> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Roma Sendromu
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Roma Sendromu
Gültekin Çelik
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 050

ABD Ekonomisi Nereye Gidiyor?

ABD’nin 2002 yılı son çeyreği ile 2003 yılı ilk yarısı arasındaki büyüme rakamları açıklandı. Buna göre ABD özellikle en son çeyrekte beklentilerin de ötesinde bir büyüme gerçekleştirmiş durumda. Veriler ayrıca 2001 yılında içine girdiği durgunluk trendinden de çıktığını gösteriyor.

ABD Ekonomisinin Büyüme Oranları (% olarak)

Özellikle 2003’ün ikinci çeyreğinde ortaya çıkan 2.48’lik artış ABD ekonomisi hakkındaki karamsar tabloyu (bütçe açıklarının sürekli arttığı bir ortamda) biraz olsun giderecek bir durum olarak yorumlanmakta. Zira bu zaman dilimi için beklenti 1,5 idi. Bu durum aynı zamanda gelecek dönem  için de oldukça olumlu bir gelişme olarak kabul olundu.  ABD’nin önemli bir dönemi artı ile kapatmakla kalmadığı aynı zamanda gelecek hakkında da umutlanması gerektiği söylendi.

Ekonomideki mevcut  gidişatın kısa vadede ABD ekonomisine en azından üretim cephesi itibariyle getirdiği ümit verici durum bu devletin geleceği hakkında bir güven getiriyor gözükse de bize göre gerçekte ABD açısından bir çöküşün başlangıcı haline gelebilir.

Büyümenin açıklanan nedeni özellikle Irak Savaşı’nın BD Ordusu için ortaya çıkardığı ihtiyaçlardaki artış. Savaşın, ordunun alıcı olduğu ortamda savaş araç gereçleri üreticilerinin üretimlerinde  artış yönünde bir etki yaptığı anlaşılmakta. Zira bu dönemdeki askeri harcamalar geçen yılın aynı dönemine göre % 44,6 artış göstermiş, ABD’nin dünya askeri harcamalar içindeki payını % 40’lara ulaştırmış. (1985’de bu pay % 31 idi).

Önümüzdeki 5 yıllık dönem için öngörülen ek artışlarla birlikte nihai savunma bütçesini 451 milyar dolara bağlamayı düşünen ABD yönetimi İkinci Dünya Savaşı sonrası gelinen en yüksek rakama ulaşmış olacak. Daha önce üç kez en yüksek orana yükselen bu harcamalar ( Kore Savaşında 442, Vietnam Savaşında 449 ve Ronald Reagan dönemi yeniden silahlanma programında 428 milyar dolar) nihayeti pek kestirilemeyen yeni bir yükseliş trendini ifade ediyor. Yeni bütçe tahsisatlarıyla birlikte ABD, askeri harcama ağırlığını, ekonomik gücündeki artışla birlikte % 45’lere çıkaracaktır

ABD’nin Askeri-Savunma Harcamaları (a)

ABD, Sovyetler Birliği ikilemindeki şartlarda karşılaştığı yüksek askeri harcamalarını Rusya ile yaptığı nükleer silahlar anlaşması ile kısabilmişti. Böylece 1970’lerde toplam bütçe harcamaları içinde % 30’ları ifade eden askeri harcamalar (gayrısafi milli hasılası ve bütçesi sürekli büyüyen bir ekonomide) önemli bir düşüş trendi yakalamıştı. Ancak Sovyet bloğunun çözülüşü ve Rusya’nın etkinliğini kaybetmesi ABD askeri harcamalarına bir dönem sonra yeni bir trend kazandırdı. Bu yeni dönemde, artan milli hasıla içinde askeri harcamaların da sürekli artışı, hatta bütçe içinde öngörülenlerin de ötesinde  yükselişi  görülmeye başlandı. Tek kutuplu yeni dünyada, daha egemen olan ABD’nin bu durumunu askeri harcamalarını kısmak yerine tam tersine artırarak sağlamaya çalışması ABD açısından düşündürücüdür. Artan bütçe açıkları pahasına sağlanmaya çalışılan konum ABD ekonomisi ve dolayısıyla toplumsal sistemi açısından önemli bir problemdir.

ABD Bütçe Dengesi

Tarihe bakılacak olunursa büyük devletlerin çöküş dönemlerinde askeri yapıya olan bağımlılıkları ve bu alandaki harcama düzeyinin yaşadığı seyrin o ülkeler için sonun açık işareti olduğu görülür. Örneğin Roma İmparatorluğu’nda bu durum gayet açıktır. Akdeniz’i baştan başa kuşatan imparatorluğun kurduğu aktarma mekanizmasının en büyük güvencesi olan askeri yapının getirdiği yük, yenilgiler döneminde sistemi zorlayan önemli bir etken olmuştur. Bunun sonraki aşamalarında sırası ile merkez yapının artan ihtiyaçlarını gidermede daha çok savaş ve çevre dünyaya daha çok baskı,  yeni vergiler, meslek ve faaliyet sınırlamaları, göç yasakları gibi tedbirler, son aşamada ise çözümsüzlükte çözüm olarak mevcut yapının esaslarını değiştirme yolları denenmiştir.

Gerçi Roma ile ABD sistemi arasında temel yapı itibariyle en azından kuruluş aşamasında önemli farklar mevcuttur. Ancak bugün için bu farkların ortadan kalkmakta olduğu söylenebilir.  Roma sisteminde daha başlangıçtan itibaren  merkezi yapının bütün ihtiyaçlarının işgal yolu ile sağlanan bir aktarma mekanizmasına katılması esası mevcuttu.  ABD’nin de bugün itibariyle geldiği nokta bundan farklı değil. Dünya ekonomisi haline geliş bir taraftan bu ülkedeki refah düzeyini yükseltirken diğer taraftan da bu çevrenin bağımlısı haline getirmiştir kendisini. Kaynaklara olan ihtiyacı ve ürettiği ürünlerin pazarlanma gereği genel olarak bütün kapitalist dünyanın önemli bir sorunu olduğu halde özellikle ABD açısından bu problem artık çok daha öncelikli bir sorundur. 

ABD bir bakıma süper güç haline gelişinin bedelini ödeyecektir. Bundan bir dönem önce ekonomik bloklar, kurumlar aracılığı ile çıkarlarını korumak isteyen ABD karşı gücün kaybolması ile kurumlaşmanın getireceği bir paylaşıma ihtiyaç hissetmeksizin (biraz da gelecekteki zorlukları görmesinin getirdiği aç gözlülükle) doğrudan kendi gücü ile bunu elde etme yolunu seçmiştir. Bu ise kısa vadede fayda getirse bile uzun vadede ilk aşamada güveni ortadan kaldırdığından ABD için çözümsüzlüğü getirecektir. Avrupa bu noktada biraz da mecburiyetten önceki yolda sebat etmek durumunda kaldı. AB sürecine genişleyerek devam kararı alışı onu alternatif bir kapitalist dünya olarak ortaya çıkarmaya başladı.

Böylece ABD Roma’nın benzeri bir çizgiye ulaşmış oldu. Roma’nın daha başlangıçtan itibaren işgal ile sisteme adapte ettiği ekonomileri ABD kuruluşundan iki asır sonra doğrudan işgal noktasına geldi.  Her ne kadar bazıları için ekonomiye getirdiği katkı noktasında ABD için  olumlu bir gidişatı ifade etse de gerçekte bir zaaf döneminin başlangıcıdır.

Yeni dönem ABD’nin  var olabilmek için yönlendirmenin ve denetlemenin yetmediği, doğrudan işgal ve idarenin gerekli olduğu bir dönemi ifade etmektedir.     Şimdi artık özelde  ekonomisini, daha genelde ise sisteminin bütününü ayakta tutabilmek ve geliştirebilmek için çok daha fazla oranda dış dünyaya muhtaç hale gelmiştir. Bu gelişmede özellikle kendi çıkarları doğrultusunda bütünleştirmek istediği devletlerde görülen çok boyutlu karşı koyuşların payı büyüktür. 

Büyümeye ilişkin son ekonomik veriler bu bağımlılığın düzeyi açısından dikkate değerdir. Büyüme dinamiği iç ve dış alıcının tabii ihtiyaçları için kullanacağı mal ve hizmetler alımından  değil ABD ordusunun askeri mal ve hizmet alımındaki artıştan ileri gelmektedir. Bu büyüme birkaç adım sonrasında ABD kapitalizminin daha büyük bir oranda tıkanmasını getirebilir. Bunun bir tek önleyici/geciktirici tedbiri vardır. O da dış dünyanın bir pazar alanı olarak doğrudan ABD ekonomisi ile bütünleştirilmesidir. Bunun yolunun ise işgal değil ilk aşamada karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı bir kültürel değişim olduğu açıktır.

ABD bir taraftan işgallerle genel olarak ekonomideki geçici büyümenin getirdiği artı değer, diğer taraftan kamu bütçesindeki büyüyen açıklar ile tıpkı Roma ekonomisinin benzeri bir çıkmazı yaşamaya koşmaktadır. Bu gidişat (uzun vadede geriye dönülmez şekilde) kamu kesimi açıklarının finansmanında, ilk aşamada gerekirse daha fazla savaş, dış dünyanın karşı koyuşları sonrasında da  kendi ülke vatandaşına daha fazla vergi vb. şekilde dönüş ve sınıf çatışmaları şeklinde neticelenecek bir durum olacaktır.

Bu, paylaşım ve karşılıklı yarar ilişkisi tercihini bir tarafa bırakıp askeri güçle zorla elde etme politikasının kaçınılmaz bir sonucudur.  “Ben merkezli” toplumsal sistemlerin çoğu (tercih ettikleri kolaycılık oranında)  nedense hep bu badireye düşüyor ve kendi çöküşlerini yine bu nedenle kendi kendilerine oluşturuyorlar.

Geçmiş, sadece bir masal mı?

Halbuki  “Ne kadar geçmiş, o kadar gelecek”!