Çocuk-Kur'an Buluşması
196.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Zenci Musa
Mehmet Niyazi Özdemir
2002 - Haziran, Sayı: 196, Sayfa: 023

Son dönem tarihimizde pek çok efsanevî şahsiyet vardır; islâmî zihniyetle dizayn edilen Osmanlı Devleti'ni ayakta tutabilmek için katlanmadıkları fedakârlık, göze almadıkları tehlike yoktur. Hepsinin amacı "Biz ölebiliriz, fakat bu ümmet yaşasın" idi. Hayatlarının baharlarından itibaren belki bir gün kendileri için yaşamadılar; pek çoğu canını, kimisi gençliğini gelecek nesillere verdiler. Yemenli kabile reislerinden Şerif Mehmet Muzaygır, San'alı Mehmed Mucahid, Saraybosna'nın Delikli köyünden Haydar, Üsküb'ün Vlânık köyünden Hasan Nusret, Şam'ın Kunaytıra ilçesinin Mansure köyünden Abaza Eyüb Benzenç, Medine'nin Asvat mahallesinden Habeşistanlı Mahbub, Girit'in Hanya ilçesinden Arnavut Mamaka Mustafa ve Zenci Musa unutamayacağımız kahramanlardan sadece birkaçıdır.

Zenci Musa aslen Sudan'lıdır. Dedesi Kahire'ye, babası Girit'e göçmüş; Zenci Musa Girit'te dünyaya gelmiş. Dedesi İslâm ahlâk ve adetlerine göre yetişmesini istediği için, torunu Musa'yı Kahire'ye yanına almış. Dedesi bir Türk mahallesinde oturduğundan, Musa'nın çocukluk arkadaşlarının hemen hemen tamamı Türk'tü; dolayısıyla büyürken Türkçeyi de öğrendi.

1911 yılında Amiral Benito Obri'nin komutasındaki italyan donanması ilk baştan otuz beş bin seçkin asker, yüz üç ağır ve sahra topu, altı bin at, sekiz yüz kamyon, dört uçak Trablusgarb'a çıkardı. Çok kısa zamanda asker sayıları yüz bini geçti. Osmanlı'nın ise burada redifler (Terhis edildiği halde ihtiyatta bulunan askerler) de dahil olmak üzere, sadece üçbin civarında askeri vardı; bunlar ne topa, ne de makineliye sahiptiler. Zaten Osmanlı'nın Trablusgarb'taki askeri durumunu bildikleri için çıkarma yapmışlardı. Çünkü kısa bir süre önce Habeşistan'a saldırmış, başarısız olmuşlardı. Oysa devletler arası bloklaşmalar gerçekleşiyor, Avrupa'daki başkentlerde esrarlı toplantılar yapılıyordu. Bu bloklaşmaların birinde İtalya'nın iyi bir pozisyon kapması, Habeşistan'daki başarısızlığını unutturmasına bağlıydı. Libya onlara çok elverişli görünüyordu, hareketlerine "Askerî gezinti" adını takmaları kendilerinden emin olduklarını göstermekteydi. Hatta kazanacakları zaferlerin halklarına eksiksiz anlatılmasına dair tedbirleri de ihmal etmediler. Konçino Rivoli gibi seçkin Romancılarını, şairlerini, müzisyenlerini de oraya getirdiler.

O yıllarda Osmanlı Devleti'nin durumu yürekler acısıydı; Çanakkale Bogazı'ndan çıkabilecek pek gemisi yoktu; hazine tamtakırdı; Ülkenin değişik bölgelerinde isyanlar birbirini kovalıyordu. Orduda cuntalar  mantar gibi çoğalıyor, keşmekeşlik sürüp gidiyordu. Fakat vatanın bir yeri işgal ediyor; durum ne olursa olsun, eldeki imkanlarla karşı koymanın gerekliliğine bazı genç subaylar inanıyorlardı. Binbaşı Enver Bey'le, Eşref Bey Milli Savunma Bakanı Ahmed İzzet Paşa'yı ziyaret ettiler ve ona meâlen şöyle söylediler:

- Savaşta yenmek de, yenilmek de vardır. Memleketimizin bir bölgesi işgal edilirken, bunu sukûtla karşılamak bize yakışmaz. Ne ecdadımız, ne de töremiz bizi affeder. Biz oraya gidip, savaşmak istiyoruz.

Onları dikkatle dinleyen Ahmet İzzet Paşa "Yarın gelin konuşalım" dedi. Herhalde padişah, sadrazzam kabinenin diğer üyeleriyle istişare ettikten sonra onlara şunları söyledi.

-Hiçbir gemimizin Çanakkale Boğazı'ndan çıkamayacağını, hazinemizin feci olduğunu siz de biliyorsunuz. Size ne gemi tahsis edebilir, ne de bir kuruş verebiliriz. Hatta pasaport dahi veremeyiz. Yalnız sizi ve diğer gidecekleri izinli sayarız. Yenilirseniz, "Bize sormadan gittiler" der, sizi ordudan atarız; galip gelirseniz, zaferinizi sahipleniriz; yani devletimizin olur; Bu şartlarda gitmek istiyorsanız, buyurun gidin.

Ne yapacaklarını tartışmak amacıyla, Trablusgarb'a gitmeye kararlı genç subaylar akşam Enver Bey'in evinde toplandılar. Önce Enver Bey'le, Eşref Bey'in gitmesine karar verdiler. Çünkü Enver Bey imparatorluk camiasında tanınıyordu; Eşref Bey'in de gençliği Arap dünyasında geçmişti; Arapça'yı şivelerine kadar biliyordu. Bir şey yapabilecekleri kanaatı hasıl olursa, diğerleri de gidecekti. Hazırlıklar çok büyük bir gizlilik içinde yapılacaktı. Enver Bey'e "Hamdi Bey" adıyla bir tüccar pasaportu çıkarılacak, Tanin gazetesinde de Enver Bey'in Karadeniz bölgesine gittiğine dair bir haber yayınlanacaktı.

Enver Bey'le, Eşref Bey değişik kıyafetlerle, farklı adlara düzenlenmiş pasaportlarla hayvan nakleden gemilere binerek yola çıktılar. En büyük ümidleri Şeyh Sunusi hazretleri ve bir de Eşref Bey'in tanıdığı Mısır'daki zenginlerdi. Tahminlerinde yanılmadılar; Şeyh Sunusi hazretleri onlara kucak açtı, Mısır'daki zenginler de maddi destek verdiler. Bir şeyler yapabilme ümidi doğunca, genç subayların ikinci kafilesi yola çıktı.

Binbaşı Enver Bey Trablus-Garb'ın Başkumandanı, Eşref Bey de Milli Kuvvetler Kumandanı oldu. Eşref Bey onların alimiyle, bedevesiyle, hatta hayduduyla kendi lehçelerinde konuşuyordu. Her türlü ihtiyacı temine çalışıyor, büyük bir gerillacı olduğu için, gece baskınları yapıyordu. Bu gayretler bütün İslâm ülkelerinde yankılanıyor, eli silah tutan gençlerin mücahid ruhları "Ölürsek şehit, kalırsak gaziyiz" diyerek Libya'ya koşuyorlardı. İşte Zenci Musa da Kahire'den Libya'ya koşan gençlerin arasındaydı.

Zenci Musa her göreni etkileyecek bir yapıya sahipti; iki metre boyunda, güçlü kuvvetliydi. Öylesine güçlüydü ki yemini verirken kolunu ısıran katananın kulak tozuna can havliyle bir tokat indirince hayvanı öldürdüğünü Eşref Bey'den öğreniyoruz. Göğsünde de hem duygu, hem de şecaat bakımından emsalsiz bir yürek taşıyordu.

Düşmanın topu tüfeği, askeri çoktu, Osmanlı'ların silah, cephane bir yana, asker elbiseleri, çadırları yoktu; çölde, güneşin altında yanıyorlardı. Neye ihtiyaçları varsa, çoğunu düşmana yaptıkları gece baskınlarıyla temin etmek zorundaydılar. Bütün Avrupa İtalyanların Libya'da çok kolay zafer kazanacaklarına inanıyordu. Günler, haftalar, aylar geçtiği halde İtalyanlar kıyılara çakılıp kalmışlar, iç kısımlara ilerliyemiyorlardı. Umdukları gerçekleşmeyince büyük gezeteler savaş muhabirlerini göndermeye başladılar. Gelen muhabirler İtalyanlarla, karşılarındaki subay ve erlerin aynı elbiseleri giydiklerini görünce şaşırdılar. Bunun sebebini sordular. Eşref Bey'den şu cevabı aldılar: "İtalyanlar bizim davetsiz misafirlerimizdir, Onlar bizim topraklarımızda dolaşıyorlar, buna mukabil biz de onların elbiselerini giyiyor, çadırlarında yaşıyor, silâhlarını kullanıyoruz."

İnancın nelere kadir olduğunu Libya'daki bir avuç Osmanlı askerinin; Şeyh Sunisi'nin kabilesine ait gençlerin, manevî evlâtlarının, değişik ülkelerden gelen mücahidlerin gayretlerinde ve başarılarında şahit oluyoruz. Her bakımdan onlarla mukayese edilemeyecek kadar üstün İtalyanları kıyılara çivilediler. Gece örtüsü çökmeye başlayınca, ıssız çöl  İtalyanlar için hayaller dünyasına dönüyor, her an bir baskına uğruyorlardı.

Eşref Bey ilk gördüğünde Zenci Musa'nın şahsiyetini keşfetmiş, cesaretini sezmiş, yanına almıştı. Baskınlarda Eşref Bey'i bir gölge gibi takip ediyor, en tehlikeli görevleri üstleniyor, başarıyla da yerine getiriyordu. Ele geçirdikleri cephane sandıklarını, tüfekleri sırtlaması görenlere parmak ısırtıyordu. İtalyanlar'dan gasb ettikleri büyük çadırlardan birini Eşref Bey kullanıyor, Musa da aynı yerde kalıyordu. Akşam olunca sağda solda görev yapan subayların pek çoğu Eşref Bey'in çadırında toplanıyor elemli vatanlarının dertlerini ele alıyorlardı.

Bir akşam üstü; Eşref Bey düşmana yapacakları baskında hangi mücahit ne getirirse, nasıl ödüllendireceğini yazarken yanına Fuad Bey (Bulca) geldi. "Hayır ola Eşref Bey?" diye sorunca, şu cevabı verdi. "Bir tek sen bil; sakın başkasına söyleme. Avakır aşireti'nin gençleriyle bu akşam bir baskın yapacağım. Mücahitlerimizi şevklendirmek için vereceğim ödülleri tesbit ediyorum. Sakın ha, Enver Bey duymasın; düşmandan gasb edilecek malların devletin olacağına, verilecek ödüllerde hazinenin zarara uğratılacağına dair öyle bir nutuk atar ki; Maliyeci Cavit Bey bile şaşırır."

Akşam karanlığı basarken subaylar gene Eşref Bey'in çadırında toplanmaya başladılar. Dışarlarda dolaşıyormuş gibi yapan Eşref Bey, Zenci Musa'yı yanına aldı; baskına hazırlandığı Avakır kabilesinden gençlerin yanına gitti. Akşamın çöle has derin, esrarlı sessizliğini bozmadan düşmana doğru yaklaşmaya başladılar. İtalyanların çadırları görününce durdular. Avakır kabilesinin gençleri orada kaldılar. Eşref Bey, Zenci Musa, Mamaka Mustafa, Eyüp Berzenç gibi mücahidler sürünerek yaklaşmaya devam ettiler. Çadırlara iyice sokulunca durdular, Nöbetçileri paylaştılar. Nihayet iki kilometre kadar güney doğuda cepfenerinin ışığı gezinmeye başladı. Nefeslerini dahi kontrol ederek tekrar sürünmeye başladılar. Nöbetcilerin cepfenerini dikkatle izlediklerini fark ettiler. Eşref Bey'in bir el hareketiyle birden üzerlerine atladılar. Bir Silah patlayınca, geride kalan gençler korkunç sayhalarla hücuma kalktılar. Baskına uğrayan İtalyanlar selameti denize doğru çekilmekte, donanmanın toplarına sığınmakta buldular. Donanmanın çelik namluları alev kusarken çölde ana baba günü yaşanıyordu; süngüler, cembiyeler parıldıyor, gövdeler yere yıkılıyor, sıcacık kanlar fırın gibi kumlara karışıyordu.

Devam Edecek...