> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Kur'an ve Tefekkür -3-
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Kur'an ve Tefekkür -3-
Osman Nûri Topbaş
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 032

İnsanı kullukla mükellef kılan Cenâb-ı Hak, gökte ve yerde ne varsa hepsini ona âmâde kılmış1 ve bu kulluğu bir duygu derinliği ile yaşayabilmesi için insanı tefekkür istîdâdı gibi kalbî hassâsiyetler ile tezyîn etmiştir. Yine insanın îmânda kemâle ererek vuslata nâil olabilmesi için de “Üsve-i Hasene”, yâni “en güzel bir örnek ve rehber şahsiyet” sûretinde peygamberler gönderme lutfunda bulunmuştur.

Peygamberler vâsıtasıyla gerçekleşen ilâhî yardım, Âhirzaman Nebîsi ve onun vâsıtası ile bütün beşeriyete lutfedilen Kur’ân ile zirveleşmiştir.

Bu sebepledir ki hem ümmet-i Muhammed’den olmamız ve hem de Kur’ân ile nasiplenmemiz sebebiyle Cenâb-ı Hakk’a şükür borcumuz sonsuzdur. Zîrâ zerre kadar bir çınar tohumunun münbit bir toprak vâsıtasıyla koca bir ağaç hâline gelerek kazandığı muazzam haşmet gibi bizdeki tefekkür ve hissiyâtın Kur’ân’la beslenip güçlenmesi neticesinde ulaşılabilecek kalbî duyuş ve hakîkatler ne kadar muhteşemdir. Bu itibarla Kur’ân’ın, o bitip tükenmez feyzi ve yüce irşâdı olmasaydı tefekkür ve duygularımız, münbit topraktan mahrum, kuru bir tohum gibi kalırdı. Dolayısıyla biz kullar için Kur’ân sâyesinde gerçekleşen ilâhî ikrâmın yüceliğini ve sonsuz azametini idrâk etmekten daha büyük bir nîmet olamaz. Bu gerçeği; uzay çağı olan şu yirmibirinci asırda ilâhî tebliğden mahrum ibtidâî kavimlerin tefekkür ve tahassüste ortaya koydukları seviyesizlik, daha da bâriz bir şekilde göstermektedir. Hâlâ muharref dinlere mensup milyonlarca insanın, hattâ taştan mâmul Buda heykellerine tapan Budistlerin, âciz bir hayvan olan ineği mukaddes kabul eden Hinduların ve böyle âciz varlıkları ilâh edinmiş bulunan milyarlarca insanın varlığı, üzerimizdeki Muhammedî nîmetin azametini kavrayabilmemiz için ne ibretli manzaralardır. Lâkin, bundan daha hazin olanı, îmân nîmetine mazhar olup da araya giren nefsânî ve dünyevî birtakım sebepler ile hakkın gür sadâsına karşı dehşet verici bir sağırlık içinde bulunmaktır. Her devirde mevcûd olan böyleleri için Kur’ân-ı Kerîm:

“Onlar sağır, dilsiz ve de kördürler…”

(el-Bakara, 18) buyurmaktadır.

Bu itibarla Cenâb-ı Hak, mü’minlerin uyanık, firâsetli ve âyetlerin dehşetinden bir duygu derinliğine sahip olmasını arzu eder. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“O mü’minler ki, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.” (el-Furkan, 73)

Böyle bir devirde, bir müslüman için iki ehemmiyetli vazîfe vardır:

Bunlardan biri, kayaların çatlakları arasında yeşerme şansı elde eden nâdide çiçekler gibi üzerimizde tecellî eden nîmetin kıymetini takdîr edip bir şükür hissi içinde bulunmaktır. İkincisi ise bu ilâhî lutuf ve ikramların tabiî bir sûrette doğuracağı, hak ve hakîkat mahrumlarına acıma duygusuyla, o hakîkatlerin tebliğinde gayretli olmaktır.

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)

(İnsanları) Allâh’a çağıran, sâlih amel işleyen ve «Ben Müslümanlar­danım.» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33)

Tebliğ gayretinin, arzu edildiği nisbette semereli olabilmesi içinse Kur’ân’ın engin muhtevâsı üzerinde her zamankinden daha fazla gönül ve zihin yormak ve Kur’ân ile istikâmetlenip Kur’ân ahlâkı ile ahlâklanmak şarttır. Bu demektir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in engin rûhâniyet ve muhtevâsı üzerinde tabiat âlimlerinin maddî âlemi incelemekteki dirâyet ve gayretlerinin üstünde bir gayret ve kalbî dirâyet sâhibi olmak mecbûriyetindeyiz.

Bütün materyalist telakkîlerin beşeri alçaltmaktan ve sefâletini hazırlamaktan başka bir netîce hâsıl edemediği ortadadır. Bu vahim netîcenin sebebi, insan gerçeğini sâdece akıl ile mîzân etmekten doğmuştur. Kur’ân-ı Kerîm ise vahyin içinde değer kazanan akla işâretle, on altı defa "Yâ ulul-elbâb"» yâni “ey akıl sâhipleri” hitâbı yanında pek çok kere de: “Akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz, idrâk etmez misiniz?” tarzında îkâzlar ihtivâ etmektedir.

Bütün ilimlerin önünde giden Kur’ân, beşerî tefekkür ve tecessüs meylini tatmin hususunda kıyâmete doğru her geçen gün yeni keşiflerle yeniden ne azametli bir menbâ ve ne feyizli bir kaynak olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

Biz Müslümanlar, Kur’ân’ın mükemmelliğini insanlığa îzâh ve onları îkaz hususunda yetersiz kalmanın ve nümûne olamamanın mes’ûliyetini düşünmeli ve ürpermeliyiz. Üstelik, asırlardan beri gerçekleşen bütün ilmî keşifler ile milyonlarca kere Kur’ân te’yîd edilmiş iken bu gerçeğin îmânı îcâb ettirdiği hakîkatini asrımızın çeşitli vâsıta ve imkânlarına rağmen lâyıkıyla yaygınlaştıramamamız hâlinde, dünyanın dört bucağında yaşayan gaflet içindeki insanlar, bizden huzûr-i ilâhîde dâvâcı olacaktır. Bu da bizlerin mes’ûliyetini artırmaktadır. Zîrâ dînin çoğu metafizik olan gerçeklerini îzâh ve ispat sadedinde zamanımızın pek çok ilmî keşfi, geçmiş asırlara nisbetle büyük kolaylıklar sağlamaktadır.

Kur’ân, kıyâmete kadar her asrın ilmî seviyesi ve insanların idrâkine göre hakîkatlerini sergilemektedir. Şâyet insan yaratılışındaki husûsiyetler, tıbbî buluşlar, semâ haritasındaki ve yeryüzündeki zihni dehşete sevk eden nizam ve program gibi daha nice hakîkatler, ilmen keşfedilmeden evvel Kur’ân’da açıkça ve sarâhaten ifâde edilmiş olsaydı, insanların o zamanki aklî ve ilmî seviyelerine göre bunu kabullenip tasdik etmeleri ve netîce itibâriyle îmân ile şereflenmeleri mümkün olmazdı.

Bu yönüyle de Kur’ân-ı Kerîm, eştikçe defîne çıkan kadim bir toprak gibidir. Yeter ki onun engin muhtevâsı üzerinde gereği gibi gönül ve zihin yorabilelim.

Kâinat kitabı ile duygu derinliğine varabilmek ve cihânın hikmet ve sırlarının müşâhedesi, ancak gönül ehlinin tefekkürü sâyesindedir. Rabbimiz aşağıdaki âyetlerle bütün insanlığı bu tefekküre dâvet eder:

(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîrâ dolaşsalardı elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur.”

(el-Hacc, 46)

“Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyle iken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” (er-Ra’d, 4)

Gerçek bir mü’min olabilmek, kalbi harekete geçirmekle ve o kalbin tefekkür ve sevme iştihâsını uyandırabilmekle başlar.

İnsanı insan yapan, beyin ve kalb fonksiyonlarıdır. Sadece beyne yüklenilip kalb âlemi ihmâl edildiği zaman, insan belki iyi bir dünyâ adamı olur. Lâkin ince, rakîk bir mü’min olabilmek için kalbin de hamur gibi yumuşaması, incelmesi ve hissiyât derinliğine bürünmesi zarûrîdir. Kalbi bu kıvamda çalışan bir mü’min için her şey “hâl lisânı” ile konuşur. İnsanın, kendinden başlayarak yüzü-gözü, üstü-başı vitrinidir. Bütün varlıkların “lisân-ı hâl” denilen bir lisânı vardır ki, her şey bununla beyân hâlindedir.

Anadan doğma âmâ olan bir kişi, gözleri birdenbire açılsa ne kadar dehşete kapılır. Şöyle bir baktığında; denizlere, ağaçlara, uçan kuşlara ne kadar hayret eder. Zîrâ hiç görmediği şeyler… «Rabbim ne güzel halketmiş!» der, hayranlık duyar. Bu güzelliklerin her gün binlercesi ile karşılaşan insanoğlu, çoğu kez bunların farkına varmadan, derin tefekkür ve ince tahassüs iklimine yol bulamadan, tıpkı bereketli Nisan yağmurları üzerinden akıp gittiği hâlde ondan hiçbir nasîb alamayan sert kayalar misâli, oradan gafletle gelip geçer.

Yukarıdaki ve aşağıdaki âyetler bizleri ne güzel bir uyanıklığa dâvet hâlindedir:

“Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allâh’ın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için dersler vardır.” (el-Câsiye, 5)

“Onlara bir delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler.”

“Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allâh’ın takdîridir.”

“Ay için de sonunda o eski hurma salkımının çöpüne (yay hâline) döneceği konaklar tâyin etmişizdir.”

“Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yâsîn, 37-40)

“İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.” (el-Ankebût, 43)

İnsan, ömrü müddetince ne derecede tefekkür ve duygu derinliğinde yükselip dirâyet kazanırsa, ilâhî muhabbet ikliminden o kadar nasip alabilir ve ölüm ötesindeki saâdet, o nisbette artar. Tarih boyunca peygamberler, evliyâ ve mütefekkir sâlihler, kâinâtı kavramaktaki dirâyetin canlı misâlleridir. İnsanın fıtratında ve vicdânının derinliklerinde mârifetullâh, yâni Rabbi kalben tanıma istîdâdı, bir hak duygusu, şiddetle inanma ve bağlanma ihtiyâcı gizlidir.

Başı dara düşen gâfillerin, hayat buhranları geçiren münkirlerin, himâyesiz kaldıkları korkunç yalnızlıkta bu fıtrî sermâyenin sevk-i tabiîsiyle Allâh’a dönmeleri, ilâhî kudretten yardım dilenme ihtiyâcı duymaları, insanın yaratılış gâyesinin muktezâsıdır. Lâkin bu istîdâdı köreltenler, bu âlemde ilâhî kudret akışlarından ve sanat harikalarından uzakta ve bîgâne kalanlar, bu ibretler âleminde abus ve alık yaşayanlar, dünyada oynadıkları bu körebe oyununu âhirette de devam ettireceklerdir. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.” (el-Hacc, 46)

“Bu dünyada kalbi kör olan, âhirette de kör ve daha şaşkındır.” (el-İsrâ, 72)

`

Kur’ân-ı Kerîm’i, kalbi ilâhî muhabbetle dolu, sâlih ve sâliha muallimlerden öğrenmek zarûrîdir ki, o feyizli kalblerden bir hâl in’ikâs ederek dinleyenleri duygu derinliği ve tefekküre sevketsin. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm de mü’mini dâimâ düşünme ve duygulanma seferberliğine dâvet etmektedir. Âyet-i kerîmede:

“…Düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44) buyurulur.

Diğer taraftan Allâh Teâlâ, hem yüce varlığının delîllerini hem de insanlara bahşettiği nîmetlerdeki derin hikmetleri tefekküre dâvet buyurur. Bunlar içerisinde insanoğlunun çeşit çeşit lisanlara ve renklere sahip olmasına dikkat çeker. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının delillerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.” (er-Rûm, 22)

Gerçekten de insanoğlunun konuştuğu lisanlardan hiçbiri, o lisanı konuşan millet tarafından muhtelif komisyonlar kurularak oluşturulmamıştır. Ne grameri, ne kelime kadrosu, ortak bir çalışmanın semeresi değildir. Kimi dillerde cümle fiille başlarken kimi dillerde de fâille başlar fiille biter. Bunlar şuurlu tercihler değil, bizzat Cenâb-ı Hakk’ın bir bahşıdır. Bu ilâhî bahşın yanında insanoğlunun renklerinin değişikliği ve muhtelif ırklar hâlinde yaratılması da, ayrı bir hikmetler manzûmesidir. Renkler, coğrafyanın getirdiği bir netice; ırklar bir hilkat tecellîsidir. Bu durum, insanların birbirleriyle daha kolay tanışıp anlaşmaları içindir. Yoksa biri üstün diğeri değersiz bir ırk diye bir şey yoktur. Her ırktan da hem temiz kimseler, hem de şerli kimseler çıkar. Mühim olan takvâ üstünlüğüdür. Bu hakîkati Allâh Teâlâ şöyle beyân eder:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allâh katında en değerli olanınız, en muttakî (en çok takvâ sahibi) olanınızdır. Şüphesiz Allâh bilendir, her şeyden haberdardır.” (el-Hucurât, 13)

İnsanoğlu, ilâhî imtihan muktezâsınca, mücâdeleci ve hakkı kabulde mütereddid bir yaratılışa sâhip olduğu için, Kur’ân-ı Kerîm âyetleri çeşitli meslek ve meşrep sahipleri için muhtelif misâllerle donatılmıştır; tâ ki herkes kendi hâline göre bir nasip alsın. Bu hakikat, âyet-i kerîmede şöyle beyân olunur:

“Andolsun ki, Biz bu Kur’ân’da insanlara türlü türlü misâli gösterip açıkladık. Zîrâ insan çok hususlarda mücâdelecidir.” (el-Kehf, 54)

Kur’ân-ı Kerîm, insanı, onun yapısındaki inceliklere dikkat çekerek tefekküre dâvet eder. İnsana, hayatını tefekkür etmesi hususunda şöyle buyurur:

“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yâsin, 68)

Bir başka âyette insanın yapısındaki fücur ve takvâ temâyülü gerçeğine şu şekilde işâret edilir:

“Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (eş-Şems, 7-10)

Tekrar diriliş ile Allâh’ın yüce kudreti, buna mukâbil insanın acziyeti ve istikbâlde kendisini bekleyen ilâhî gerçek sergilenir:

“İnsan görmez mi ki, biz onu nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsin, 77-79)

Zamanın peşinde koşan insana zamanın izâfî olduğu hatırlatılır:

“Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)

İnsanoğlunu devamlı tefekküre davet eden bütün bu beyanlar da gösteriyor ki, böyle bir zihnî ve kalbî faâliyet, Allâh’ın emrettiği bir mecbûriyettir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise bin dörtyüz sene evvel:

“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, XVI, 121) meâlindeki hadîs-i şerifleriyle tefekkür ve neticesinde kalbin feyizlenmesini ibâdet seviyesinde gördüğünü beyân buyurmuştur. Hattâ denilebilir ki onun ibâdetten evvel mevcûd olan bir lâzıme olduğuna işâret buyurmuştur. Çünkü, ibâdet gibi diğer hayırların da ehemmiyet ve mâhiyetini kavramak tefekkür ile mümkündür.

Bin dörtyüz sene evvel, ehemmiyetine sayısız âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile işâret edilmiş olan tefekkürün, asrımızda -yukarıdaki izahlara nazaran- ehemmiyetinin daha da artmış bulunduğu muhakkaktır. Bu noktadaki mes’ûliyetten hakkıyla berî olmak için hakkı tebliğ ve hayra teşvik hususunda ne derecede gayret sâhibi olmamız lâzım geldiği üzerinde ne söylense azdır.

`

İnşâallâh hulûlüyle müşerref olacağımız, Şâbân’ın 14. gününü 15. gününe bağlayan Berat Gecesi, her sene sâlih mü’minler tarafından büyük bir îmân vecdi içinde ihyâ edilmektedir.

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Şâban’ın yarısı gecesinde namaz kılınız, gündüzünde de oruç tutunuz. Zîrâ Allâh Teâlâ, güneşin batmasıyla berâber dünyâ semâsına rahmet nûrlarıyla tecellî buyurup kullarına tan yeri ağarıncaya kadar şöyle hitapta bulunur:

«–Yok mu benden af dileyen, onun günahlarını bağışlayayım? Yok mu benden rızık isteyen, onu rızıklandırayım? Yok mu bir musîbetzede, duâ etsin de ona âfiyet vereyim? Şöyle olan yok mu, böyle olan yok mu?..»” (İbn-i Mâce, İkâmetü's-salât, 191)

 Demek oluyor ki Allâh Teâlâ, bu gece husûsî rahmet, ihsân ve icâbet kapılarını tâ sabah oluncaya dek ardına kadar açık tutmaktadır.

Berat gecesini namazla, gündüzünü de oruçla ihyâ etmenin mü’minlere müstesnâ kıymetler kazandıracağı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ne güzel bir vaad ve müjdesidir. Bu geceyi namazlara ilâveten Kur’ân, zikir, tesbih, salevât-ı şerîfe ve mânevî sohbetlerle de ihyâ etmeye gayret etmeliyiz.

Berat gecesinden sonraki günler ve geceler için de îtinâ göstermek gerekir ki onlar, nûr menbaı Ramazan-ı Şerîf’in mukaddes dâvetiyeleri durumundadır. Ramazan neş’esiyle gönül heyecanlarımız rûhânîleşmeli, hayır-hasenâtımız çoğalmalı, îmânî muhabbetimiz ve Hakk’a sadâkatimiz artmalıdır. Bilhassa namazlarımız, kalb ve beden âhengi içinde ve bir vecd iklîminde edâ edilmelidir. Zîrâ namaz, Rab ile kulun ulvî bir mülâkâtıdır.

Nitekim, bir kimse Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana faydalı ve özlü bir söz öğret.” dedi. Hazret-i Peygamber

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona şunları söyledi:

“Namaza durduğun zaman, dünyâya vedâ eden bir kimse gibi ol! Özür dilemeni gerektiren bir sözü konuşma! İnsanların elinde bulunan dünyâlıklardan ümidini kesmeye karar ver ve buna azmet!” (İbn-i Mâce, Zühd, 15)

Mü’min, kıldığı namazın bütün fazîlet ve ecrini kazanma gayreti içinde olmalı ve bu ilâhî nîmeti zâyî etmekten sakınmalıdır. Zîrâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)

Hâsılı rahmet ve bereket gölgesi üzerimize düşen Ramazan-ı Şerîf dolayısıyla şunu da belirtmeliyiz ki; Ramazan’da nâzil olan Kur’ân, mü’minlere kıyâmete kadar uzun bir Ramazan hayâtı yaşatmak için indirilmiştir. Ramazan ve Kur’ân, amelî ve hayatî bir ömür terbiyesidir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrâk edenler onda oruç tutsun...” (el-Bakara, 185)

Cenâb-ı Hak Kur’ân’ın hidâyet hüccetleri ve hikmet ölçüleri ile dolu nurlu bir rehber olduğunu bildirdikten sonra bu mübârek aya eren her kişinin, Kur’ân terbiyesi altında oruç tutmakla mükellef bulunduğunu beyan buyurmaktadır.

Unutmamak gerekir ki Kur’ân’ın sâdece sadâsını dinlemek ve hakikat haritasını gözden geçirmek kâfî değildir. Onun ebediyet, yâni âhiret hayâtını kurtarma yollarını gösteren mübârek emirlerine bir gönül vecdi ile itaat etmek îcâb eder. Çünkü mü’min, nefsâniyetin taarruzlarına karşı Kur’ân rûhâniyeti ile çetin bir nefis muhârebesine giren kişidir.

Yâ Rabbî! Bu mübârek ayda duygu derinliği ile Kur’ân ve cennet hayâtı yaşayabilmeyi nasîb eyle! Îmân ve Kur’ân’ımız hüccet, oruçlarımız rahmet, sahurlarımız bereket, iftarlarımız vuslat demleri olsun.

Âmîn!..

Dipnot: 1)Bkz.Câsiye Suresi, âyet 13.