> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Kul Hakkından Ne Kadar Korkuyoruz?
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Kul Hakkından Ne Kadar Korkuyoruz?
Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 039

Güzel dinimiz İslâm’da “kul hakkı” olarak adlandırılan ve beşeri ilişkilerin neredeyse temelini oluşturan çok ciddi bir kavram vardır. Kul hakkı kavramı, bizzat sosyal adâleti sağlayacak, insanlar arası ilişkileri sağlamlaştıracak, kişiye âhiret mutluluğunu tattıracak önemli bir kavramdır.

“Kul hakkı" ifadesi "insan hakları" tabirinden daha dinî bir içeriğe sahiptir. Bu ifadeyle insanın başıboş bir varlık olmadığı, Allah´ın kulu, O´nun mülkü, O´nun mahlûku zihinlerde iyice tespit edilir ve nefisler, `kul hakkına tecavüzün kesinlikle cezasız kalmayacağı´ tehdidiyle karşı karşıya kalır. Kur’ân’da, ilk bakışta kul hakkı gibi görünen ve kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok âyetlerden sonra, "işte bu Allah´ın hudududur/ölçüsüdür, onu çiğnemeyin" mealinde İlâhî ikazlar gelir. Demek ki, kul hakkını çiğnemek, Allah´ın hududunu çiğnemek olarak kabul edilmektedir.

İslam dini, ırk, milliyet, siyasi inanç, dil ve tahsil seviyesi ayırmaksızın, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Kur’ân-ı Kerim’de zekat, sadaka, infak, ihsan, yardımlaşma, yalancılık etmeme, miras hukuku, hemen bütün kul hakkı üzerinde yani toplumun salahı üzerinde durulmaktadır. Kur’ân bu konu üzerinde neden bu kadar önemle durmuştur? Çünkü ferdin ve toplumun salahı, huzuru, refahı, dostluğu ve yakınlığı hep bu sayededir. Yüce Allah’ın kullarına ihtiyacı yoktu. Amaç onların emirlere uyarak iki dünya mutluluğunu elde etmeleridir.

Kul hakkına riâyet, dinimizin en çok dikkat çektiği, âyet ve hadîslerle ikaz hatta tehdit ettiği bir konudur. İmanın şartlarını üzerinde taşıyan mü’minlerin Yüce Allah’ın rızasını kazanmaları için yerine getirdikleri namaz, oruç  gibi ibadetler hep dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için hazırlanmış bireysel şuur talimleri gibidir. Yaptığımız her ibadet bizi kul hakkından korkma ve o konuda dikkatli olma seferberliğine itmelidir. Bir kimseden haksız olarak alınan bir kuruşu, sahibine geri vermenin, yüzlerle lira sadakadan kat kat daha sevap olduğunu unutmayalım.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) şu üç hadisinde kul hakkını şöyle işlemektedir:

“Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helalleşsin! Çünkü ahirette altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınır, sevapları olmazsa, hak sahibinin günahları buna yüklenir.” (Buhari)

“Kibri, hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, Cennete girer.”  (Nesai)

“Kul hakkı, müminin aybı, kusurudur.”  (Ebu Nuaym)

Bizler  kul hakkı deyince, komşumuzun, arkadaşımızın, meslektaş veya mesâi arkadaşımızın bir malını alıp habersiz kullanma veya yemeyi aklımıza getiririz. Bu kul hakkının maddi çeşididir. Bir de bu saydıklarımızın gıybetlerini yapmak, onurlarını kırmak, onları hafife almak veya küçük düşürmek gibi manevi olan kul haklarını da akıldan çıkarmamak gerekir. Bizim değer dünyamızı paylaşmayan, inanmayan ya da gayr-ı Müslimlerin hakkı için de, onlarla helalleşmek gerekir. Bunların gönlü alınmazsa ahirette affının çok güç olduğu bilinmelidir. Bunların hakkından kurtulmak, Müslümanın hakkından kurtulmaktan daha zordur. Gayrı müslimlerin mal ve canlarına saldırmak caiz olmadığı gibi, hile yapmak, onları incitmek, kalplerini kırmak, kadın ve kızlarına saldırmak da caiz değil, haramdır.  (R. Muhtar)

Kişi beşer olmaktan kaynaklanan hatalarıyla bir zaman için başkasının hakkına tecavüz etmiş olabilir. Bunu hiç dert etmeyip, maddi-manevi hangi ihlalde bulunduysa bunu büyük bir cesaret ve açık kalplilikle telafi etmeli ve helallik dileme yoluna gitmelidir. Hak sahibi ölmüş ise, ona dua ve istiğfar edip, hakkını çocuklarına, vârislerine verip, onlara iyilik yapılmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, mal miktarı parayı fakirlere sadaka olarak verip, sevâbını hak sahibine bağışlamalıdır.

Kul hakkı, Allah’ın hakkından önce ödenir. Allah uğrunda savaşıp da ölen kimsenin, kul hakkından başka bütün günahları affedilir. Kul hakkı maâlesef tövbe ile de, şefaat ile de düşmemektedir. Bütün bu ciddiyetine rağmen, Yüce Allah’ın, “Benim huzuruma kul hakkı ile gelmeyin!” uyarısında bulunurken, toplumumuzdaki bu vurdumduymazlığı neyle izah edebiliriz? Öyleyse iyi bir Müslüman, Allah’a karşı görevlerinin yanı sıra insanlara karşı görevlerine ve özellikle de kul hakkına karşı da oldukça duyarlı olmalıdır.

Kulluk, yalnız belli ibadetlerin yerine getirilmesinden ibaret değildir. Allah’ın bütün emirlerine toptan itaat ve yasaklarından kaçınmak suretiyle ubûdiyetin yani kulluğun hakkı verilmiş olur. Yanlış telkin ve düşünceye kapılarak, kulun en küçük hakkını bir tarafa bırakıp, şahsi nafile ibadetlerle meşgul olmayı ibadet zannetmek, halk arasında yaygın; fakat yanlış ve dini olmayan bir davranıştır. Bu konu üzerinde örneklerle ne kadar çok durulursa o kadar yerindedir. Bir insanın olgun/kamil olabilmesi için Allah’a karşı olan vazifelerini yapması ondan sonra din kardeşlerine yardımda bulunması zorunludur. Böyle olunca şu ölçü açığa çıkmaktadır: “Başkasını düşünmeyen yaşamaya hak kazanmaz; çünkü Peygamberimiz “kendisi için istediği bir şeyi, başkası için istemeyenin imanı tam değildir.” buyurmuşlardır. Her işimizde önce kul hakkını göz önünde tutmamız, önce Allah’ın rızası, sonra toplumun selameti ve daha sonra huzurumuz ana yükümlülüğümüzdür. Kur’ân-ı Kerim’in dörtte üçü kul hakkını açıklamaktadır desek mübalağa etmiş olmayız. İslam’ın binası Allah’ı ve dinini tasdik ve ikrardan sonra, toplumun selameti ve Hakk’ın bizden talep ettiği hükümlerini yerine getirmektir.

Günümüzde madde, menfaat ve gaflet karışımı kavga ikliminde, kulluk bilinci zayıflamış, hâliyle kul hakkı da neredeyse hatırlanmaz olmuştur. Dinimizde bu kadar önemli yer tutan “Kul Hakkı”na büyük bir titizlikle önem verelim. Bunu yapınca bilelim ki, hem dünyadaki itibarımız artacak, hem de âhirette ilâhî hesap günü işimiz daha kolaylaşacaktır.