> 2003 > Ekim - Durdum Divânına > Zirvedeki Mâbed
Durdum Divânına
212.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Zirvedeki Mâbed
İdris Arpat
2003 - Ekim, Sayı: 212, Sayfa: 017

“Dağ aldı başını

Ve karlarını ve onurunu Gitti

Bir kuş öterdi içimizde

Bir öterdi sevdâsı Gitti.

Hayâtın bütün şarkıları bitti”V.Akbaş

Mâdemki rûhumuzla, gönlümüzle, hayâllerimizle yaşayamaz olmuşuz bu dünyâda. Çocukları ve çiçekleri koruyamaz olmuşuz. Hak-hukûk mefhûmunu yitirmişiz, adâletin yerinde yeller esmiş.

Madem ki insanlar “olmak” meziyetine erememiş, “görünmek” mahâheret olmuş, sahtelik, sun’îlik, yüzeysellik bir kanser gibi sarmış insanları.

Kula kulluk yol ve usûl, insanlar alınıp-satılır olmuş, insan insanın kurdu olmuş mâdemki.

Süs, şatafat, şımarıklık, hafiflik, sevgi sapmaları... Mâdemki zordur zabtetmek “bastırılmış bedduâları.”

Mâdem ki nesiller sokak, okul, çarşı arasında hergün biraz daha bölünüp gidiyor, caddelerin gürültüsüne karışmaktan başka çâreleri kalmıyor. Mâdem ki “gençlik boşuna akan sular gibi sâhipsizdir.”

Mâdem ki bıktık usandık şu “yüzleri insan, kâlpleri şeytan”dan...

Mâdem ki namazlar ruhsuz, secdeler soğuk. Rahmetler, bereketler toprağımıza, melekler soframıza inmez olmuş. Elimiz kolumuz çözülmüş, irademize bir hâl olmuş. Ne diyeyim, insana, zamâna, emeğe, ekmeğe  saygı duyulmaz olmuş mâdem ki.

Yaratan’la irtibatlar sağlam kurulamamış, şükürler şikâyetlere dönüşmüş, öteler düşüncesi unutulmuş, alem daralmış, melekler bize darılmış.

Mâdem ki insan hesâba katılmaksızın kurulmuş “taş ocağı”, pis ve sünepe şehirlerde sıkıntı gırtlağımıza dayanmış.

Mâdem ki makina kavmi “güvercin bakışlı sessizliğe” kıymış.

“Mâdem ki çok uzağız şimdi ışıktan

Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan”

Mâdem ki insanlar ötmeyi, uçmayı unutmuş kuşlara dönmüş, rüzgârlı bayırlardan, dere şırıltısından bî haber.

Mâdem ki biz bu dünyânın lânetlileri olarak ilân edilmişiz, yolumuz vurulmuş, kolumuz kanadımız kırılmış... İşimiz iş, gidişimiz gidiş olmamış mâdem ki. Varlığımızı darlık, izzetimizi horluk zehirli bir duman gibi sarmış.

Mâdem ki “dünya çağının ikindisinde” kartallarımız sonsuz ufuklarda kaybolup gitmiş.

Mâdem ki Hâbil’in ölümüyle başlamış bizim yetimliğimiz. Kerbelâyı unutamamışız bin yıllardır, şehidimizin masumluğunu, sevimliliğini, şuûrunu, yalnızlığını... İslâm’ın yiğit evlâtlarının toprağa düşüşüne yıllar yılı ağlamışız, bütün türkülerimiz bir ağıt olup çıkmış.

Mâdem ki “son insan da yürümüş” sonsuzluklara, “yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların”

Mâdem ki bilememişiz gönül ne yana düşer, duman ne yana.

Artık “bizim düşlerimizi kim hayra yorsun?”

Ne zamandır zirveler bir sevdâdır gönlümde, tüter kalbimde kutsal sınırlara erememe yangınları.

Yükselmeliyiz. Çelik gibi, arı-duru, duâ sinmiş havâlara ulaşmamız lâzım. Bıktık usandık şehrin pespâyeliğinden.

Şu yolu tutacağız. Bu yol bizi döne dolaşa maksûda götürür. Gerçi kurtlar ulur, yollar uyur ama, azim ve irâde menzili bulur.

“Dağın tırnakları, ovanın ırmakları” olur dostum. Âsîdir dağ rüzgârları. Fırtınalar kurtlar gibi ulur zirvelerde. Dağ insanı korkutur, ürkütür, yorar, yaralar, paralar ama, dağ aynı zamanda hürriyettir, ufuk genişliğidir, iç aydınlığıdır.

Derelerin gümbürtüsüdür karşı yamaçlara vuran.

Dumanlardan, bulutlardan umutlara doğru gidiyoruz.

Dağ heybettir dostum. İnsanın cismi ne kadarcık kalıyor. Akıl ve gönüldür insanın insanlığı.

Yolumuz ince, dağımız yüce. Halimiz nice olur bu dağ başlarında!

Yürü bakalım dostum, “çayırkuşu çayırda, bayırkuşu bayırda gerek.”

Dağın zirvesine vardılar. Pırıl pırıl küçük bir câmi. İçi ve dışı şaşılacak derecede temiz. Çeşmelerinden ılık sular akıyor. İç mekân tabandan ısıtmalı.

Yaşlı ve genç bütün cemâatte bir dalıp-gitmişlik söz konusu.

Hoca yaşlıcaydı. Sükûnet ve nûrânîlik hâkimdi kendisine. Namazda uzun okudu, içten okudu. Rûhumuz yıkandı ve coştu bu okuyuştan.

Namazdan sonra hoca az konuştu, öz konuştu:

“Allah (c.c) bize, şah damarımızdan daha yakındır. Bu şuûru kesintisiz sürdürmemiz gerekiyor. Buradan insanlığa, İslâmlığa, huzûra varılacaktır.

Allah’ı (c.c) unutmak kendimizi unutmaktır, temel meselelerimizi gözden kaçırmaktır. Allah’tan koptuğumuz an, ateşlere yandığımız andır.

Âlemdeki ince ayar sisteme, yaratma olayının sürüp-gidişine dikkat buyurmalıyız. Bu, tefekkür hâlidir, hayrettir, hayranlıktır.

Eşya ve insanda takılıp kalmamız doğru değil. Eserden müessire intikâl gerçekleşmelidir.

İç dünyâmızda güller açmağa başladığında güneşimiz doğmuş olacaktır. Bundan sonra dış dünyâmızı da güzelleştirme gayretlerine gireceğiz. “Gül alıp-gül satma” safhâsıdır bu safha:

Yorulmak fakat yılmamak, ölümlü dünyâda rahat düşkünü olmamak... Çare yok,  yorgunluklara alışacağız. Yangınları seyredemeyeceğimize göre, yorgunluk baştan aşacak demektir.

Her hâl-ü kâr’da diyaloğumuz Allah’la (c.c) kurulacaktır.

Hayâtı sevmenin bir yolunu bulacağız. Sevgi yüreğimizi yumuşatmasaydı yerler ve gökler kaskatı kesilirdi.

Adâlet merkezli bir dünya kurulamamışsa kurulamamıştır. Yüreğimizde o heyecan sönmüyor. Çâre ne? Teklif gücü aşmaz.

“Dünyada bir kıyâmet eri, bir mahşer eri” gibi yaşamamız gerekiyor. Öteleri görmüşüz de gelmişiz sanki.

Haydi bakalım, “el kârda, gönül yarda” gerek. Allah yâr ve yardımcımız olsun.”

Dışarıya çıktığımızda bize bal şerbetleri ikrâm ettiler. Ağaçlar arasında sâde, temiz, küçük evler görünüyordu. Büyük insanlar küçük evlere doğru yürüdüler. Biz tekrar yollardaydık, uzun, ince yollarda.

DUA

Yâ Rabb! Namazlarımızı, gerçek mânâ ve hikmetiyle edâ edilen ve bir mi’râc mâhiyetiyle senin ulvî vuslat ve müşâheden ile şereflenen namazlardan eyle! Namazlarımız, gözlerimizin nûru, gönüllerimizin her iki cihânda da sürûru olsun!

Âmîn!..

 

(İslâm İmân İbadet, Osman Nurî TOPBAŞ shf. 266)