamaları dışlamak, kimlikte karşıtlık ilkesi uyarınca, müslüman  kimliğinin hem hakkı hem de gereğidir. Zira Kitap ve  Sünnete bağlılık; gelişmemek ve ilerlememek çağrısı değildir. Tam aksine çözülmemek, dökülmemek, kimlik kaybına uğramamak tedbiridir. Bu açıdan da Sünnet,  Kitap ile birlikte, müslüman kimliğinin hem yapıcısı hem de koruyucusu olmaktadır.

Yaşanması

Yukarıda işaret edildiği gibi Kelime-i şehâdet ve  tevhid ile kazanılan müslüman kimliği pek tabidir ki –her kimlik gibi-  sosyalleşmek suretiyle kendisini ispatlamak ister. Bu da onun yaşanması anlamına gelir. İslâm’da imanın sosyalleşme rehberi ise, Sünnet’tir. Zira inanılan ilkelerin yani dinin emirler, yasaklar ve  şüpheliler olarak inananlarca nasıl uygulanacağı, İslâm’ın nasıl yaşanacağı Sünnet’in önderliği, Hz. Peygamber’in hayatı/yorumu olmadan bilinemez ve  sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Sünnet’in önüne geçen bir din yorumu ve  yaşantısı olmaz, olamaz.

Bilindiği gibi herhangi bir uygulamanın, amel ve  ibadet olarak kabul görmesi için iki temel şart vardır: Biri sağlam/iyi bir niyet. Bu, işin görünmeyen yönüdür.”Ameller niyetlere göre değerlendirilir” hadisi8 bu şartı ortaya koymaktadır. İkincisi, şekil/uygulama biçimi olarak, Sünnet’e uygunluk. Bu da görünen yönüdür.”Namazı benden gördüğünüz gibi kılın”9 hadisi ibadetlerin sünnete uygun olma zorunluluğunu;”Kim bizim dinimizde olmayan bir şey (inanç/amel) uydurursa o reddedilmiştir” hadisi,10 genel anlamda, yani prensip olarak Sünnet’in belirleyiciliğini  ortaya koymaktadır.

Buradan hareketle şu sonuca varmak mümkündür: Sosyolojik anlamda müslüman kimliğini oluşturan, tespit eden ve  tanımlayan Sünnet’tir. Bir başka deyişle Sünnet, dinî kimlik ve  kişilik için sıhhat ölçüsüdür. Bu durum Hz. Peygamber’e, bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan  İnsanlara ne indirildiğini açıklama”11 yetkisinin doğal sonucudur. Nitekim ehl-i sünnet ve ‘l-cemaatin görüşü de Sünnet’in sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir: Söz ancak amel ile, amel ve  söz ancak niyet ile, niyetli söz ve  amel de ancak Sünnet’e uygun olmakla bir değer ifade eder ve  fayda verir.” 12

Netice itibariyle unutulmamalıdır ki, zaman içinde ve bilhassa günümüz gibi  sosyo-kültürel karmaşa ortamlarında müslüman kimliğini sürdürebilmek, olması gerekeni, olmuş olandan çıkarmakla ya da daha açık bir ifade ile söylersek, sahabilerin sünnet anlayış ve uygulamalarını iyi niyetle tahlil edip güne gündeme yansıtmakla yani sünnet’i müslüman birey ve toplumların hayatlarını tanzim edebilir konuma getirmekle mümkün olabilecektir. Globalleşen dünyada kimlik kaybına uğramamak için, ulaşılması gerekli hedef budur ve bu uğurda sarfedilecek her çeşit gayret, “çağın cihadı”na katkıda bulunmak anlamına gelecektir. Hiç kuşkusuz bu da yukarıda çerçevesini çizmeye ve ne anlama geldiğini açıklamaya çalıştığımız müslüman kimliğine sahip olan âlimlerin görev ve sorumluluğudur.

Dipnotlar:

1        Bk. Mızraklı İlmihal, (hzl. İsmail Kara), s.9-10, İstanbul, 2001

2        Fussılet (41), 33. Detaylı bilgi için Müslüman Kimliği -Buhârinin Kitap ve Sünnete Bağlılık Bölümü Çerçevesinde- (Nesil yayınları, 2003) adlı kitabımıza bakılabilir.

3        Kimlik açısından ana niteliklerine böylece işaret edilmiş olan Hz. Peygamber’in çağrısında ve sünnet’inde kimlik inkarı yoktur.Yeni ve  üst kimlik inşası vardır. Onun adı İslâm kimliğidir. Medine sözleşmesinde, sözleşmeye taraf olan kabilelerin her biri tek tek sayılmıştır. Yahudi ve  hristiyanların kimlikleri ve  dinlerinin emirleri istikametinde hayatlarını sürdürmeleri imkanı getirilmiştir. Zaten Hz. Peygamber, kendisinden önceki dinleri ve  mensuplarını ikrar ediyor, ancak bazı sapmalara ve  saptırmalara dikkat çekiyor ve  onları düzeltiyordu..

          Barış içinde  bir arada yaşamanın temel şartı, hiçbir grubun kimliğini inkar etmemektir. Hz. Peygamber kendisine gelen elçilere, meni’l-kavm = gelenler kim? Hangi kabile elçileri? diye açıkça kimliklerini belirtmelerini isteyen sorular yöneltiyordu. Kendisi de gerektikçe, “Ben Peygamberim, yalan yok. Ben Abülmuttalib’in torunuyum. Bunu övünmek için söylemiyorum” diye hem elçilik hem de kişisel kimliğini açıklıyordu. Yine o, kişinin, milletini sevmesini değil haksızlığına rağmen milletine yan çıkmasını, destek vermesini  kavmiyetçilik (asabiyye) olarak tanımlıyordu. (Bk. Ebu Davud, Edep 112).

4        İbn Mace, Zühd 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,409

5        Nisa suresi (4), 115

6        Tirmizî, İman 18

7        “Çünkü “Kur’an ve  Sünnet’i bazı siyasî ve  ideolojik görüşler doğrultusunda yorumlamaya çalışmak ehl-i bid’at’ın doğuş sebeplerindendir “(Bk. Yavuz, “Ehl-i bid’at”, DİA,X,502).

8        Buhârî, Bed’u’l-vahy 1, İman 41, Nikah 5; Müslim, İmâre 155

9        İbn Hıbban, Sahih, IV, 541,V,503; Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, II,345

10      Buhârî, İ’tisam 20, Büyû 60; Müslim, Akdiye 17,18;  Ebû Davud, Sünnet 5

11      Nahl suresi(16), 44

12    Humeydî, Müsned, II, 546 (Usulü’s-sünne risalesi).