> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Yunus Emre'den Bize Hitap
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Yunus Emre'den Bize Hitap
Dr. Zehra Öztürk
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 037

Derviş bağrı taş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek

Sen derviş olamazsın

Yunus Emre

Yukarıdaki mısralar bir derviş prototipi çizerek dervişliğin düsturlarını ortaya koyuyor: Derviş acıya tahammüllü olacak; ağlayıp feryad eden, devamlı şikayet eden bir kişi olmayacak. Karakterinde şikayet alışkanlığı oluşmayacak.

Sızlanmaksızın, sessizce acıya tahammül etmeye dilimizde "bağrına taş basmak" denir.

Bu dünyaya imtihan için geldik. Çeşitli belalar ve sıkıntılarla imtihan ediliyoruz. Allah'ın en sevgili kulları en çok belalara muhatap olanlardır. Sıkıntıya uğramada başta gelenler peygamberler, sonra evliyaullah, sonra diğer insanlardır. Bunu bilen, bu anlayışla yoğrulan insanımız sıkıntıdan şikayet etmez.

Eşrefzade'den bu konuda bir örnek:

Cana cefa ya kıl safa

Kahrın da hoş, lütfun da hoş

Sevgiliden gelen belalardan hoşnud olmak eski edebiyatımızda yer alır. Fuzuli, Leyla vü Mecnun mesnevisinde Mecnun'un dilinden şöyle seslenmektedir:

Ya Rab, bela-yı aşk ile kıl aşina beni

Bir dem bela-yı aşktan kılma cüda beni

(Ya Rab. Beni aşk belasıyla dost et. Bir an bile beni aşk belasından ayırma.)

Derviş devamlı hüzünlü olacak. Allah aşkıyla gözleri yaşlı olacak. Yavaş ve temkinli olacak,  halim selim bir karaktere sahip olacak.

Tasavvufi Türk Şiiri bize günümüzünkinden farklı bir dünya görüşünü ve farklı bir hayata bakış tarzını yansıtır. Bu dünyaya yabancı kaldığımız müddetçe bu şiirleri anlayamayız, daha da kötüsü yanlış anlarız. Okuduğumuz şiirlerin dilinin çok sade oluşu, hemen anlayıverecekmişiz gibi gelen basit anlatımı, sanki bugün yazılmışçasına tanıdık oluşu bizi şaşırtmasın. Taasavvuf,  kişiliğin oluşmasında rol oynayan,  İslam ahlak ve terbiyesine dayanan bir nevi uygulamalı bir davranış bilimidir. Zaman içinde kendisine mahsus terimleri oluşmuştur. Yüzyıllarca şiire, musikiye ve çeşitli sanat dallarına yansıyarak toplumumuzda insan karakterinin oluşmasını sağlamıştır.

Kültürümüzde ilim ve irfan tabiri vardır. İlim, bir öğretim müessesesinde tahsil görme esasına ve  kitaba dayalı olarak  öğrenilir.  İrfan ise terbiyeye dayalı  hayat ilmidir. Hiç okula gitmemiş kişilerde bile olgun bir kişilik, derin bir hayat görüşü görülebilir . Yunus Emre insanımızın irfanını geliştirmede rol oynayan mutasavvıf şairlerden biridir. Kasabada, köyde, yaylada okula gitme imkanı bulamamış kimselere Allah, peygamber sevgisi yanında İslam ahlakı,  edep, merhamet , hoşgörü öğretmiştir.

Döğene elsiz gerek

Söğene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek

Sen derviş olamazsın

Derviş kendisine vurmak isteyenlere ve kötü söz söyleyenlere karşılık vermeyecek. Kimseye de gücenmeyecek.

Burada günümüzün anlayışından farklı bir dünya görüşü yansıtılmaktadır. Bugün aldığımız Batı tarzı eğitim bize farklı bir kişilik veriyor. O yüzden eski, özellikle mutasavvıf şairlerimizi, tabiatıyla Yunus Emre'yi de anlamakta güçlük çekiyoruz.

Bu dörtlüğün ilk iki mısraında söylemek istediği şu: Allah yolunda olan kimse önce nefsi için kızmayı bir kenara bırakacak. Sen-ben kavgasından uzak olacak. Öfkesine hakim olacak. En önemlisi şahsi anlaşmazlıklarla inancı birbirine karıştırmayacak.

Bu karakterlerin oluşmasındaki temel dayanaklara baktığımızda bunun kaynağının ayet, hadis ve peygamber efendimizin sahabe-i kirama verdiği terbiye olduğunu görürüz:

Hz. Ali savaş esnasında yüzüne tüküren müşriği bırakıyor:

– Çekil git, diyor.

– Neden beni öldürmek elindeyken bıraktın?

– Seninle Allah için savaşıyorum. Fakat sen yüzüme tükürünce öfkelendim. Araya şahsi kızgınlık girdi. Benim savaşım kendim için değil, Allah içindir.

Tasavvufta "incitmemek-incinmemek" düsturu vardır. Derviş için küsmek, darılmak söz konusu olmamalı..

Allah sevgisi ancak içinde şahsi çıkar, kin,  gönül koyma gibi duygulara yer vermeyen bir kalpte yer alabilir:

Ben gelmedim davi içün

Benim işüm sevi içün

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmağa geldim

Tabii bu özellikleri kazanmak o kadar kolay değildir. Kişinin hırs, istek ve arzularına esir olan nefsini terbiye etmek için çok çalışması  lazımdır. Görünüşünü değiştirmekle hemencecik derviş olunmaz:

Dervişlik olaydı tac ile hırka

Biz dahi alırdık otuza kırka

Kin, öfke, haset gibi duygular yanında gurur da insanı yanlış yollara sürükler:

Ben şişeyi çaldım taşa

Namusu arı n' eylerem

"Namus", bugün yaygın olarak cinsel açıdan temiz olmak anlamında "iffet" ile eşanlamlı olarak kullanılır. Aslında bu kelime daha geniş anlamlıdır ve "gurur, şeref, haysiyet, izzetinefis, utanma, kişinin toplum içindeki itibarı" gibi kavramları da içine alır. Şise nasıl bir kere kırıldı mı bir daha eski haline gelmezse, namus da bir gitti mi geri gelmez. O zaman derviş niçin namusunu ayaklar altıa alıp utanma duygusundan sıyrılsın ki? Bu da günümüz insanı için anlaşılması güç bir ifade.  Bunun kaynağını bulmak için İslam Tarihine baktığımızda şöyle bir örnek görürüz:

Ebu Talip, Hazret-i Peygamberin amcası idi. Şefkat ve merhamet dolu bir yüreği vardı. Yeğenini çok koruyup gözetmiş, onu müşriklerin kötülüklerine karşı savunmuştu. Fakat iman etmemişti. Son nefesini vereceği zaman Rasulullah Efendimiz ona:

– Amcacığım, kelime-i şehadet getir, müslüman ol ki sana kıyamet gününde şefaat edebileyim, demişti. Ebu Talip ise:

– Sana iman ederim ama Mekke uluları "Ölümden korktu da atalarının dininden  döndü" derler. İzzet ve itibarımı  zedelerler, demiş ve öylece can vermişti.

"Öyle olduğuna inandığı için değil, başkalarına karşı ayıp olmasın diye bir davranışta bulunmak" duygusu Hakk'a ulaşmaya engeldir, bu yüzden onun kırılması gerekir.

Herkesin bir nasibi vardır, arar durur. Nasibe ulaştırıcı sebepler vardır, ondan  ayrı düşürücü sebepler vardır:

Doğruya varmayınca

Mürşide ermeyince

Hak nasib etmeyince

Sen  derviş olamazsın ¸ukarıdaki mısralar bir derviş prototipi çizerek dervişliğin düsturlarını ortaya koyuyor: Derviş acıya tahammüllü olacak; ağlayıp feryad eden, devamlı şikayet eden bir kişi olmayacak. Karakterinde şikayet alışkanlığı oluşmayacak.

Sızlanmaksızın, sessizce acıya tahammül etmeye dilimizde "bağrına taş basmak" denir.

Bu dünyaya imtihan için geldik. Çeşitli belalar ve sıkıntılarla imtihan ediliyoruz. Allah'ın en sevgili kulları en çok belalara muhatap olanlardır. Sıkıntıya uğramada başta gelenler peygamberler, sonra evliyaullah, sonra diğer insanlardır. Bunu bilen, bu anlayışla yoğrulan insanımız sıkıntıdan şikayet etmez.

Eşrefzade'den bu konuda bir örnek:

Cana cefa ya kıl safa

Kahrın da hoş, lütfun da hoş

Sevgiliden gelen belalardan hoşnud olmak eski edebiyatımızda yer alır. Fuzuli, Leyla vü Mecnun mesnevisinde Mecnun'un dilinden şöyle seslenmektedir:

Ya Rab, bela-yı aşk ile kıl aşina beni

Bir dem bela-yı aşktan kılma cüda beni

(Ya Rab. Beni aşk belasıyla dost et. Bir an bile beni aşk belasından ayırma.)

Derviş devamlı hüzünlü olacak. Allah aşkıyla gözleri yaşlı olacak. Yavaş ve temkinli olacak,  halim selim bir karaktere sahip olacak.

Tasavvufi Türk Şiiri bize günümüzünkinden farklı bir dünya görüşünü ve farklı bir hayata bakış tarzını yansıtır. Bu dünyaya yabancı kaldığımız müddetçe bu şiirleri anlayamayız, daha da kötüsü yanlış anlarız. Okuduğumuz şiirlerin dilinin çok sade oluşu, hemen anlayıverecekmişiz gibi gelen basit anlatımı, sanki bugün yazılmışçasına tanıdık oluşu bizi şaşırtmasın. Taasavvuf,  kişiliğin oluşmasında rol oynayan,  İslam ahlak ve terbiyesine dayanan bir nevi uygulamalı bir davranış bilimidir. Zaman içinde kendisine mahsus terimleri oluşmuştur. Yüzyıllarca şiire, musikiye ve çeşitli sanat dallarına yansıyarak toplumumuzda insan karakterinin oluşmasını sağlamıştır.

Kültürümüzde ilim ve irfan tabiri vardır. İlim, bir öğretim müessesesinde tahsil görme esasına ve  kitaba dayalı olarak  öğrenilir.  İrfan ise terbiyeye dayalı  hayat ilmidir. Hiç okula gitmemiş kişilerde bile olgun bir kişilik, derin bir hayat görüşü görülebilir . Yunus Emre insanımızın irfanını geliştirmede rol oynayan mutasavvıf şairlerden biridir. Kasabada, köyde, yaylada okula gitme imkanı bulamamış kimselere Allah, peygamber sevgisi yanında İslam ahlakı,  edep, merhamet , hoşgörü öğretmiştir.

Döğene elsiz gerek

Söğene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek

Sen derviş olamazsın

Derviş kendisine vurmak isteyenlere ve kötü söz söyleyenlere karşılık vermeyecek. Kimseye de gücenmeyecek.

Burada günümüzün anlayışından farklı bir dünya görüşü yansıtılmaktadır. Bugün aldığımız Batı tarzı eğitim bize farklı bir kişilik veriyor. O yüzden eski, özellikle mutasavvıf şairlerimizi, tabiatıyla Yunus Emre'yi de anlamakta güçlük çekiyoruz.

Bu dörtlüğün ilk iki mısraında söylemek istediği şu: Allah yolunda olan kimse önce nefsi için kızmayı bir kenara bırakacak. Sen-ben kavgasından uzak olacak. Öfkesine hakim olacak. En önemlisi şahsi anlaşmazlıklarla inancı birbirine karıştırmayacak.

Bu karakterlerin oluşmasındaki temel dayanaklara baktığımızda bunun kaynağının ayet, hadis ve peygamber efendimizin sahabe-i kirama verdiği terbiye olduğunu görürüz:

Hz. Ali savaş esnasında yüzüne tüküren müşriği bırakıyor:

– Çekil git, diyor.

– Neden beni öldürmek elindeyken bıraktın?

– Seninle Allah için savaşıyorum. Fakat sen yüzüme tükürünce öfkelendim. Araya şahsi kızgınlık girdi. Benim savaşım kendim için değil, Allah içindir.

Tasavvufta "incitmemek-incinmemek" düsturu vardır. Derviş için küsmek, darılmak söz konusu olmamalı..

Allah sevgisi ancak içinde şahsi çıkar, kin,  gönül koyma gibi duygulara yer vermeyen bir kalpte yer alabilir:

Ben gelmedim davi içün

Benim işüm sevi içün

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmağa geldim

Tabii bu özellikleri kazanmak o kadar kolay değildir. Kişinin hırs, istek ve arzularına esir olan nefsini terbiye etmek için çok çalışması  lazımdır. Görünüşünü değiştirmekle hemencecik derviş olunmaz:

Dervişlik olaydı tac ile hırka

Biz dahi alırdık otuza kırka

Kin, öfke, haset gibi duygular yanında gurur da insanı yanlış yollara sürükler:

Ben şişeyi çaldım taşa

Namusu arı n' eylerem

"Namus", bugün yaygın olarak cinsel açıdan temiz olmak anlamında "iffet" ile eşanlamlı olarak kullanılır. Aslında bu kelime daha geniş anlamlıdır ve "gurur, şeref, haysiyet, izzetinefis, utanma, kişinin toplum içindeki itibarı" gibi kavramları da içine alır. Şise nasıl bir kere kırıldı mı bir daha eski haline gelmezse, namus da bir gitti mi geri gelmez. O zaman derviş niçin namusunu ayaklar altıa alıp utanma duygusundan sıyrılsın ki? Bu da günümüz insanı için anlaşılması güç bir ifade.  Bunun kaynağını bulmak için İslam Tarihine baktığımızda şöyle bir örnek görürüz:

Ebu Talip, Hazret-i Peygamberin amcası idi. Şefkat ve merhamet dolu bir yüreği vardı. Yeğenini çok koruyup gözetmiş, onu müşriklerin kötülüklerine karşı savunmuştu. Fakat iman etmemişti. Son nefesini vereceği zaman Rasulullah Efendimiz ona:

– Amcacığım, kelime-i şehadet getir, müslüman ol ki sana kıyamet gününde şefaat edebileyim, demişti. Ebu Talip ise:

– Sana iman ederim ama Mekke uluları "Ölümden korktu da atalarının dininden  döndü" derler. İzzet ve itibarımı  zedelerler, demiş ve öylece can vermişti.

"Öyle olduğuna inandığı için değil, başkalarına karşı ayıp olmasın diye bir davranışta bulunmak" duygusu Hakk'a ulaşmaya engeldir, bu yüzden onun kırılması gerekir.

Herkesin bir nasibi vardır, arar durur. Nasibe ulaştırıcı sebepler vardır, ondan  ayrı düşürücü sebepler vardır:

Doğruya varmayınca

Mürşide ermeyince

Hak nasib etmeyince

Sen  derviş olamazsın