> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Bir Sıcaklık ve Güvenlik Öyküsü
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Bir Sıcaklık ve Güvenlik Öyküsü
Ümit Şimşek
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 042

Kireçten duvarların ardında bir güvercin yapımı bütün hızıyla sürüp giderken, duvarların sayısız gözenekleri arasından da sürekli giriş ve çıkışlar cereyan ediyordu. Bu gözeneklerden içeri giren, hayatın en temel ihtiyaç maddelerinden biriydi: hava. Açıkçası, güvercin yuvasındaki yumurtaların ikisi de nefes alıp veriyordu. Her ikisinin de içinde bu havayı soluyan birer canlı vardı. Lâkin ne anne güvercin biliyordu bunu, ne de baba güvercin. Onlar, sadece, kaderin kendilerine yüklediği bir görevi yerine getiriyorlardı. İçeridekilerin de birşeyden haberi yoktu. Önceleri bir hiçti ikisi de. Ne zaman var oldular, ne zaman can buldular, bunu hiç kimse hiçbir zaman öğrenemedi.

İlk yumurtanın yuva zeminine düşüşünden on yedi gün sonra, bir öğle vakti, içerideki kuş uyandı. Bir çelimsiz gaga darbesiyle kapıyı çaldı. Sonra bir daha. Sonra bir daha çaldı. Kabuk hayata yol verdi. İnceldi, çatladı, çatlaklar birbirini izledi. Bir var oluş ânıydı o an; yahut var oluşun üzerindeki perdenin kalktığı an. Annenin de yardımıyla dünyaya bir büyük adım attı içerideki hayat. Cem, göklerin yaratılışını bir küçük ölçekte izliyordu sanki. Parmak kadar bir yumurtadan bir hayat doğuyordu; ve bu, bir büyük patlamayla sıfır hacimden bir evrenin doğuşundan farksızdı. İkisi de aklın alacağı şey değildi bunların: ne yoktan bir evrenin doğuşunu açıklayabildi insanlar, ne de yoktan bir hayatın yaratılışını.

Anne güvercin, yavruyu kanatları arasında emniyete aldı. Canlıydı, ama kördü, çıplaktı, çaresizdi yavru. Garip şey! Kördü güvercin yavrusu; ama yumurtanın içinde ilk kurulmaya başlayan organlar arasında gözler vardı. Besbelli, herşey uzun vadeli bir plana göre yürüyordu. Bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün faaliyete geçecek bir sistemin temelleri, daha işin en başında atılmış ve hiçbir şey en küçük bir tesadüfe bırakılmamıştı. Eğer yavru bugün için kör ise, gören bir annesi vardı. Çıplaksa, sığınacağı bir sine vardı. Aç ise, onu doyuracak olanlar vardı.

Yavru kuş ağzını açtı. Yumurtanın kabuğunu kırmaktan başka bildiği tek şey buydu. Anne, ilk günlere özgü bir tür kuş sütü damlattı açılan ağızdan içeri. Yavru kuş yutkundu. Tekrar ağzını açtı. Tekrar kuş sütü aktı annenin ağzından. Bu, izleyecek haftalar boyunca yavrunun yapacağı tek şeydi: ağzını açmak ve yutmak. Sadece, ilerleyen günlerde menü değişecek, yumuşatılmış tohum ve danelerden meydana gelen bir mama halini alacaktı.

Bir küçük güvercin yavrusunun dünyasına dalıp gitmişken, içindeki Uzaylı, Cem’i uyandırdı.

“Neler buldun bu dünyada?”

Cem uzun uzun düşündü. Eli defterine gitti. Sonra vazgeçti. Defterin bu gözlemler için kâfi gelmeyeceğini fark etti. Bu soruya bir kitapla cevap verilirdi ancak; ama o kitabı yazmak için kelimeleri nereden bulup çıkaracaktı Cem? Bizim dünyamızın sözcükleriyle hisse senedi alıp satmak, reklam metinleri yazmak, futbol maçlarında tezahürat yapmak, miting meydanlarında nutuklar atmak, kapı eşiklerinde dedikodu yapmak kolaydı; ancak bir güvercin dünyasını tasvirinde bu sözcükler pek yetersiz kalıyordu. Uzun uzun düşündükten sonra, Cem, bir kitap yerine iki kelimeyle cevap vermeyi tercih etti:

“Sıcaklık ve güvenlik.”

Oysa aç, çıplak, kör ve çaresiz bir yavrunun dünyasındaydı Cem. Bulunduğu yerden, kendi dünyasını tasavvur etmeye çalıştı—eli tutan, gözü gören, aklı eren insanların dünyasını. Arada dağlar değil, dünyalar vardı. Bizim dünyamızda eğer sıcaklıktan ve güvenlikten söz edilecekse, o da ancak aklımızın ermediği, elimizin tutmadığı bir zamanda, anne karnında veya anne kucağında olduğumuz bir zamanda sözkonusu olabilirdi. Bir gariplik daha!

“Peki,” dedi Uzaylı Cem. “Sence bu sıcaklığın ve güvenliğin kaynağı ne olabilir?”

“Görünüşe bakılırsa anne ile babadan.”

“Anne yaptığı şeyin farkında mıdır dersin?”

“Bu soru,” dedi Dünyalı Cem, “ancak tecrübeli bir güvercinin cevaplandırabileceği birşey. Ama bana kalırsa hayır derim.”

Gerçekten de, güvercin, o güne kadar üzerinde yattığı şeyin içinde olup bitenlerden bütünüyle habersizdi. Hattâ, yapılan deneylerde, kuşların, önlerine konan herhangi bir yuvarlak cisim üzerinde otomatik olarak kuluçkaya yattıkları çok görülmüştü. İki haftadan fazla bir süre ile gece gündüz ısıtmaya çalıştıkları şey için, anne ile baba güvercinin, “Bunların içinde bizim yavrularımız var; büyüyünce boncuk gözlü, yeşil gerdanlı, tombul birer güvercin olacaklar” diye kıvanacak halleri yoktu herhalde.

Lâkin, güvercinlerin davranışları, kendi açılarından ne kadar bilinçsiz olursa olsun, gerçekte o kadar bilinçli ve anlamlıydı. Üstelik onlar bütün bu işleri büyük bir ciddiyetle ve besbelli severek yapıyorlardı.

İki gün kadar sonra, diğer yumurtanın içindeki yavru da dünyaya merhaba dedi. Artık anne ile babanın bütün işi onları doyurmaktan ibaretti. Anne yine kuluçkadaymış gibi yatıyor; bu arada iki yavru onun sımsıcak sinesi ve kanatları arasında saklanıyordu. Çok geçmeden yavruların gözleri açıldı. Ama hâlâ kuştan ziyade, yolunmuş tavuğu andırıyorlardı. Annelerinin ağzında yumuşadıktan sonra yavruların gagasına nakledilen tohumların bir kısmı, on gün kadar sonra, nazenin deriler üzerinde incecik tüyler halinde yeşermeye başladı. Yavrular günden güne beslendiler ve büyüdüler. Gelişen bedenler, her açıdan mükemmel bir kuş bedeni halinde gelişiyordu. Uçuş için kemiklerin içleri boş tutulmuştu; ama sağlam ve esnek kemiklerdi bunlar. Ayrıca göğüs ve karın bölgelerinde hava boşlukları bırakılmıştı. Tüylerin bile saplarının içi boşaltılmıştı, ağırlık etmesinler diye. Buna karşılık, yavruların oldukça büyük birer kalbi ve son derece güçlü göğüs kasları vardı. Bu da, yerdeki hareketinin yetmiş beş misli enerji isteyen uçuş işlemi için gerekli olan bir tedbirden başka birşey değildi. Fakat bütün bunlardan ne yavruların haberi vardı, ne de anne ile babanın. Onlar, sadece kendilerine gösterileni yapıyorlardı.

Bir aylık olduğunda, yavru güvercin artık kendi kendisine bakacak durumdaydı. Yine de birkaç gün daha ana evinde kalmayı tercih etti. Sonra, günlerden bir gün, üzerinde gençlik tüyleri olduğu halde, güvercin yuvadan uçuverdi. Gerçi çok uzaklara gitmedi, ama ne de olsa yuvadan ayrılıştı bu. Bununla beraber, ayrılışta acıklı bir manzara yaşanmadı. Birkaç gün öncesine kadar onun için hayatını feda etmeye hazır olan anne ve baba, yavrularının gözleri önünde uçup gitmesine karşı bütünüyle tepkisiz, bütünüyle duygusuzdu. Sanki, bir ay kadar önce anne ile babanın dünyasında bir şefkat musluğu açılmış, şimdi de esrarengiz bir şekilde kapatılıvermişti.

“Sana çok şey borçluyum” dedi Cem, içindeki Uzaylıya. “Daha önce hiç görmediğim şeyleri, senin tarafından bakınca görmeye başladım. Galiba bu bir alışkanlık oldu bende.”

“Sakın alışkanlıktan bahsetme,” diye araya girdi Uzaylı Cem. “Alışkanlıkların olduğu yerde mucizeler görünmez olur. İstersen buna meleke diyelim.”

Evet, bir melekeydi Cem’de gelişmekte olan. Tıpkı sürekli egzersiz yapan bir sporcunun kasları gibi, Cem’in gözlem melekesi de hergün kaç defa yoğun bir dikkatle yaptığı egzersizlerle güç kazanıyordu. Artık girilmeyen yerlere giriyor, görülmeyeni görüyor, yaşanmayanı yaşıyordu Cem. Fakat imkânsız birşey de değildi onun yaptıkları. Sadece, alışkanlıklarının sınırlarını aşmayı başarmış, kendisinde var olan yetenekleri nasıl kullanacağını öğrenmiş ve bakması gereken yeri belirlemişti, o kadar. Bu meleke ile, artık bir çırpıda Güneşe uzanan, bir bakışla güvercinlerin dünyasına girebilen bir Cem vardı artık.

Ve güvercinlerin dünyası, şimdi onu yepyeni keşiflerin eşiğine getirmiş görünüyordu. ¸

(Devamı var)ireçten duvarların ardında bir güvercin yapımı bütün hızıyla sürüp giderken, duvarların sayısız gözenekleri arasından da sürekli giriş ve çıkışlar cereyan ediyordu. Bu gözeneklerden içeri giren, hayatın en temel ihtiyaç maddelerinden biriydi: hava. Açıkçası, güvercin yuvasındaki yumurtaların ikisi de nefes alıp veriyordu. Her ikisinin de içinde bu havayı soluyan birer canlı vardı. Lâkin ne anne güvercin biliyordu bunu, ne de baba güvercin. Onlar, sadece, kaderin kendilerine yüklediği bir görevi yerine getiriyorlardı. İçeridekilerin de birşeyden haberi yoktu. Önceleri bir hiçti ikisi de. Ne zaman var oldular, ne zaman can buldular, bunu hiç kimse hiçbir zaman öğrenemedi.

İlk yumurtanın yuva zeminine düşüşünden on yedi gün sonra, bir öğle vakti, içerideki kuş uyandı. Bir çelimsiz gaga darbesiyle kapıyı çaldı. Sonra bir daha. Sonra bir daha çaldı. Kabuk hayata yol verdi. İnceldi, çatladı, çatlaklar birbirini izledi. Bir var oluş ânıydı o an; yahut var oluşun üzerindeki perdenin kalktığı an. Annenin de yardımıyla dünyaya bir büyük adım attı içerideki hayat. Cem, göklerin yaratılışını bir küçük ölçekte izliyordu sanki. Parmak kadar bir yumurtadan bir hayat doğuyordu; ve bu, bir büyük patlamayla sıfır hacimden bir evrenin doğuşundan farksızdı. İkisi de aklın alacağı şey değildi bunların: ne yoktan bir evrenin doğuşunu açıklayabildi insanlar, ne de yoktan bir hayatın yaratılışını.

Anne güvercin, yavruyu kanatları arasında emniyete aldı. Canlıydı, ama kördü, çıplaktı, çaresizdi yavru. Garip şey! Kördü güvercin yavrusu; ama yumurtanın içinde ilk kurulmaya başlayan organlar arasında gözler vardı. Besbelli, herşey uzun vadeli bir plana göre yürüyordu. Bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün faaliyete geçecek bir sistemin temelleri, daha işin en başında atılmış ve hiçbir şey en küçük bir tesadüfe bırakılmamıştı. Eğer yavru bugün için kör ise, gören bir annesi vardı. Çıplaksa, sığınacağı bir sine vardı. Aç ise, onu doyuracak olanlar vardı.

Yavru kuş ağzını açtı. Yumurtanın kabuğunu kırmaktan başka bildiği tek şey buydu. Anne, ilk günlere özgü bir tür kuş sütü damlattı açılan ağızdan içeri. Yavru kuş yutkundu. Tekrar ağzını açtı. Tekrar kuş sütü aktı annenin ağzından. Bu, izleyecek haftalar boyunca yavrunun yapacağı tek şeydi: ağzını açmak ve yutmak. Sadece, ilerleyen günlerde menü değişecek, yumuşatılmış tohum ve danelerden meydana gelen bir mama halini alacaktı.

Bir küçük güvercin yavrusunun dünyasına dalıp gitmişken, içindeki Uzaylı, Cem’i uyandırdı.

“Neler buldun bu dünyada?”

Cem uzun uzun düşündü. Eli defterine gitti. Sonra vazgeçti. Defterin bu gözlemler için kâfi gelmeyeceğini fark etti. Bu soruya bir kitapla cevap verilirdi ancak; ama o kitabı yazmak için kelimeleri nereden bulup çıkaracaktı Cem? Bizim dünyamızın sözcükleriyle hisse senedi alıp satmak, reklam metinleri yazmak, futbol maçlarında tezahürat yapmak, miting meydanlarında nutuklar atmak, kapı eşiklerinde dedikodu yapmak kolaydı; ancak bir güvercin dünyasını tasvirinde bu sözcükler pek yetersiz kalıyordu. Uzun uzun düşündükten sonra, Cem, bir kitap yerine iki kelimeyle cevap vermeyi tercih etti:

“Sıcaklık ve güvenlik.”

Oysa aç, çıplak, kör ve çaresiz bir yavrunun dünyasındaydı Cem. Bulunduğu yerden, kendi dünyasını tasavvur etmeye çalıştı—eli tutan, gözü gören, aklı eren insanların dünyasını. Arada dağlar değil, dünyalar vardı. Bizim dünyamızda eğer sıcaklıktan ve güvenlikten söz edilecekse, o da ancak aklımızın ermediği, elimizin tutmadığı bir zamanda, anne karnında veya anne kucağında olduğumuz bir zamanda sözkonusu olabilirdi. Bir gariplik daha!

“Peki,” dedi Uzaylı Cem. “Sence bu sıcaklığın ve güvenliğin kaynağı ne olabilir?”

“Görünüşe bakılırsa anne ile babadan.”

“Anne yaptığı şeyin farkında mıdır dersin?”

“Bu soru,” dedi Dünyalı Cem, “ancak tecrübeli bir güvercinin cevaplandırabileceği birşey. Ama bana kalırsa hayır derim.”

Gerçekten de, güvercin, o güne kadar üzerinde yattığı şeyin içinde olup bitenlerden bütünüyle habersizdi. Hattâ, yapılan deneylerde, kuşların, önlerine konan herhangi bir yuvarlak cisim üzerinde otomatik olarak kuluçkaya yattıkları çok görülmüştü. İki haftadan fazla bir süre ile gece gündüz ısıtmaya çalıştıkları şey için, anne ile baba güvercinin, “Bunların içinde bizim yavrularımız var; büyüyünce boncuk gözlü, yeşil gerdanlı, tombul birer güvercin olacaklar” diye kıvanacak halleri yoktu herhalde.

Lâkin, güvercinlerin davranışları, kendi açılarından ne kadar bilinçsiz olursa olsun, gerçekte o kadar bilinçli ve anlamlıydı. Üstelik onlar bütün bu işleri büyük bir ciddiyetle ve besbelli severek yapıyorlardı.

İki gün kadar sonra, diğer yumurtanın içindeki yavru da dünyaya merhaba dedi. Artık anne ile babanın bütün işi onları doyurmaktan ibaretti. Anne yine kuluçkadaymış gibi yatıyor; bu arada iki yavru onun sımsıcak sinesi ve kanatları arasında saklanıyordu. Çok geçmeden yavruların gözleri açıldı. Ama hâlâ kuştan ziyade, yolunmuş tavuğu andırıyorlardı. Annelerinin ağzında yumuşadıktan sonra yavruların gagasına nakledilen tohumların bir kısmı, on gün kadar sonra, nazenin deriler üzerinde incecik tüyler halinde yeşermeye başladı. Yavrular günden güne beslendiler ve büyüdüler. Gelişen bedenler, her açıdan mükemmel bir kuş bedeni halinde gelişiyordu. Uçuş için kemiklerin içleri boş tutulmuştu; ama sağlam ve esnek kemiklerdi bunlar. Ayrıca göğüs ve karın bölgelerinde hava boşlukları bırakılmıştı. Tüylerin bile saplarının içi boşaltılmıştı, ağırlık etmesinler diye. Buna karşılık, yavruların oldukça büyük birer kalbi ve son derece güçlü göğüs kasları vardı. Bu da, yerdeki hareketinin yetmiş beş misli enerji isteyen uçuş işlemi için gerekli olan bir tedbirden başka birşey değildi. Fakat bütün bunlardan ne yavruların haberi vardı, ne de anne ile babanın. Onlar, sadece kendilerine gösterileni yapıyorlardı.

Bir aylık olduğunda, yavru güvercin artık kendi kendisine bakacak durumdaydı. Yine de birkaç gün daha ana evinde kalmayı tercih etti. Sonra, günlerden bir gün, üzerinde gençlik tüyleri olduğu halde, güvercin yuvadan uçuverdi. Gerçi çok uzaklara gitmedi, ama ne de olsa yuvadan ayrılıştı bu. Bununla beraber, ayrılışta acıklı bir manzara yaşanmadı. Birkaç gün öncesine kadar onun için hayatını feda etmeye hazır olan anne ve baba, yavrularının gözleri önünde uçup gitmesine karşı bütünüyle tepkisiz, bütünüyle duygusuzdu. Sanki, bir ay kadar önce anne ile babanın dünyasında bir şefkat musluğu açılmış, şimdi de esrarengiz bir şekilde kapatılıvermişti.

“Sana çok şey borçluyum” dedi Cem, içindeki Uzaylıya. “Daha önce hiç görmediğim şeyleri, senin tarafından bakınca görmeye başladım. Galiba bu bir alışkanlık oldu bende.”

“Sakın alışkanlıktan bahsetme,” diye araya girdi Uzaylı Cem. “Alışkanlıkların olduğu yerde mucizeler görünmez olur. İstersen buna meleke diyelim.”

Evet, bir melekeydi Cem’de gelişmekte olan. Tıpkı sürekli egzersiz yapan bir sporcunun kasları gibi, Cem’in gözlem melekesi de hergün kaç defa yoğun bir dikkatle yaptığı egzersizlerle güç kazanıyordu. Artık girilmeyen yerlere giriyor, görülmeyeni görüyor, yaşanmayanı yaşıyordu Cem. Fakat imkânsız birşey de değildi onun yaptıkları. Sadece, alışkanlıklarının sınırlarını aşmayı başarmış, kendisinde var olan yetenekleri nasıl kullanacağını öğrenmiş ve bakması gereken yeri belirlemişti, o kadar. Bu meleke ile, artık bir çırpıda Güneşe uzanan, bir bakışla güvercinlerin dünyasına girebilen bir Cem vardı artık.

Ve güvercinlerin dünyası, şimdi onu yepyeni keşiflerin eşiğine getirmiş görünüyordu.

(Devamı var)