> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > "Tüm İnsanlar Allah'ı Arıyor"
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

"Tüm İnsanlar Allah'ı Arıyor"
Prof. Robert Frager
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 019

Prof. Robert Frager ile 'Transpersonel Psikoloji' üzerine...

Altınoluk: Kendinizi tanıtabilir misiniz?

Robert Frager: Yaptığımız işte, kendi hakkımızda konuşmamamız gerekiyor.

Altınoluk: Kendinizi, tezkiye etmediğiniz müddetçe tanıtmanızda bir beis yok.

Robert Frager: Tamam. Gayret edeceğim. İsmim Robert Frager. 1981 Mart’ında Muzaffer Ozak Efendi’nin talebesi oldum. Aynı dönemde Kaliforniya’da 12 arkadaş manevi eğitime talip olduk. Grupta en kıdemli bendim. O günden beri küçük bir kardeş grubumuz oluştu. 1985’de Muzaffer Efendi’nin halefi Sefer Dal Efendi buradaki kardeşlere hizmet vazifesi verdiler.

1975’te psikoloji alanında akademik eğitim yapan ve geleneksel Batı psikloljisinden çok daha geniş zaviyeli bir psikoloji eğitimi hedefleyen Transpersonel Psikoloji Enstitüsü’nü kurdum. Transpersonel Psikoloji’yi genellikle insan tecrübesinin tümü olarak tarif ediyorum; çünkü inanıyorum ki psikoloji büyük ölçüde hastalık tedavisi ve insanların hayatlarındaki davranış bozukluklarına yoğunlaştığından şirazesinden çıkmıştır. Eğer insan tecrübesinin tüm boyutlarına eğilirseniz, tasavvuf diye ilgilendiğimiz alanı içine aldığını görürsünüz. Bu okulda öğretmenlik yapıyorum. Psikoloji Profesörü’yüm ve aynı zamanda Manevi Rehberlik Programı’nın yöneticisiyim. Bu program anladığımız manada bir terapi programı değil. Bu, mürşid ile mürid arasında meydana gelen bir çeşit yol gösterme faaliyeti. Eğittiğim insanların bazıları Katolik rahipleri ve papazları mesela ama çoğu psikoterapi yapmak yerine sadece insanları yönlendirmek isteyen kişiler.

Sufizm üzerine çeşitli kitaplar yazdım. Muzaffer Efendi’nin Amerika’da yaptığı konuşmaları toparladım. Bu kitap Aşk Şaraptır adı altında yayınlandı. Ayrıca Amerikalılara sufizmi tanıtmak maksadıyla kaleme alınmış öykülerden oluşan Temel Sufizm adlı bir kitap kaleme aldım. Bir de Şeyh Sefer Efendi’nin isteği üzerine Kalp, Benlik & Ruh isimli bir kitap yazdım. Bana ‘İyi bir yazarsın. Psikologsun. Bir sufi öğretmenisin. Sufi psikolojisi üzerine bir kitap yaz. Tekke’ye gelen yabancılara bu tarz bir kitap vermek istiyorum’ dedi. Ne yazılacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Allah’a sığındım. Birçok şeyle beraber, Hakim Tirmizi’nin kalp üzerine yazılmış harika bir el yazması eserini keşfettim. Bu, kitabın önemli bir parçası oldu. İbrahim Hakkı Erzurumî Hz.lerinin ruhun farklı seviyeleri üzerine yazdıklarından faydalandım. Böyle böyle kitap oluştu. Kitap psikologlar için yazılmadı. Psikolojik bir bakış açısından İslam’ı ve sufizmi tanıtmak için yazıldı.

Altınoluk: Transpersonel ne anlama geliyor?

Robert Frager: Trans kelimesinin iki anlamı var. Birisi ötesi, yani aşkın. Diğeri ise geçişli; saydamda olduğu gibi. Mesela, oğlumuza Abdülkadir ismini verebiliriz. Fakat gerçek manada Abdülkadir olmak, Allah’ın Kadir isminin kulu olmaktır. Bir anlamda bu sıfatla şekillenmektir.

Transpersonel psikolojiyi anlamak için paradigma değişimi dediğimiz kavramdan bahsetmemiz gerekiyor. Paradigma, üzerine birçok teorinin inşa edildiği bir dizi temel faraziyelerin bütünüdür. Kopernik’ten önceki astronomların birçok teorileri vardı. Gezegenlerin hareketleri, güneşin hareketi konusundaki gözlemlerine göre farklı teoriler geliştirmişlerdi. Fakat, bu teorilerin tümü, herşeyin dünyanın etrafında döndüğüne dair temel bir faraziyeye dayanıyordu. Bu tek faraziye yüzlerce teoriye kaynaklık etmişti. Kopernik, güneş sisteminin güneşin etrafında döndüğüne dair faraziyesini geliştirdiğinde, ilmi bir devrime ya da paradigma değişimine imza attı.

Ne yazık ki, Batı psikolojisinin paradigması değişmedi. Bu paradigma maddecilik, determinizm ve insan tabiatının mekanik görüş açısı ile izahına dayanmaktadır. Bu, pozitivist bir dünya görüşüdür ki temel olarak ölçemediğimizin varolmadığını söyler.

Transpersonel psikolojinin dayandığı paradigma farklıdır. Temel faraziyeler şöyle sıralanabilir: İnsan zihinni ya da bilincini pozitivizm ile anlayamazsınız. Zihin maddi bir şey değildir. İnsan bilincinin farklı seviyeleri ya da makamları vardır. Klasik psikoloji sadece tek makamı, uyanmış bilinci inceler.

Transpersonel kavramını kullanan ilk psikolog Jung’tur. Jung, tasavvufa oldukça yakın birisidir. Geliştirdiği teoriler, diğer bütün batılı psikologların teorilerinden daha yakındır. Fakat ABD’de sadece bir veya iki üniversite Jung Psikolojisi öğretmektedir, çünkü Jungçu paradigma farklıdır. Jung, temel olarak ruhun, yani sınırsız bir benliğin varlığını kabul eder.

Eğer basitçe tarif edecek olursak, transpersonel psikolojiye ruh psikolojisidir, diyebiliriz. Ben, buna tüm insan tecrübesinin psikolojisi demeyi tercih ediyorum. Sinir hastalığı olan birisinin bile ruhu vardır. Böyle insanların hala Allah ile bir irtibatları bulunmaktadır. Bir nevrozun ortasında bile, ruhani bir potansiyel mevcuttur. O yüzden transpersonel psikoloji sadece manevi tecrübe ile alakalı değil, tüm insan tecrübesini konu edinmektedir. İnanıyorum ki tüm insanlar ruhani varlıklardır ve tüm insan tecrübesi de ruhani bir boyut içermektedir; çünkü kalb asla Allah’ı unutmaz.

Altınoluk: Tüm dinlere açık bir eğitim verdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Robert Frager: Öğrencilerimizi, hangi dinden olurlarsa olsunlar ruhani arayış içerisinde olanları kabul edebilecekleri şekilde eğitiyoruz. Onlara herkesi bir ruha sahip, hikmet sahibi manevi varlıklar olarak görmelerini öğretiyoruz. Allah Hz. Adem’e tüm isimleri öğretmiştir. Bu yüzden her insanda hikmet saklıdır. (George Bush’da bile bu böyledir. Keşke bunu kullanabilseydi.) Bu transpersonal psikolojinin temel bir faraziyesidir ki, zannediyorum herhangi bir dinin ötesinde bir yaklaşımdır.

Altınoluk: Transpersonel Psikoloji açısından hakiki şeyh ile sahte şeyh arasındaki fark nedir?

Robert Frager: Herşeyden önce, her ne kadar zaman zaman böyle değerlendirmeler yapsak da kimin hakiki şeyh olduğunu sadece Allah bilir. Hakiki şeyh ile sahte şeyh arasındaki fark, bir yönüyle, şeyhin kalbinin kendi şeyhine, kendi silsilesine bağlı olup olmamasında ve silsilesinin bereketinin kendisine doğru şeyleri yapması için ilham verip vermememesinde yatar. İşte bu, şeyhi hakiki şeyh yapar. 

Bunun olması için, şer’i hususlara dikkat gerekir. Şeriat kalbi açık ve temiz tuttuğu için çok önemlidir. Allah aşkı, Peygamber aşkı ve şeyhin aşkına da sahip olunmalıdır.

Tasavvuf geleneğinde her tarikata bir silsile, bir bağ atfedilir. Hakiki şeyh bu silsilede bir bağlantı noktasıdır. Bundan yıllar önce aklıma şöyle bir benzetme gelmişti. Şeyh bir parça borudur, silsile ise ucu ta Resulullah (SAV)’e giden bir boru hattı. Hakiki bir tarikatın boru hattında delikler yoktur. Şeriatsız, aşksız boru bağlantı yapamaz ve bereket hasıl olmaz.

Seneler önce, Muzaffer Efendi, şeyhin, Allah’ın kendisi ile dervişleri beslediği bir kepçe olduğunu söylemişti. Çorba Allah’ın çorbası. Kepçeyi tutan Allah’ın eli. Allah kepçeyi aldırıyor ve dervişleri besliyor. Muzaffer Efendi şöyle devam etmişti: ‘Kepçe olmak pek  etkileyici değil ama Allah’ın kepçesi olmak iyi, çünkü Allah sadece temiz kepçe kullanır.’

Altınoluk: Nefs-i Emmare ile Nefs-i Mutmainne arasındaki fark nedir? Bu kavramların izahları klasik tasavvuf literatüründe ayrıntısı ile mevcut. Kendi alanınızın bakış açısı ile bu kavramları nasıl açıklarsınız?

Robert Frager: Beş seneden bu yana nefsi açıklamaya yönelik özel bir sistem üzerine çalışıyorum. Bu sistemi yönetim danışmanlığında kullanıyorum. İnsanda dört makam var. Her bir makam sadece insanı değil, bu karakterdeki organizasyonları da izah ediyor.

1. Seviye-Prensipsiz:

Birinci makamı prensipsiz olarak adlandırdım, yani herhangi bir kurala bağlı olmayanlar. Bu, nefs-i emmarenin seviyesi. Hırsızlık yapan, yalan söyleyen ve herhangi bir ahlaki kurala bağlı olmayanlar bu seviyede. İş aleminde, Batı’da bulunan birçok insan eski Romalılara ve Yunanlılara kadar giden ‘Caveat Emptor’  ifadesini kullanırlar. Bu alıcı gözünü açsın ya da satıcıya güvenme demektir. Bu tam Batı zihniyetidir. İslami değildir; hatta Hristiyanlara ait bile değildir.

Nefs-i emmare seviyesinde bir çok insan var. Tahmin edemeyeceğimiz kadar çok hem de. ABD’de 20 bin kadar saat başı ücretle çalışan insana yönelik bir araştırma yapılmış. Çalışanların yüzde 13’ü çalıştıkları yerden düzenli olarak çaldıklarını söylemişler. Yüzde 66’sı birisini çalarken görürlerse kendilerinin de çalacaklarını ifade etmişler. Sadece yüzde 21’i çalmayacağını belirtmiş. Batı psikolojisi dürüst olmayan bu kadar çok insan bulunduğunu itiraf etmeye yanaşmaz. Tasavvuf psikolojisi birçok insanın nefs-i emmare sahibi olduğunu söyler. Yusuf Süresi’nde, Yusuf Peygamber (AS) bile kendi nefs-i emmaresi ile mücadelesi olduğunu belirtir. Bu büyük peygamberlerden birisidir. Eğer O (AS) kendi nefsi ile mücadele etmek durumunda ise şüphesiz biz de kendi nefsimizle mücadele etmeliyiz.

Bu seviyede faaliyet gösteren birçok şirket bulunmaktadır. Bunların ne ahlaki bir temeli ne de prensipleri vardır.

Ben, nefs-i emmareyi Batı psikolojisi kavramları içerisinde narsizm ile açıklamaya çalıştım. Narsizm kişinin kendini sevmesi ve başka kimseyi düşünmemesidir. Psikolojide aşırı derecede narsistlere psikopat ya da sosyopat adı verilir. Bu insanlar, eğer çıkarları gerektiriyorsa başkalarını öldürebilirler.

Narsizm bir bebek için normaldir. Normal bir gelişme düzeyidir. Her insan narsizm düzeyini yaşar. Bu konuda sevdiğim bir örnek var. Bir yüzü siyah bir yüzü de beyaz olan bir kağıt parçası alın. Bunu bir çocuğa göstererek ne gördüğünü sorun. Şunu diyecektir: ‘Evet bu taraf siyah, bu taraf beyaz.’ Kağıdı yukarı kaldırın ve sadece siyah tarafını görebileceği şekilde tutun ve şunu sorun: ‘Ben ne görüyorum?’ Çocuk ‘Sen siyah görüyorsun’ diyecektir. Bu şekilde söyleyecektir çünkü kendisi siyah görmektedir. Bu yaşta, başka birisinin dünyayı kendi tecrübesinden daha farklı algılayabileceğini düşünemez. İşte bu narsizmdir. Bu düzeydeki bir narsizm zihni gelişimimizde normal bir aşamadır. Küçük yaştaki çocuklar başkalarının rollerini üstlenemezler.

Hala ‘Benim dünyayı gördüğüm tarzdan başkası beni bağlamaz’ diyen insanlar vardır. Bunların empatileri, diğerlerinin ne hissettiklerine dair duyguları yoktur. Sadece kendi düşünceleri ve duyguları önemlidir. Bu narsizmdir; bu nefs-i emmaredir. ‘Sadece benim gördüğüm önemlidir’ demek asında bir çeşit şirktir; çünkü sadece kendini düşünmek Allah’ı unutmaktır. Nefs-i emmare narsizmi kendisinin ilah olarak görülmesini isteyecek kadar büyük olan Firavun’un nefsidir. Ben nefs-i emmareyi İngilizce’ye ‘zalim’ (tyrannical) olarak tercüme ettim. Bu bize zulmeden nefistir. İlginçtir; Mevlana nefs-i emmareden firavun olarak bahseder. Nefs-i emmareyi İngilizce’ye çevirmeye kalkıştığımda endişelenmiştim. Ben kimdim ki, kısır Kur’an ve Arapça bilgimle Kur’ani bir kavramı tercüme etmeye kalkışıyordum! Mevlana’nın kitabını okuduktan sonra, ‘Elhamdülillah, tercümem o kadar da fena değilmiş’ dedim, çünkü orada nefs-i emmare Firavun olarak tasvir ediliyor.

2. Seviye-Körü körüne bağlılık:

İkinci seviyeyi körü körüne bağlılık olarak tarif ediyorum. Bu seviyedeki insanların kendine güvenleri ya çok azdır ya da hiç yoktur. Nefs-i emmare sahibi olduklarını bilirler ve nefislerinden korkarlar. Kendilerine güvenleri olmadığı için, bu seviyedeki insanlar bir sisteme yapışırlar. Genellikle de çok katı olurlar. Kendilerine değil, sisteme güvenirler.

Körü körüne bağlılıkla yürüyen organizasyonlar vardır. Bu organizasyonlar çalışanlarından sadece itaat isterler. Birçok büyük şirket, çalışanlarının düşünmelerini istemez. Sadece uyumlu ve mekanik olarak çalışmalarını ister. Aslında bir çok yerlerdeki eğitim de bundan farklı değildir. Birçok öğretmen öğrencilerine olayları öğretir ve fakat nasıl düşüneceklerini öğretmez. Öğrenciler düşünmek değil ezberlemek zorundadırlar.

Amerika’da insanlara ‘Sizler bir fecaatsiniz ama biz sizi kurtaracağız’ diyen birçok Evanjelik lider vardır. Bu, günah işlediğinizi farkettiğiniz düzey olan tasavvuftaki nefs-i levvamedir. Sonuç olarak kendinize güvenmezsiniz. Bir çok insan kendilerine güvenmek yerine, bir sisteme ya da organizasyona bel bağlama yoluna giderler.

Aynı şekilde, bu da tabii bir seviyedir. Çocuklar biraz büyüdüklerinde, ümit edilir ki  narsizmi bırakırlar ve babaları, öğretmenleri ve rol modelleri ile aynileşme yaşamaya başlarlar. Onlara bağlanma yoluna giderler. Diğer yaşıtları gibi olmak zorundadırlar. Bu normal bir gelişme düzeyidir. Bu yaştaki birçok gencin kendine güveni yoktur. Çünkü hala öğrenmekte ve hala büyümektedirler. Fakat büyüdüklerinde kendine güven duygusunun olmaması normal değildir. Her insanda bu seviyeden bir parça vardır. Nasıl hepimizde bir parça nefs-i emmare varsa, aynı şekilde hepimizde nefs-i levvame de vardır.

Bir diğer örnek, Türkiye’de insanların çoğunda bulunan Beşiktaş, Galatasaray veya Fenerbahçe taraftarlığıdır. İnsanlar kendilerini bir takımla özdeşleştiriyorlar. Bunun için birbirleri ile kavgaya bile tutuşuyorlar. Bu düzeyde, insanlar genellikle kendilerini, kendi dışlarında biri ile, bir spor ekibi, bir ülke ya da bir inançla tarif ederler. Şüphesiz bunların en kötüsü kendinizi devletle özdeşleştirip, Irak gibi bir ülkeye girmek ve masum insanları öldürmektir. Bu şekilde ülkeleri ile aynileşen insanlar çok zaman diğer ülkelerdeki insanlara insan nazarıyla bakmazlar. İnsanlık bu değildir.

3. Seviye-Kendini gerçekleştirme:

Abraham Maslow ‘kendini gerçekleştirmeyi’ ‘yeteneklerin, kapasitenin ve potansiyelin tam kullanımı ve kıymetlendirilmesi’ olarak tarif eder. Bu işbitirici, Amerika’nın başarılı sanatçı ya da girişimci idealini tasvir etmektedir. Ne var ki bu tarife uyan birçok başarılı sanatçı, müzisyen, yazar ve işadamı vardır ki aynı zamanda ben-merkezli, değersiz ve kıskançtır.

Kendini gerçekleştirme seviyesini analiz ederken, Maslow’un neden Amerika’daki en itibar gören psikologlardan birisi olduğunun farkına vardım. O’nun bu teorisi başarıya ilişkin büyük Amerikan idealini anlatmak için kullanılıyor. Kendini gerçekleştirmiş insanlar sıkı çalışırlar ve genellikle de başarılı olurlar. Hırslıdırlar; başarılarının farkedilmesini ve ödüllendirilmesini isterler. Rekabet içerisinde çalışmaya yatkındırlar ve ‘kazanmaya’ şartlanmışlardır. Belki Maslow’un kendini gerçekleştirme kavramı için daha uygun bir ifade ‘ene’nin gerçekleştirilmesi’ olabilir.

Örneğin, Sumner Redstone, Amerika’daki en başarılı işadamlarından birisidir. Küçük bir aile sinema zincirini, bugün Viacom, Blockbuster Video, Paramount ve CBS’nin içinde bulunduğu dev bir şirketler topluluğuna dönüştürmüştür. Kendi hayat hikayesini anlattığı ‘Kazanma Arzusu’ adlı kitabında şirket alımları öncesi kendisini ve çalışanlarını bir savaşa gidecekmiş gibi nasıl hazırladığını anlatır. Orada, para ile değil, kazanma arzusu ile, hatta güç isteği ile motive olduğunu itiraf eder. Bu, Maslow’un hiç bahsetmediği, kendini gerçekleştirmenin karanlık tarafıdır.

4. Seviye-Adanma:

Bu seviyedeki fertler kendilerini, kendilerinden daha yüce bir şeye adamışlardır. Tecrübeli devlet adamı, eski BM Genel Sekreteri Dag Hammarskjold otobiyografisinde bunu şu şekilde anlatıyor:

Bilmiyorum bu soruyu kim -ya da ne- getirdi. Ne zaman konulduğunu da bilmiyorum. Cevapladığımı bile hatırlamıyorum. Fakat bir zaman, birisine -ya da birşeye- evet şeklinde cevap verdim ve bu andan itibaren emindim ki varlığın bir anlamı vardır ve bu yüzden hayatım, kendi kendime teslimiyetten dolayı, bir amaç sahibidir.

Amerikan iş dünyasında yapılan bir araştırma adanmış şahsiyetlere ilişkin en güzel açıklamalardan birisini getirmektedir. Jim Collins, ‘İyiden Mükemmele’ adlı kitabında ortalama şirketlerin nasıl büyük şirketler haline geldiğini anlamayı amaçlayan ve beş sene süren bir araştırma projesini anlatır. Collins ve araştırma grubu 1965 ile 1995 arasındaki Fortune 500 şirketlerini analiz eder ve içlerinden ortalama durumdayken olağanüstü gelişme kaydeden 11 şirket seçerler. Bu şirketlerin her birisi 15 sene boyunca ortalama ya da ortalamanın altında satış yapmışken takip eden 15 sene boyunca satışlarını sektörlerinin üç katı yapabilmişler. Aslında, bu şirketlerin bu dönemdeki kümülatif satışları genel piyasanın 6.9 katı olarak gerçekleşmiş.

Araştırmada çıkan dikkat çekici ve umulmayan bir sonuç, olağanüstü performans gösteren şirketlerin herbirinin yönetiminde, adanmış, dördüncü seviyede bulunan bir yöneticinin bulunması. İyiden mükemmele giden her şirket önemli geçiş yıllarında adanmış liderlerce yönetilmiş. Aslında Collins adanmış liderlik arayışında değilmiş. Bilakis, araştırma konusu ettiği şirketlerdeki büyük değişimlerin olağanüstü bir liderlik sonucu gerçekleştiği şeklindeki ifadeye hoş bakmıyormuş.

Collins bu liderleri şu şekilde tarif ediyor: “[Adanmış] liderler egolarına yönelik ihtiyaçları kendilerinden uzaklaştırmayı ve mükemmel bir şirket inşa etmek gibi daha büyük bir hedefe yönlendirmesini bilirler. Bu… [adanmış] liderlerin egoları ya da kendi çıkarları olmadığı anlamına gelmez. Aslında bunlar oldukça hırslıdırlar; fakat öncelikli ve başta gelen hırsları kurumlarıdır; kendileri değil.” (Collins, 2001, s. 21, italikler yazara ait)

Collins bu liderlerin ikili tabiatlarda olduklarını bulmuş. Bunlar hem alçak gönüllü ve arzulu, hem mütevazı hem de korkusuzlar. Her birisi şahsi bir yumuşaklılığın yanısıra kuvvetli profesyonel bir istek sergilemekteler. Kendilerini geri planda tutmakta, öne çıkmamakta, ne var ki kalıcı sonuçlar üretmek konusunda aşırı bir istek sergilemekteler. Ne kadar zor ya da ne tür riskler altında olursa olsun şirketlerini mükemmelleştirmek için ne yapılması gerekiyorsa yapmaktalar.

Diğer tarafta, karşılaştırılan şirketlerin liderlerinin üçte ikisi üçüncü seviyede, yani kendini gerçekleştirme aşamasında bulunanlar. Aslında şirketlerinin zayıf performanslarına neden olan büyük egolara sahipler. Collins bunları şu şekilde tasvir ediyor: “İş, daima ne aldıkları –şöhret, servet, övgü, güç, her neyse- ile alakalı birşeydir; ne inşa ettikleri, ne yaptıkları ya da nasıl katkıda bulundukları ile değil.”

Bir diğer husus, adanmış liderler kendi yerlerini alacak, hatta kendilerini geçecek halefler ve sistemler geliştirmişler. Kendileri için değil, şirketleri için hırs sahibi olmuşlar. Benlikleri tarafından sürüklenen liderler ise genellikle haleflerini başarız kılmışlar. Kendi varlıklarının şirketin başarısı için zaruri olduğuna inanmışlar ve haleflerinin kendilerinden daha üstün performans göstermesinden endişe duymuşlar.

Adanmış liderlerin birçoğu şirketin içinden yükselmişler. Buna karşılık ego merkezli liderlerin hemen hepsi dışarıdan getirilen ‘yönetim starları’ olmuş. Collins’in tespit ettiğine göre adanmış liderler gayretli ve işçi gibi. Bu liderler sabana sürülen atlar gibi iken, diğer liderler gösteri atları gibi.

Adanmış liderler kamuoyuna çıkmaktan sakınıyorlar. Araştırmacılar, iyiden mükemmele giden şirketlerle, bunlarla karşılaştırılan şirketler hakkında yazılan makaleleri alt alta sıralandıklarında, daha az başarılı olan şirketler hakkında neredeyse iki katı kadar daha fazla makale yazıldığını belirlemişler. İyiden mükemmele giden şirketler hakkında yazılan makalelerin çok azı liderler üzerine yoğunlaşmış.

Adanmış liderler dikkat çekici bir şekilde başarılarını kendi astlarına ve şirketlerinin gücüne bağlıyorlar. Ne var ki işler kötü gittiğinde kendilerini suçluyor ve sorumluluğu üstleniyorlar. Diğer liderler tam tersini yapıyorlar; başarıyı kendi üzerlerine alıyor ve suçu başkalarının üzerine atıyorlar.

Bu modelle ilgili bir problem, dördüncü seviyede bulunan bir organizasyon bulmanın zor olması. Doğruluğa adanmış bir organizasyon bulmak çok güç. Soru, bugünün organizasyonlarının nasıl bu tür organizasyonlara dönüştürülebileceği. Henüz bir cevap bulamadım ama mesele bu.

Altınoluk: Peki tarihte böyle bir organizasyon olmuş mu?

Robert Frager: Gerçekten iyi bir örnek aklıma gelmiyor.

Altınoluk: Öyleyse pratikte böyle bir organizasyonun olmasının imkanı yok...

Robert Frager: Belki de. Geçmişte, hakiki bir mürşide mürid olmuş sultanlar vardı. Eğer sultan hakiki bir mürşide tabi olmuşsa, başında bulunduğu yönetim bu şekilde olmuş olabilir. Bu aynı zamanda demokrasinin neden bir İslam ülkesi için ideal model olmadığını da gösteriyor. İşte bir diğer problem de bu. Eğer dört makam olduğuna ve insanların çoğunun birinci makamda yer aldığına inanıyorsak, bu durumda nefs-i emmarelerinin etkisi altında olanlar oyların çoğuna sahip olacaklardır.

Altınoluk: Tasavvuf sizin hayatınızı değiştirdi. İnsanların hayatını değiştiren ne var tasavvufta?

Robert Frager: Tasavvufta bizi dönüştüren dört husus olduğuna inanıyorum. Bir tanesi mürşidin öğrettikleri ve bunları takip etmek. İkincisi şeyhin kişiliği. Şeyh, hakiki bir insan modelidir ve biz bu modeli takip edebiliriz. Şüphesiz şeyhten feyz alma ile ilgili daha ince ayrıntılar vardır. Klasik psikolojide bununla ilgili açıklamalara sahip değiliz. Üçüncü husus cemaattir. Çünkü sadece mürid ve şeyh yok, ayrıca bir diğer mü’mine ayna olacak mü’minler vardır. Cemaatin tümü birbirlerine mürşittir. Dördüncüsü hizmettir. Şeyhe ve diğer müridlere hizmet etmeliyiz. Ayrıca diğer insanlara ve topluma hizmet etme noktasında aktif olmalıyız. Hizmet dönüşüm için muhteşem bir vasıtadır.

Altınoluk: Amerika’da insanların Mevlana sevgisi nereden kaynaklanıyor?

Robert Frager: İnsanlar Mevlana’yı seviyorlar çünkü insanların ruhuna hitap ediyor. İnanıyorum ki insanların tümü Allah’ı arıyorlar ama bunun farkında değiller. Her insan bir Müslümandır, fakat bunu bilmiyorlar. Ayrıca herkesin maneviyata ihtiyacı var; herkes tasavvufun vad’ettiğini istiyor ama bilmiyorlar. Mevlana bunları söylüyor.

Bazı insanlar hastadır ama bunu bilmezler. Eğer ateşiniz varsa, öksürüyorsanız, hapşırıyorsanız, hasta olduğunuzu bilirsiniz. Fakat vitamin eksikliğinden muzdarip insanlar genellikle dertlerinin ne olduğunu bilmezler. Sadece sık sık yorulurlar; daha az enerji ve hayatiyet gösterirler. Zannediyorum hepimizde sadece vitamin eksikliği değil ‘Allah eksikliği’ var ama bilmiyoruz. Her insan Allah’a ihtiyaç duyuyor ve her yerde, her zaman Allah’ı istiyor.     

Altınoluk: İslam kültür mirasında birçok Allah dostu var. Niye özellikle Mevlana rağbet görüyor?

Robert Frager: Zannediyorum Mevlana en büyük ruhani şair olduğu içindir. Ayrıca, Mevlana’yı İngilizce’ye çeviren kişi olan Coleman Barks bir profesyonel şair. Aynı zamanda bir Kadiri şeyhi olan Şeyh Muhaydin’e bağlı. Barks hem bir şairin niteliklerine hem de bir dervişin kalbine sahip.

Altınoluk: Teşekkür ederiz.

Tasavvufta bizi dönüştüren dört husus olduğuna inanıyorum. Bir tanesi mürşidin öğrettikleri ve bunları takip etmek. İkincisi şeyhin kişiliği. Şeyh, hakiki bir insan modelidir ve biz bu modeli takip edebiliriz. Üçüncü husus cemaattir. Cemaatin tümü birbirlerine mürşittir. Dördüncüsü hizmettir. Hizmet dönüşüm için muhteşem bir vasıtadır.İnsanlar Mevlana’yı seviyorlar çünkü insanların ruhuna hitap ediyor. İnanıyorum ki insanların tümü Allah’ı arıyorlar ama bunun farkında değiller. Her insan bir Müslümandır, fakat bunu bilmiyorlar. Ayrıca herkesin maneviyata ihtiyacı var; herkes tasavvufun vad’ettiğini istiyor ama bilmiyorlar. Mevlana bunları söylüyor.

Ben nefs-i emmareyi İngilizce’ye ‘zalim’ (tyrannical) olarak tercüme ettim. Bu bize zulmeden nefistir. İlginçtir; Mevlana nefs-i emmareden firavun olarak bahseder. Nefs-i emmareyi İngilizce’ye çevirmeye kalkıştığımda endişelenmiştim. Ben kimdim ki, kısır Kur’an ve Arapça bilgimle Kur’ani bir kavramı tercüme etmeye kalkışıyordum! Mevlana’nın kitabını okuduktan sonra, ‘Elhamdülillah, tercümem o kadar da fena değilmiş’ dedim, çünkü orada nefs-i emmare Firavun olarak tasvir ediliyor.

Şeriat kalbi açık ve temiz tuttuğu için çok önemlidir. Allah aşkı, Peygamber aşkı ve şeyhin aşkına da sahip olunmalıdır. Tasavvuf geleneğinde her tarikata bir silsile, bir bağ atfedilir. Hakiki şeyh bu silsilede bir bağlantı noktasıdır. Bundan yıllar önce aklıma şöyle bir benzetme gelmişti. Şeyh bir parça borudur, silsile ise ucu ta Resulullah (SAV)’e giden bir boru hattı. Hakiki bir tarikatın boru hattında delikler yoktur. Şeriatsız, aşksız boru bağlantı yapamaz ve bereket hasıl olmaz.