İslam'ın Evrensel Barış Çağrısı
205.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Hızır Bey Çelebi
Araştırmacı Can Alpgüvenç
2003 - Mart, Sayı: 205, Sayfa: 046

İstanbul’u fethederek dünya tarihine yepyeni bir devir açan Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u aldıktan sonra Ayasofya civarında bir köşk yaptırmak ister. Bizans’ın meşhur mimarlarından birini bu iş için görevlendirir. Fatih köşkün şeklini iyice tarif ettikten sonra, Rum mimarın emrine birçok kalfa verir ve kasrın belirli bir süre sonunda bitirilmesini emreder. İnşaata başlanır. Rum mimar, köşkün estetik ve sanat bakımından daha mükemmel olabilmesi düşüncesiyle, çok önceleri Bizans imparatoru tarafından Mısır’dan getirilen ve Fatih tarafından bu köşkte kullanılması istenilen çok kıymetli sütunları ikişer arşın keserek kısaltır. İnşaat tamamlandığında maiyyetiyle beraber köşkü gezen Sultan, kıymetli sütunlarının kesilerek kullanıldığını görünce, Rum mimarın kendi başına verdiği bu karara fevkalade öfkelenir. Mimarı azarlamaya, bağırıp çağırmaya başlar.

-Bre biz size böyle mi emrettik, bu sütunları nasıl kesersün? Diyerek hiddetini sürdürür.

Sultan’ın mimara hiddetlendiğini gören bostancılar, bunu bir emir telakki ederek mimarın iki elinin de sütunlara karşılık, hemen oracıkta kesilmesini emrederler. Mimar bu haksız muamele karşısında, arkadaşları tarafından ilk yardım yapılır yapılmaz soluğu Başkadı Hızır bey’in yanında alır. Meseleyi anlattıktan sonra Sultan’dan davacı olduğunu söyler.

Kadılık makamında hiçbir ünvana imtiyaz tanımayan, adalet karşısında en aciz fertle en itibarlı insanı eşit tutan Kadı Hızır Bey, bu şikayet üzerine Sultan’ı sanık sıfatıyla mahkemeye celbeder. İstanbul Fatihi hükümdar mahkeme salonuna girip baş köşeye geçmek isteyince, Kadı Hızır Bey’in gök gürlemesini andıran şu sözleriyle duraklar:

-Oturma begüm! Hasmınla mürafaa-i şer’i oluyorsun! Onunla beraber ayakta dur!..

Bu sert ihtar karşısında şaşıran Fatih, suçlulara ayrılan yere oturur ve davacısı Rum mimarla birlikte muhakeme edilir. Mahkeme sonunda Hızır Bey; sebepsiz, haksız, hükümsüz el kestirdiği için, Sultan’ın da iki bileğinin kesilmesine karar verir. Karar tebliğ olununca hem koca Fatih, hem de salondakiler şaşkınlık içinde donup kalırlar. Kimseden çıt bile çıkmaz.

Kısa bir sessizliğin ardından Rum mimarın sesi duyulur. Hükümdarın ellerinin kesilmesine razı olamayacağını, kısastan vazgeçtiğini, adaletin tecelli ettiğini söyler. Bunun üzerine karar diyete çevrilir; Fatih tarafından Rum mimara ölünceye kadar on akçe ödenmesine karar verilir. Kısastan kurtulan Fatih büyük bir sevinç içindedir. Ödenecek bedeli yirmi akçeye çıkarır, davacıya hediye olarak bir de ev vadeder.

Sultan salondan ayrılırken Kadı Hızır Çelebi’in eteğini öpmeyi de ihmal etmez.(1)

Kadı Hızır Bey, 6. Ağustos 1404’te Sivrihisar’da doğdu. Babası Sivrihisar kadısı Emir Arif Celaleddin Efendi, annesi nüktedanlığıyla tanınan ve alim bir zat olan Akşehir’li Nasreddin Hoca’nın kızıdır. Hızır’ı evvela babası okuttu, sonra onu Bursa’ya gönderdi. Hızır orada devrin büyük alimlerinden Molla Yegan’dan tahsil gördü. Molla Yegan bu çok istidatlı talebesini pek beğenerek yetişmesine büyük ihtimam gösterdi. Hatta Hızır’ı o kadar beğendi ki, onu kendisine pek genç yaşlarda damat edindi. (Hızır Bey’in hem hocası, hem kayınpederi, hem de velinimeti olan Molla Yegan, geçen yazımızda belirtiğimiz gibi Molla Gürani’yi Osmanlı’ya kazandıran değerli bir ilim adamıdır.) Daha sonra Hızır Bey Sivrihisar Medresesi’ne tayin edildi.

* * *

Aradan yıllar geçti. Hızır Bey 45 yaşına girmişti. Yeni hükümdar Sultan Fatih, Edirne’de İstanbul fethinin hazırlıklarıyla meşguldü. O sırada Edirne’ye bir Arap alimi gelmişti. Bu alim, karşısına çıkan herkesi ilzam ediyor, kimse kendisini susturamıyordu. Sultan pek müteessirdi. Kendisine:

-Sivrihisar’da bir genç müderris var, o sizi memnun edecektir, onu çağıralım.

Dediler. Artık Hızır Bey’in fazl u kemali her tarafta duyuluyordu. Fatih bunun üzerine:

-Bir de o getirilsin, buyurdular. Hızır Bey Sivrihisar’dan getirilerek huzura alındı. Sonraki günlerden birinde, hünkar huzurunda yapılan dini mübahesede meşhur Arap aliminin bütün suallerine cevap verdi, lakin Arap alimi kendisinin sorduğu on sekiz sualin hiçbirini cevaplayamadı, ilzam oldu. Sultan bu başarıya o kadar sevindi ki, hemen yerinden kalkıp arkasındaki kıymetli kürkü çıkardı ve Hızır Bey’in arkasına bizzat giydirdi. İşte Hızır Bey’le Fatih ilk defa bu mecliste, böylece tanıştılar. Sultan onun bu muvaffakiyeti üzerine kendisini Bursa’daki Sultaniye Medresesi müderrisliğine tayin etti.

* * *

İstanbul fetholununca kendisine çok muhabbet ve itimat besleyen Fatih onu İstanbul’a kadı yaptı. Yalnız Hızır Bey sadece kadı değildi, bütün şer’i ve idari işler de kendisine verildi. Böylece Hızır Bey, İstanbul’umuzun ilk belediye reisi ve en büyük idare amiri oldu.

Kendisi müderrislik ve kadılığın zorluğunu aşağıdaki şu beyitle anlatmak istemiştir.

“ Müderrislik gam u derd ü beladır

Kaza hod canib-i Hak’tan kazadır “

Hızır Bey bu beytiyle, kadılığın Allah tarafından, bilinmeyerek gelmiş bir kaza olduğunu söylemiştir.

* * *

“Ayasofya’nın bir Hızır efsanesi vardır. Ayasofya camiye tahvil olunacağı zaman Hızır gelir. Mihrabı dönük bulmadığı için onu Kabe’ye doğru doğrultmak maksadıyla en arka ve solda büyük direklerden birinin dört köşe kaidesine parmağını sokup bir delik açtıktan sonra, camiyi Kabe’ye doğru çevirir. Ayasofya müze oluncaya kadar bu efsane, bilhassa camiyi ziyarete gelen kadınlar arasında çok söylenir, bu delik bilhassa ziyaret olunurdu ki, hala yerindedir. Pek eski tarihlerde mevcut ve bir maksat için açılan bu delik, Bizanslılar’dan beri var olmalıdır. Şarkta efsanelerin mutlaka bir esası vardır. Bunlar ufat tefek farklarla, lakin esası bozulmayarak bugüne kadar gelmiştir.

Ayasofya camiye tahvil olunacağı zaman Hızır Bey İstanbul kadısıydi. Bu tahvil bittabi şer’iyye sicillerine kaydolunacaktır. Bu mühim ve tarihi tesbiti bizzat Hızır Bey yapmış olmalıdır. Bu efsanede öyle bir vak’a-i tarihiye ve öyle bir zaman ve mekan benzeyişleri vardır ki, ‘Hızır Bey burayı camiye döndürdü ve tescil etti’ rivayeti efsane mi doğurdu, onu bilemiyoruz.”(2)

* * *

Hızır Bey’in İstanbul Kadılığı çok uzun sürmedi. İstanbul’un fetih tarihi olan 1453’den, vefat ettiği 1458 yılına kadar devam eden bu yaklaşık 6 yılllık hizmet süresi içinde önemli görevler icra etti. Ele aldığı ilk iş, 13 km’lik bir alanı çevreleyen İstanbul surlarının tamiri oldu. Yalıkapı ile Topkapı surları arasındaki yıkılan kale duvarları ve burçlar yeniden tamir edildi, açılan gedikler inşa edilerek eski haline getirildi. Hızır Bey yerel pazar sayılabilecek olan kapanları kurdu, tartılara ayar konma şartını getirdi. Çarşı ve pazarlarda satılan yiyecek maddelerini denetime tabi tuttu. Esnafa kayıt ve tescil usulü getirerek, onların daha yakından ve etkili bir şekilde denetlenmelerini sağladı. Belediye Hizmetleri’yle ilgili olarak işlenen suçlar için, ilk olarak özel mahkemelerin kurulmasını sağladı. İstanbul Kadısı Hızır Çelebi sadece adli işlerden sorumlu değildi, adeta bir bölge valisi gibi geniş görev alanı bulunuyordu.

Bugün Hızır Bey’in adını dolaylı olarak yaşatan Kadıköy semti, adını bu büyük ilim ve devlet adamından almıştır. Bu bölgeye Hızır Bey’in arpalığı olması(3) sebebiyle “Kadı’nın Köyü” veya Kadı Köyü denmiştir. Ancak zaman içinde pratik bir söyleyişle ‘Kadıköy’ kelimesi dilimize yerleşmiş bulunuyor.

* * *

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin karşısındaki tarihi kemerlerin altından geçip Unkapanı’na doğru 150 metre kadar indiğinizde, sağ yanda yol seviyesinden biraz aşağıda İMÇ bloklarının arasında (3 no’lu bloğun önü) iki küçük hazire ile karşılaşırsınız. 1458’de 53 yaşında vefat eden Hızır bey’in kabri buradadır. İstanbul’un bu ilk kadısı ve belediye başkanının mezar taşı (çok şükür ki )orijinal haliyle korunmuş bulunmaktadır, kabir 1971’de ihya edilmiştir.

Dipnotlar: 1) Bu hadise; Arhur Lumley Davits’in Türk Dili Grameri, Tarihçi Hammer tarafından tercümesi yapılan Narrative of travels in Europe, Evliya Çelebi’nin yazma seyahathamesi, Tevarih-i Ali Osman gibi bir çok kaynakta yer almaktadır. 2) Hızır Bey Çelebi / A. Süheyl Ünver. 3) Arpalık: Osmanlı Devleti’nde yüksek devlet memurları ile ilmiye sınıfının üst kademesine ek tahsisat olarak verilen gelirler.