> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > İki Bağdad'lı
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

İki Bağdad'lı
Serdar H. Yıldırım
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 055

“Âşık’a Bağdad sorulmaz”

“Yanlış hesap Bağdad’dan döner”

“Ana gibi yâr, Bağdad gibi diyâr olmaz”

“Sora sora Bağdad bulunur”

Hepimizin farkında olmadan kullandığı benzeri deyimlerde; şarkılarda, türkülerde yer bulmuş; kültürümüzde derin izleri olan bir şehir Bağdad... Haftalar süren Amerikan bombardımanı altındaki hâlini televizyonlarda gördükçe, daha evvel ziyaret edemediğime hayıflanıp durmuştum. Hakikaten ecdadımızın çok ehemmiyet verdiği bu eyalet merkezini görmemiş olmak büyük bir eksiklik. Ama öylesine kopmuşuz, daha doğrusu koparılmışız ki eski coğrafyamızdan... Bağdad caddesi’nden sık sık geçsek de, gönül ufkumuz Bağdad’a kadar uzanamıyor.

Türk askerinin Irak’a, büyük ihtimalle de Bağdad’a gitmesinin dünya gündemine yerleştiği şu günlerde, ben de “iki Bağdad’lı”dan kısaca bahsetmek istedim... Hayır hayır, bunlar türbeleriyle hemen aklınıza geliveren Hanefî mezhebinin kurucusu, büyük müctehid İmam-ı Azâm Ebu Hanife hazretleri ile Allah dostlarının büyüklerinden Abdülkadir Geylânî (k.s.) değil... Onlar ve Mâruf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî gibi daha niceleri Bağdad’da yatıyorlar ve manevî dünyamızı aydınlatıyorlar ama benim bahsetmek istediklerim belki Bağdad’lı oldukları bile pek bilinmeyen iki büyük söz ustamız. Aziz Türkçe’mizi dantel gibi işleyerek klâsik şiirde zirveleşen ve söyledikleriyle gönül tellerimizi titreten iki şâir: Fuzûlî ile Ruhî...

Asıl adı Mehmed olan Hille müftüsünün oğlu Fuzûlî sadece Türkçe’nin değil, dünyanın en büyük şâirleri arasında. Ama benim gönlümdeki şiir âleminin sultanı, tereddütsüz birincisi... Onun ölümsüz sözleri karşıma ilk defa Lise Edebiyat kitabında çıkmıştı. Neslimizi öz kültüründen soğutmak gayesiyle hazırlanmış gibi duran; klâsik şiirimizi dokuyan ruh dünyasını hiç tanıtmadan “divan şiiri” yaftasıyla horlayarak kuru ve zevksiz bir uslûp ile –gûyâ- öğreten Edebiyat kitabımızda... Hiç unutmuyorum, bir beytine aklım çok takılmıştı. Şöyle diyordu:

“Aşk imiş her ne var âlemde,

İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak”

O çağdaki kafa yapıma ters gelmişti doğrusu, yadırgamıştım. “Adama bak, ilmi ne kadar da küçümsüyor” diye düşünmüştüm. Aradan 25-30 sene geçti, şimdi bu beyti hayran hayran tekrar ediyor ve “Yaradılış sırrı ancak bu derece muhteşem ve öz ifade edilebilir” diyorum.

Rasûlullah (s.a.v.) efendimizi medheden meşhur “Su kasidesi” birbirinden güzel 32 beyitten oluşan bir şâheser. Bir beyti şöyle:

“Ârızun yâdıyla nemnâk olsa müjgânım n’ola

Zâyi olmaz gül temennâsıyla virmek hâre su”

Yani: “Senin yüzünü yâd ederek kirpiklerim ıslansa ne olur, açılacak gülü düşünerek, bekleyerek dikenlere verilen su ziyan olmuş sayılmaz!..” Ne müthiş bir ifade!.. Efendimizin yüzünü her şâir güle benzetebilir de; kirpik-diken benzetmesi, gül elde etmek için dikenlerin sabırla sulanması lüzumu gibi, Habibullah (s.a.v.)’ın yüzünü görebilmek için de kirpiklere çok su verilmesi yani çok çok ağlamak ihtiyacı vs. mânâları bir beyitte toparlamak her yiğidin harcı olmasa gerek.

Devâ bulmaz bir peygamber âşığı olduğunu izhâr eden iki beyitle kitaplara sığmayacak Fuzûlî bahsini kapatalım:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib

Kılma dermân kim helâkim zehr-i dermânındadır”

“Fuzûlî rind-i şeydâdır, hemîşe halka rüsvâdır

Sorun kim bu ne sevdadır, bu sevdadan usanmaz mı”

Klâsik şiirimizin zirvelerinden olan Terkib-i Bend’ini bir derlemede okuduğum andan itibaren, gönlüme en çok tesir eden şâirlerden biri hâline gelen Ruhî de Bağdad’lı. Kanunî Bağdad’ı fethettikten sonra orada kalan sipahilerden birinin oğlu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Osman.

Hikmet ve ibret dolu şiirlerini mükemmel bir İstanbul Türkçesi ile söylemiştir. 17 bendden müteşekkil Terkib-i Bend’ine her asırda nazireler yazılmıştır ki, Ziya Paşa’nınki pek meşhurdur. Ufak tefek ve zayıf olduğu için Ruhî mahlasını alan şâirimizin bu şâheserinden bazı beyitleri okuyalım:

“Bu âlem-i fânida safâyı ol eder kim

Yeksân ola yanında eğer zevk ü eğer gam

Sûfi ki safâda geçinür Mâlik-i Dinâr

Bir dirhemini alsan olur hâtırı derhem

Zâhir bu ki âhir yeri hâk olsa gerektir

Ger dirheme muhtaç ola ger mâlik-i dirhem”

“Âlemde ki kâmil çeke gam zevk ede cahil

Yerden göğe dek yuf bana ger dimez isem yuf

Yuf hârına dehrin gül ü gülzârına hem yuf

Ağyârına yuf, yâr-ı cefâkârına hem yuf

Ârif ki ola müdbir ü nâdân ola mukbil

İkbâline yuf âlemin idbârine hem yuf

Çün ola haram ehl-i dile dünye vü ukbâ

Cehd eyle ne dünya ola hâtırda ne ukbâ”

“Dünya talebiyle kimisi halkın emekde

Kimi oturup zevk ile dünyayı yemekde

Matbahlarına aç varanlar değenek yer

Derbânları var göz kapıda el değenekde

Ağyâr vefâdan dem urur yâr cefâdan

Âdemde vefâ olmaya var ola köpekde

Ya Râb bize bir er bulunup himmet eder mi

Yoksa günümüz böyle felâketle geçer mi”

Dostlar, lütfen; “Ben bunları anlamadım, çok eski kelimeler var” diye sızlanmak yerine zahmet edip elinize bir lûgat alın, bilmediğiniz kelimeleri öğrenmeye ve klâsik şiirimizi anlamaya gayret gösterin. Küçük bir çabayla, en fazla 200-300 ilâve kelime öğrenerek Türkçe’mizin ihtişâmına vâkıf olmak mümkün. Ecdâdımızın o doyum olmaz bediî zevkinin anahtarı işte bu kelimeler. Unutulmasın, hiçbir güzellik zahmetsiz ele geçmez.

Bu iki Bağdad’lıyı, Fuzûlî ile Ruhî’yi rahmet ve hasretle yâd ediyoruz.