> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Filistin'in Yeni Başbakanına Çağrı: "Filistin'in Karzaisi" Olma
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Filistin'in Yeni Başbakanına Çağrı: "Filistin'in Karzaisi" Olma
Beytullah Demircioğlu
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 054

İşgal altındaki topraklar geçen ay yine oldukça gergindi. Filistin'in atanmış ilk başkanı olan Mahmud Abbas'ın gelen yoğun eleştirilere daha fazla dayanamayarak iktidarda geçen yüz günün ardından istifa etmesi, İsrail güçlerinin uzun bir süredir devam ettiği suikast politikasının hedefleri arasına, boyundan aşağısı felçli Hamas'ın manevi lideri Ahmet Yasin'i de alması, İsrail Güvenlik Konseyi'nin Filistin lideri Yaser Arafat'ı sürgüne gönderme kararını alması, ABD'nin, BM Güvenlik Konseyi'nde Yaser Arafat'ın sürgün edilmesini önlemeye matuf kararı veto etmesi gibi gelişmeler Filistin'in sıcak gündeminden ilk etapta akıllara gelenlerdi...

Abbas'ın istifasıyla ABD tarafından dayatılan ama gerçekleşebileceğine hemen hemen kimsenin inanmadığı “Yol Haritası”da rafa kalkmış oldu. Peki Abbas'ı bu sona sürükleyen sebepler nelerdi? ABD yönetimi Mahmud Abbas'ı Filistin'in ilk başbakanı olarak atayabilmek için çok uğraşmıştı. Washington, Ortadoğu'da barışın tesis edilmesi konusunda Mahmud Abbas ismine çok güveniyordu. Bu yüzden Mahmud Abbas ismine karşı Yaser Arafat'ın direnişini kırabilmek için Filistin'in yaşlı liderini tehdit etmekten dahi kaçınmadı. Mahmud Abbas ve onun sağ kolu durumundaki güvenlikten sorumlu bakanı Muhammed Dahlan, Şaron yönetiminin de güven oyunu almıştı. Şaron özellikle güvenlikten sorumlu Muhammed Dahlan'ın Filistinli islami örgütlerin işini bitirebileceğini düşünüyor ve Dahlan isminde ısrarlı olduğunu her fırsatta dile getiriyordu. Nitekim Yaser Arafat sadece ABD ve İsrail'den değil “Yol Haritası”na güvenen dünyanın pek çok liderinden gelen baskılara dayanamayarak boyun eğmek zorunda kalmış ve Mahmud Abbas hükümeti kurulmuştu. Ancak oldukça sancılı bir biçimde kurulan ve ABD'nin büyük ümit bağladığı Filistin'in bu ilk hükümetinin neler yapabileceği merak konusuydu.

Abbas hükümetinin en çok merak edilen icraatlarının başında hiç şüphesiz ABD ve İsrail'e söz verdikleri Hamas ve İslami Cihad gibi İsrail'in başını ağrıtan Filistinli örgütlerin tasfiyesi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği idi. Kendisinin onca askeri üstünlüğüne rağmen başaramadığı işi Mahmud Abbas hükümetine devreden Şaron yönetiminin asıl amacı Filistinliyi Filistinli'ye kırdırmaktı. Mahmud Abbas iktidara gelir gelmez söz konusu örgütlerin silahsızlandırılacağını açıklamasına rağmen Filistin komuoyundan gelen yoğun baskılar nedeniyle buna cesaret edemedi..

Şaron yönetimi bir taraftan Abbas hükümetine Filistin direniş örgütlerine karşı harekete geçmesi için baskı yaparken diğer taraftan da kendi askeri güçleriyle işgal altındaki teröre olanca hızıyla devam etti. Batı Yaka tekrardan kuşatma altına girerken Gazze, Şaron'un suikast alanı haline geldi. Her iki güne bir Hamas mensuplarına karşı gerçekleştirilen suikastler Filistin halkının öfkesini had safhaya çıkarmış Abbas hükümetine yönelik eleştirilerin dozunun bir hayli artmasına neden olmuştu. Gelen yoğun eleştiri ve baskılar neticesinde istifa kaçınılmaz olmuştu.

Mahmud Abbas'ın istifasının ardından Filistin'in yeni hükümetini kurmak için Oslo görüşmelerinde Mahmud Abbas'ın yakın arkadaşı olan ve Filistin yönetiminde üçüncü adam olarak anılan Ahmet Kurey (Ebu Ala) getirildi. Filistin'in Karzaisi olmakla suçlanan Mahmud Abbas'ın istifasının ardından yeni Başbakan Ahmet Kurey'in nasıl bir politika takip edeceği merak konusu.

Filistin konusunda yazılarıyla dikkat çeken El-Kuds'ul Arabi gazetesinin editörü Abdulbari Advan, Mahmud Abbas gibi “Filistin'in Karzaisi” suçlamalarına muhatap olmaması için Filistin’in yeni başbakanı Ahmet Kurey'e verdiği öneriler oldukça dikkat çekici ve yerinde:

- Öncelikle hiç bir şekilde ABD vaatlerine güvenme. Çünkü Ebu Mazin'in bu duruma gelmesinin en önemli sebebi ABD vaatlerine kanması olmuştur.

- İsrail yönetiminin ondan tek isteği olacaktır ki o da işgal altındaki yerleşim birimlerinin muhafazası ve kendilerinin yerine direniş örgütlerinin tasfiyesi olacaktır. Onlardan hep önce bu talepleri yerine getirmeleri istenecektir ondan sonra “bir bakalım” denecektir. Bu oyuna gelme.

- Mali ya da siyasi, Arap desteği diye bir şeyi unutun. Arap Birliği mazide kalmıştır. ABD'nin isteklerini harfiyen yerine getirerek ancak kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Elhasıl Arap Birliğine güvenme.

- Yaser Arafat asla kendine alternatif bir kişi görmek istemez. Kendisinin bin yıl yaşayacağını düşünmektedir. Sakın ha kendisiyle karşı karşıya gelme.

- Şaron yönetimi ne intifadayı durdurabilecek ne Filistin halkını yenebilecek ne de Hamas ve İslami Cihad gibi örgütleri tasfiye edebilecektir. Tıpkı geçmişteki İsrail yönetimlerinin bu hususta başarısız kaldıkları gibi.

Bu önerileri Filistin'in yeni başbakanının dinleyip dinlemeyeceğini yakında göreceğiz. Fakat şurası bir gerçek ki işgal altındaki topraklar oldukça sıcak geçecek günlerin arifesinde bulunuyor. Avrupa, Hamas ve İslami Cihad gibi örgütlerin tasfiyesi için Şaron yönetimine yeşil ışık yakmış gözüküyor. Arap Birliği'nin de kuşatma altındaki Arafat ve halkına karşı pek bir şey yapamayacağı anlaşılıyor. Diyeceğimiz Şaron'un insafına terk edilen Filistin halkına Allah yardım etsin... ¸Ortadoğu'yu yeniden şekillendirecek hatta kimilerine göre küresel dengeleri değiştirecek denen savaşın tüm dünyanın karşı koymasına rağmen gerçekleşmesinin en büyük sebebi olarak Bush yönetimindeki şahinler gösteriliyor. Peki kim bu şahinler?

Dick Cheney “Gerçekte ABD'yi Yöneten Kişi”

1969'da siyasete girdi. 1989’da baba Bush döneminin savunma bakanı oldu. Katı muhafazakarlığı ile tanındı Cheney. Baba Bush’un siyaseti bırakmasından sonra o da siyaseti bıraktı ve petrol işine girdi. Fakat siyaset’ten sadece iki dönem uzak kalabildi ve 7 Kasım 2000 yılında yapılan Amerikan seçimlerine katıldı ve George W. Bush’un kabinesinde bakan oldu. Başkan Bush’un, alkolizm ile gölgelenmiş, mesleki açıdan hiçbir başarı içermeyen geçmişi yüzünden ABD'nin yönetimine Bush’tan ziyade, başkan yardımcısı Dick Cheney’nin damga vuracağı yorumları yapılmıştı.

Cheney 11 Eylül'ün ardından Afganistan'dan sonra Irak'ı hedef gösteren kişilerin başında geldi. 1995 ile 2000 yılları arasında petrol sektöründe dünya devi olan Halliburton şirketinin yönetim kurulu başkanlığı görevini üstlendi. Bu dönemde şirketin devlet bankalarından milyonlarca dolar kredi ve 2.3 milyar dolarlık devlet ihalesi aldı. Cheney'in sadece petrol şirketleri ile bağlantısı yok. Aynı zamanda eşi Lynn Cheney ile birlikte ABD'nin en büyük silah şirketlerinden biri olan TRW'nin yönetim kurulu üyesi. Cheney diğer bir şahin olan Richard Perle ile birlikte İsrail Ulusal Güvenlik İşleri için Yahudi Enstitüsü (Jinsa) ve Güvenlik Politikası Merkezi (CSP) isimli kuruluşların yönetim kurullarını ABD ve İsrail savaş sanayiinin temsilcileriyle birlikte paylaşmış bir şahsiyet.

Donald Rumsfeld “Alevin Koruyucusu!”

Donald Rumsfeld, Dick Cheney'den sonra Bush yönetimindeki şahinlerin ikinci adamı olarak biliniyor. 1998 yılında Clinton'a mektup yazarak Irak'a askeri harekat yapılmasını isteyen isimlerin başında gelen Rumsfeld, Başkan Nixson döneminde de savunma bakanı idi. SSCB politikasında birinci derecede rol oynayan Rumsfeld SSCB'yi “Şeytan İmparatorluğu” diye tanımlayan ilk kişi oldu. Rumsfeld, Bush kabinesinde de savunma bakanlığı koltuğuna oturur oturmaz şahinliğini gösterdi. Bakanlığındaki ilk işinin füze savunma sistemini kurmak olacağını söyledi. 1998 yılında hazırladığı bir raporda Kuzey Kore, İran ve Irak'ın ABD'ye yönelik füze saldırısında bulunabileceği iddiasında bulundu.

Rumsfeld, Bush kabinesinin en zenginlerinden biri. Cheney gibi o da özel sektörde pek çok şirketin yönetim kurulunda görev aldı. Rumsfeld'in ilgi alanı enerji şirketleri ve silah sanayii. Rumsfeld'in silah tüccarları arasındaki lakabı “Alevin Koruyucusu”. Irak politikasındaki katı tutumu ve sürekli tehditler savurması sebebiyle Batı medyası kendisine “Kurt” lakabını uygun görmüş.

Bush Kabinesinin petrolcusü C. Rice

Baba Geoge Bush döneminde Pantagon'da dışişleri uzmanı olarak görev yapan Rice SSCB üzerine uzmanlığı ile tanınıyor. O da diğer şahinler gibi Bush'un yönetimden çekilmesi ile beraber kendini petrol şirketlerine verdi. ABD'nin en büyük petrol şirketi olan Chevron'da yönetim kurulu üyeliği yaptı. Chevron son 50 yıldır Amerikan dış politikasını tayin eden petrol şirketi olarak gösteriliyor. 6 kıtada faaliyet gösteren bu şirket Afrika'dan Güneydoğu Asya’ya birçok petrol bölgesini de kontrol altında tutuyor. Rice bu petrol şirketinde o kadar başarılı oldu ki Chevron onun adını 130 bin tonluk petrol tankerine verdi.

P. Wolfowitz, Dıck Cheney ve Donald Rumsfeld'in öğrencisi

ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Dıck Cheney ve Donald Rumsfeld'in öğrencisi olarak görülüyor. Onun silah ve petrol şirketleri ile doğrudan bağlantısı olması çeşitli think tank kuruluşlarının yönetiminde yer almasıyla tanınıyor. Bir dönem harp akademilerinde öğretmenlik yapan Wolfowitz sık sık savaş yanlısı raporlar hazırlayıp ABD başkanlarına sunmasıyla tanınıyor.

Irak petrolleri Bush kabinesindeki petrolcülerin şirketlerine Veriliyor

'Yedi kız kardeş' dönecek”

ABD'nin Ortadoğu'da neyi hedeflediğine ilişkin olarak yapılan değerlendirmelerde pek çok hususun altı çizildi. Ancak ABD ve İngiltere’nin öncelikli hedefinin “petrol” ve “İsrail'in güvenliği” olduğu yorumları hemen her tahlilde yer aldı. “Petrol kabinesi” olarak da anılan Bush kabinesinin Irak'ın devasa petrol rezervlerini ne şekilde yağmalanacağını anlatan haber yorumlar bizzat ABD medyasında da yer aldı.

Amerikan Newsweek dergisine göre ABD ile İngiltere’nin dev petrol şirketleri 40 yıl önce kapı dışarı edildikleri Ortadoğu petrol yataklarını Irak'ın işgaliyle yeniden ele geçirecekler. Irak'ın dünyadaki ikinci büyük petrol rezervi olan 112 milyar varil kanıtlanmış rezervin yanı sıra 220 milyar varil dokunulmamış rezervi “yedi kız kardeş” olarak da tanımlanan Exxon Mobil, Chevron Texaco, Shell ve BP gibi Bush’un kabinesini oluşturan şahinlerin pek çoğunun bir şekilde irtibatlı oldukları ABD ve İngiliz petrol şirketlerinin emrine sunulacak.

Bu şirketler yüz milyarlarca varil petrolün işletme hakkını elde etmeleriyle yetinmeyecek aynı zamanda pek çok imtiyaza sahip olacaklar. Buna göre, petrol devleri, yeni Irak hükümetinden kısa adı PSA (production sharing agreement) olan 'üretim paylaşım anlaşması' koparacak. Böylece dev şirketler, petrol yataklarının hisselerine ortak olacak, petrol kaynakları tükenene kadar ulusal vergi, çevre yasaları gibi ulusal yasalardan muaf tutulacak.

Irak Krizi ve Arap Dünyası

Tüm dünyada olduğu gibi Arap kamuoyu da ABD'nin Irak'a askeri mühadalede bulunmasına kesin dille karşı çıktı. Ancak Batı dünyasının başkentlerinde çok önceden başlayan savaş karşıtı gösteriler ne yazık ki Arap dünyasında savaşın başlamasının hemen öncesinde yoğunluk kazandı. Özellikle Mısır ve Suriye başkentlerinde oldukça yoğun katılımlı gösteriler gerçekleşti. Arap dünyasının liderlerinin savaşı istemediklerini belirtirken o kadar kesin ifadeler kullanmaktan kaçındılar. Arap Birliği ve İKÖ liderleri son zirvelerinde "sıkıntıyla da olsa" savaşı reddettiklerini açıkladılar.

Arap medyası Bush yönetiminin Irak yönelik saldırgan politikası karşısında hem İslam dünyasının sokaklarındaki tepkisizliği hem de liderlerinin pasif tutumunu oldukça sert bir şekilde eleştirdi. Arap yönetimlerini acizlik ve öngörüsüzlükle suçlayan köşe yazarları iktidarda kalmak uğruna acılar içinde kıvranan Irak halkının toptan yok edilişine neden olacak bir savaşı engelleme yolunda kollarnı kıpırdatmamakla suçlandılar.

Arap dünyasının önde gelen yayın organları arasında gösterilen el-Kuds’ul Arabi gazetesinin editörü Abdulbari Idvan arap yönetimlerine ağır eleştiri getiren gazetecilerden biri oldu hep. AbdulbarıMandela’nın Araplara Verdiği Ders” başlıklı yazısında Arap liderlerinin izlemiş oldukları Irak politikasını şu ifadeleriyle eleştirmişti:

Bugün çok daha iyi anlıyoruz ki Arap yönetimlerinin Irak'a yönelik nasihatleri sadece azarlanmaktan kaçmak, ABD’nin yanında yer alarak Irak’ın işinin dürülmesinden sonra hedef olmaktan kurtulmak ve de iktidarda biraz olsun fazla kalabilmek için vakit kazanmaktan başka bir şey değil.

Güney Afrikalı lider Nelson Mandela Johennesburg’da düzenlenen konferansta tüm Arap ve dünya liderlerinin önünde Washington'un dış siyasetiyle dünya barışını tehdit ettiğini yüksek sesle dile getirme cesaretini gösterdi. Tüm dünya liderlerine Amerika’nın bütün dünyayı ezmeye çalışan politikaları karşısında sessiz kalmalarından dolayı en ağır şekilde eleştirdi.

Abdulbari Idvan gibi yazarların yöneticilere yönelik ağır eleştirilerinin yanı sıra Arap medyasına yansıyan karikatürler Irak geriliminin nasıl algılandığını net bir şekilde özetliyor,

Ünlü spekülatör Soros; ABD, dünyayı ‘Hayvan Çiftliği’ gibi görüyorBush yönetiminin Irak'a yönelik saldırgan tutumu, dünyanın dört bir tarafında yüz binlerin katılımı ile gerçekleştirilen eylemlerle protesto edildiği gibi dünyaca ünlü düşünür, iş adamı, akademisyenler de bu protestolara çeşitli vesilelerle katıldılar. Ünlü spekülatör George Soros da bunlardan biri. Soros, Başkanı George Bush'un savunduğu doktrinin iki temel dayanağını söylüyor ve ilave ediyor; “ABD dünya çapında varolan sorgulanamayan askeri üstünlüğünü devam ettirmek için herşeyi yapabilir. ABD'nin kendi çıkarlarını korumak için ‘‘önleyici eylem’’ yapma hakkı vardır. ‘Bu iki dayanak, ABD'nin egemenliğini destekler. Bu bakış, ABD'ye uluslararası tüm anlaşmaların ve yükümlülüklerin üzerinde bir egemenlik hakkı verir ve bu egemenlik hakkının dünyanın tüm devletlerine karşı önleyici eylem hakkı çerçevesinde kullanılmasına olanak tanır. Bu George Orwell'in Hayvan Çiftliği adlı eserinde yer alan bazı hayvanların diğerlerine göre daha eşit olma durumudur’’

İsrail-Hindistan

YakınlaşmasıFİLİSTİNİsrail Üç Yılda Filistinlilere

ait 1176 evi yıktı...

İşgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler tarihlerindeki en karanlık günleri yaşıyor. Her yönüyle büyük bir kuşatma altındaki Filistin halkı neredeyse tüm temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılmış bulunuyor. BM’lerin Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin hazırladığı son rapora yansıyan rakamlar bunun en son göstergesi. İsrail işgal güçlerinin ikinci İntifada’nın başladığı tarihten geçtiğimiz Ağustos ayına kadar yani yaklaşık üç yıl içerisinde Filistinlilere ait 1176 evi yerle bir etti. Evlerinin İsrail askerleri tarafından yıkılması sonucu açıkta kalan Filistinlilerin sayısı ise 10400. Batı Yaka ve Gazze'de mahrumiyet sadece evsiz kalmakla sınırlı değil. Henüz evleri başlarına yıkılmamış olanların da binbir türlü sıkıntısı var. En önemlisi de su. Batı Yaka ve Gazze’de İsraillilerin tükettiği günlük su miktarı 500 litreyi geçerken Filistinliler günde 85 litre ile yetinmek zorunda. Çünkü İsrail Filistin köy ve şehirlerinin suyunu uzun süre kesiyor, kuyulardaki suyu çalıyor... ¸

İSRAİL BİR CİNNET PSİKOLOJİSİ

İsrail - Hindistan Yakınlaşması

İsrail yönetiminin Filistinli lider Yaser Arafat'ı sürgüne mi gönderelim yoksa öldürelim mi tartışmasını yaptığı bir sırada İsrail'de yapılan bir anket İsrail halkının cinnet halini gösterir nitelikte. Anket İsrail halkının yüzde 60'ının, Filistin lideri Yaser Arafat'ın öldürülmesi veya sürgüne gönderilmesini istediğini ortaya koydu. Dahaf Enstitüsü'nün telefonla yaptığı araştırmada, 503 kişiye Arafat'a ne yapılması gerektiği soruldu. Ankete katılanların yüzde 37'si Arafat'ın suikasta kurban gitmesini, yüzde 23'ü ise sürgün edilmesini, yüzde 21'i de Batı Şeria'daki tecrit halinin devam etmesini istedi. Araştırmada, İsrail'in Arafat'ı tecritten vazgeçmesi ve müzakerelere yeniden başlamasını isteyenlerin oranının yüzde 15 olduğu belirtildi.

Gerek Irak'a asker gönderip göndermeyeceği konusu gerekse Asya'da her geçen gün güçlenen siyasi konumu nedeniyle Hindistan uzunca bir süredir uluslararası arenada adından  çokca bahsedilen ülkeler arasında yer alıyor. Özellikle 11 Eylül'den sonra ABD'nin Asya'daki en önemli stratejik ortağı haline gelen Hindistan, Ortadoğu'da da önemli bir siyasi aktör olma yolunda ilerliyor. 

Hindistan ile alakalı olarak dikkat çeken bir başka husus Yeni Delhi hükümeti ile İsrail arasında uzun bir zamandır süregelen yakınlaşmanın son dönemlerde yeni bir ivme kazanmış olması. İsrail yönetiminin, “Filistin lideri Yaser Arafat'ı sürgüne mi gönderelim yoksa öldürelim mi” tartışmasını yaptığı yani işgal altındaki topraklarda tansiyonun had safhaya çıktığı bir sırada İsrail Başbakanı Şaron'un Hindistan ziyareti bir kez daha gözlerin İsrail-Hindistan yakınlaşmasına çevrilmesine neden oldu.

İşgal altındaki topraklarda Hamas’ın, üyelerine yönelik yapılan suikastlar silsilesine cevap olarak gerçekleştirdiği “kendini feda” eylemleri nedeniyle yarım kalsa da Şaron’un  Hindistan ziyaretinin amacına ulaştığı belirtiliyor. Çünkü ziyaret Türkiye'deki Yahudi cemaatine hitap eden Şalom Gazetesi’nde ifade edildiği gibi “simgesel”di. Gazeteye göre “11 Eylül terör saldırısının 2. yıldönümüne denk gelen bu ziyaret, uluslararası 'kökten dinci teröre' karşı bir işbirliğini vurguluyordu. Yani iki ülke arasında hızla gelişen askeri, teknolojik, ekonomik ve siyasal alanlardaki işbirliğinin temelleri çok daha önceden atılmıştı.

Hindistan-İsrail yakınlaşması ve işbirliğinin vardığı boyutu göstermesi kadar Hindistan'ın artık ABD'nin en önemli stratejik ortağı haline geldiğini gösteren bir başka gelişme ise Washington'un, bir kaç ay önce İsrail’in Hindistan’a teknolojik açıdan, ABD’nin AWACS uçağına benzeyen "Falcori" uçağını satmasına izin vermesi gösterilebilir. Oysa Washington aynı uçağın, Çin’e satılmasını engellemişti. Bu da İsrail’in Çin’e yönelik silah satışına ağır bir darbe vurmuştu...

İsrail ve Hindistan'ın en önemli ortak noktası iki ülkenin de islamî unsurlarla başının dertte olması. Hindistan'ın Keşmir, İsrail'in de Filistin sorunu iki ülkeyi derinden etkiliyor. Gerek Hindistan yönetimi, bağımsızlık mücadelesi veren Keşmirlileri  tanımlarken gerekse İsrail işgal altındaki topraklarda akıl almaz zulmüne direnen Filistinli direnişçileri tanımlarken aynı sıfatı kullanıyor; “kökten dinci teröristler”... Her iki ülkenin bu ortak noktası, işbirliğinin önünün açılmasında önemli bir etken oluyor.  

İsrail-Hindistan işbirliğinin tarihi 1960'lara kadar uzansa da uzun bir süre büyük gizlilik içerisinde yürümüş ancak 1990'lı yıllarda iyice ortaya çıkmıştır. Bugün ise bu işbirliği artık stratejik ortaklığa dönüşmüş durumdadır.

Hindistan açısından bakıldığında Yeni Delhi'nin İsrail yönetimi ile işbirliğini geliştirmesi Hindistan'ın ABD ile olan ilişkisini en üst düzeye çıkarabilme yolunu açıyor. Çünkü İsrail özellikle ABD’deki Yahudi lobisi ile bu yolun “ana kapısı” durumunda. Hindistan'ın bir diğer amacı komşusu Pakistan ile girdiği silahlanma yarışında İsrail'in yüksek silah teknolojisinden azami ölçüde faydalanarak bir adım öne geçmek.

 İsrail ile ticari ve iktisadi ortaklıklar oluşturup Batı pazarlarına açılmak Hindistan'ın İsrail ile işbirliğine gitmesinde önemli amaçları arasında. Hindistan açısından Keşmirli Müslümanlara yönelik savaşta İsrail'den aldığı siyasi ve askeri desteği  de önemli bir kazanç sayıldığı açık. 

 İsrail'i Hindistan ile işbirliğine iten sebepleri ise şu şekilde sıralamak mümkün: Öncelikle İsrail'in dünyanın dört bir tarafındaki “İslamî oluşumlar”a karşı hassasiyeti herkesin malumu. Orta Asya’dan Güney Asya’ya kadar etkisini artıran “İslam tehlikesi” ne karşı bir cephe teşkil etmek İsrail açısından stratejik bir kazanç. 

Filistin konusunda uluslararası arenada yalnızları oynayan İsrail kurduğu bu sıkı ilişkiyle Hindistan gibi oldukça önemli bir ülkeyi  yanına alamasa da en azından bu konuda nötralize etmeyi başarmış oluyor. İsrail açısından bu, siyasi anlamda önemli bir kazanımdır.

Hindistan’a satılan silahlardan elde edilen ekonomik gelir hiç şüphesiz zor durumdaki İsrail ekonomisine derin bir nefes aldırmaktadır.

İsrail yönetimi, Hindistan ile kurdukları oldukça sıcak ilişki sayesinde ABD'ye önemli bir katkı yaptıklarını düşünüyor. Bu işbirliği ile Amerika’nın Ortadoğu ve Orta Asya’daki siyasi ağırlığının önünü açmada ciddi bir etkinlik sağlıyor. İsrail yönetimi bu sebeple İsrail'in ABD için son derece önemli bir müttefik olduğunu bir kez daha ispatlamış oluyor.

 İsrail'i Hindistan ile işbirliğine iten bir diğer önemli sebep Hindistan'ın, nükleer güce sahip bir İslam ülkesine komşu olması. İsrail,  tıpkı ABD gibi dünyada hiçbir İslam ülkesinin nükleer güce sahip olmasına tahammül edemiyor. Bu sebeple Hindistan’ın komşusu Pakistan ile yıllardan beri süre gelen kavgasında Hindistan’ın yanında yer almayı üzerine vazife biliyor....