> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Bir Nefes Sıhhat
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Bir Nefes Sıhhat
Nesrin Zerey
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 058

Muaz (R.anh) Peygamber Efendimiz (S.A.)'in terkisinde, onunla birlikte seyahat etmektedir. Hz.peygamber (s.a.) "Ey Muaz!" diye seslenir, o da "Buyur ya Rasulallah!" diye cevaplar. Uzun bir sessizlikten sonra "Bilir misin Muaz, Allah'ın insanlar üzerindeki hak­kı nedir?" Muaz (R.anh), Ashab-ı Güzin'in bilinen edebi dahilinde cevaplar; "Allah ve el­çisi en iyisini bilir." der. Efendimiz bunun üzerine cevabı kendisi verir: "Allah'ın kulla­rı üzerindeki hakkı yalnız ona ibadet etmeleri, başkalarına ilâhlık yakıştırmamalarıdır." Bir süre sonra Hz.peygamber (s.a.) tekrar sorar; "ya insanların Allah üzerindeki hakkı ne­dir ey Muaz?" Muaz (R.anh) yirıe aynı cevabı verir. Hz.Peygamber (s.a.) sorusunu yine kendisi cevaplar: "İnsanların Allah üzerindeki hakkı, kendilerine azap etmemesidir." (Müslim, Îman 1.10, l/58; Buhari, Rikak 84.37, 5/2384)

Verilen her nimet, nimetlerin sahibi üzerinde bir hak oluşturur. Büyük bir ilim ve hayret verici bir düzen üzere çalışan bedenimize nazar ettiğimizde, Rabbimizin sadece bu hususda üzerimizde sayılamayacak kadar hakkı bulunduğunu görürüz. Bütün duyu organlarının, hissî, istemli (iradî) ve istemsiz (gayri iradî) hareketlerin kontrolünü elinde tutan, en gelişmiş bilgisayarları gölgede bırakan beynin işleyişi ve onun bir işlevi olan akıl, bunun gibi daha niceleri, Ya­radan'a şükür ve emirlerini yerine getirerek teşekkürümüzü gerektiren bir yükümlülüktür. Gençliğin, sağlığın ve boş zamanın kıymetinin bilinmesi hakkında peygamber (s.a.) Efendimiz'in öğüdünü, bunlar kaybedildiğinde daha iyi anlayabiliyoruz.

Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman'ın bu veciz ifade ile vurguladığı sağlık konusu, geride bıraktığım üç hafta içinde hayatımı yönlendiren tek güç oldu. Kurban Bayramı öncesi, pazar günü misafir ağırlamaya hazırlanıyordum. Ablamın hastalanıp, bana günleri ve geceleri unutturacak bir faaliyet içine düşeceğim hiç aklıma gelmemişti.

Önce S.S.K.'ya bağlı vakıf Gureba Hastanesinin "Acil Servisi" ne başvurduk. Fakat ablamda iyilik belirtisi görülmeyince, akşam üzeri eve ambulans çağırarak İst.Tıb Fakültesi / Çapa hastanesine naklettik. Kalb elektrosu çekildi. Muayene ve tahliller yapıldı, sonun­da beyin kanama tanısı ile Nöroşirurji (Beyin Cerrahisi) Kliniğinde yoğun bakıma alındı.

Beni, karşı daireden komşumuz uyarmıştı. Başdönmesi, istifra, daha sonra bilincini kaybetme gibi hallerine bakarak, ablamın beyin kanaması geçirdiğine emin olduğunu söylemiş­ti. Geçen yıl eşi İrfan Bey de bu hastalığa tutulup onları epey üzmüştü.

İtiraf edeyim ki hayatımda ilk defa bu derece korktum. Tepeden tırnağa bütün ruhum ve benliğimle sarsıntı yaşadım, fakat o an hizmet zamanıydı, şok ve paniğe teslim olmanın sırası değildi. Ağabeyime ve diğer yakınlarıma telefon ettim. Komşularımız apartmandan bir hastanın çıkarıldığını görmüşler, Yasemin Hanım, "Ambulansa binerken bana doğru dönmüştü­nüz, yüzünüz gözlerimin önünden gitmiyor." dedi. Ağlamamış, sızlanmamıştım. Ancak içimi dolduran ızdırâbın yüzümden aksetmesini de önleyememiştim.

Ablama gereken müdahale hemen o gece yapıldı. Her birini 260 milyon liraya satın aldığımız iki drenaj cihazı ile beyne baskı yapan sıvı dışarı akıtıldı. Hastamız yavaş ya­vaş şuuruna kavuştu. Bundan sonra düzenli tahliller, hastaneye taşıdığımız mukavva kutular ve poşetler dolusu ilâçlarla tedavisine devam edildi. Hastanın bir yakını, tahlil v.s.gibi ihtiyaçlar için bekleme salonunda alıkonuyordu. Ağabeyim ve yeğenimi evlerine gönderip hastanede kaldım. Bundan sonra çok çetin bir on gün başladı. Bakışlarımız yoğun bakım ünitesinin kapısına dikili, heyecan ve gerilimin doruk noktasında bekleşiyorduk. Fakültenin çeşit­li binalarında bulunan biyokimya, enfeksiyon ve kan gazını ölçen laboratuvarlarda gece ve gündüz istenen tahlilleri yaptırdık. Başka zaman, akşam karanlığında dışarıda kalmaktan hoşlanmayan ben, gecenin ikisinde, üçünde bir binadan diğerine, laboratuvarlar arasında sessiz ve karanlık yollara arşınlıyor yahut gece yarısı nöbetçi eczane arıyordum. Ablam SSK güvencesi altındaydı. Gureba (SSK hastanesi) ve İst.Tıp.Fak./Çapa hastanesi arasında günlerce mekik dokuduktan ve bir takım bürokratik engelleri aştıktan sonra hastamızın sev­kini bulunduğu hastaneye yaptırdık. Bir kısım ilâçları da SSK'dan karşıladık.

İlk gece yoğun bakımda bulunan tek hastanın yakını olduğum için, bekleme salonunda yalnızdım. Bu yalnızlığı dua ile değerlendirirken, ağabeyime de dua ısmarlamıştım. Diğer günler başka hastalar ve onların akrabaları geldiler. 9. kattaki ameliyathanede, gündüz başlayan, gecenin bir vaktine kadar süren ameliyatlar yapıldı. Bunlardan biri, iki üç ay­dır hastanede yatan bir delikanlıya aitti. Ameliyat günü delikanlının anne ve babası ile yakınları hastaneye sökün ettiler. Yavaş yavaş bekleme salonunu ve koridoru doldurdular. Hepsi de tesettürlü, halim selim insanlardı. Konuşmalarıyla, hüngür hüngür ağlayan annenin dikkatini başka konulara çektiler ve onu sakinleştirmeyi başardılar, gece geç saatlere ka­dar süren ameliyat boyunca aileye destek oldular. Mutluluklar paylaşıldığında artar, acı­lar paylaşıldığında azalır, derler, böylece bu sözün haklılığını bir kez daha ispatladılar. Onlardan yanımda oturan hanıma, "Memleket neresi?" diye sordum. "Şebinkarahisar'lıyız..." dedi. Tüm duygularıyla birbirlerine bağlı bu insanları gönülden takdirlerim ve hayran­lıkla, "Bütün Şebinkarahisar'lılar burada..." dedim.

8.kattaki yoğun bakım ünitesi ve yukarıdaki ameliyathanede, beyaz gömleklilerin, o kahraman doktorların, insanın en hassas uzvu olan beyindeki araz ve urlara karşı savaşı yaşanıyor. Bir insan dikkat ve gayretini saatler boyunca nasıl bir noktaya yoğunlaştırabi­lir? Bu ne müthiş bir mücadeledir!.. Devlet, memurunu mutlaka doyurmalıdır. Neşteri eline alan doktorun kafasında, birkaç gün sonra ödemek zorunda olduğu kira ve çocuğunun okul masraflarını denkleştirme kaygısı bulunmamalıdır. Evliya doktor Mehmet Remzi Sakarya (Allah rahmet eylesin!), cerrahîde uzmanlaşmak isteyen doktor adaylarına, -sinirlerini kuvvetlen­dirmek amacıyla olsa gerek- her gün bir miktar bal yemelerini önermişti.

Bu ulvî mesleği seçen genç doktorlardan bazılarının, hasta yakınlarıyla sağlıklı iletişim kuramadıklarını bir noksanlık olarak saptadığımı belirtmeliyim!.. Üntüden bitkin ve perişan haldeki hasta yakınlarını sakinleştirmek yerine, gerilim ve panik halini canlı tutacak davranış içinde bulunuyorlar. Bayram öncesi bir koli ilaç getirmiştim. Ertesi günü genç doktor hanım, yeniden ilâç isteklerini sıraladı. Ağzımı açmama fırsat vermeden, "su­sun, sözümü bitirene kadar beni dinleyin! Hemen savunmaya geçiyorsunuz. Bunu hep yapıyor­sunuz." dedi. Donup kaldım. Demek ki kendileri de beni hep savunma durumunda bırakacak şe­kilde saldırgan davranıyorlar. Bu arada Dr. Cengiz Gömleksiz Bey'e bürokrasinin bıkkınlık veren iş­lemlerinde bize karşı gösterdiği sabır ve anlayıştan dolayı minnettarım, sakin ve berrak bir gölde açan nilüfer çiçekleri kadar temiz iç âleme sahip bu nezih gence mutluluk ve başarılar diliyorum.

Uygulanan tomografiler sonucu, tıbbî ifadeyle ablama SAK tanısı konuldu. Birkaç gün sonra yapılan anjiyo (angio) negatif çıktı. Bu ameliyata gerek olmadığı anlamına geliyor­du. 10. gün sonunda yoğun bakımdan, poliklinikte iki kişilik odaya nakledildi. Hastaların yanında birer refakatçiye izin veriyorlardı. Ben de ablamın ayak ucundaki sandalyeye yer­leştim. Yandaki yatakta yaşlı bir hanım yatıyordu. Ramazan'da başlayan başağrıları dayanılmaz duruma gelince Karadeniz bölgesinde bir kasabadan, İstanbul'a oğlunun yanına gelmişti. Beyninde bir ur olduğu saptanmış, biyopsiye karar verilmişti. Böylece kitlenin iyi mi, yok­sa kötü huylu mu olduğu tesbit edilecekti. Ona da bir hanım hizmet ediyordu. Hizmetleri sırasında öylesine şefkatli davranıyordu ki, onu hasta kadının kızı sandım. Meğer gelini imiş. Cen­netlik gelin yemek yedirmeye çalıştıkça o, çocuklar gibi başını çeviriyor, yemeği reddedi­yordu. Geceleri ne kendisi uyudu, ne de bizi uyuttu. Butün gece, "Uy, uy, uy anam! Başım­da canavar vaaar!..." diye inledi. Kimi zaman, "Ah!" derken sözü değiştirip, "Lâilâhe illallah" dedi. ızdırabına dayanamayarak yukarı katlarda nöbetçi doktorları aradım. Güzel yüzlü, melek huylu genç hemşireler gelip, ağrıkesici iğneleri yaptılar. Bir hafta sonra ablam taburcu olduğunda, yanımızdaki çilekeş hasta, damardan beslenmeye alınmıştı.

İkinci kattan düşen küçük bir çocuk ile, beyninden 3. defa ameliyat olan bir efen­dinin durumu, hastane günlerimde beni etkilemiş ve ilgilendirmişti. Gece bitişik odadan gürültüler işitmiştim. Sesler açık kapıdan dışarıya taşıyordu. Doktor, hasta adamın çıplak, sırtına iki eliyle ritmik hareketli darbeler indirerek masaj yapıyor, Diğer taraftan da "Ne­fes al!" diye sesleniyordu. Bu çabalar sonuç vermemiş olacak ki, derhal yoğun bakıma alındı. Çocukları onu gözyaşlarıyla sekizinci kata yolcu ettiler. Yoğun bakım ünitesinde görev­li Suriye'li doktorun, ablama sağlıklı ve ayakta görünce, gözlerinden taşan sevinci hatır­lamamak da mümkün değil. Bir doktor için hastasının şifâ bulması büyük bir saadet olsa ge­rek. Ablama, "Çok yaramaz bir hasta idiniz. Hemşireleri epey yordunuz." diye takılmaktan geri kalmadı, İstanbul Tıp Fak.'ne sevk işlemleri tamamlandıktan, ilâç ve malzemeler SSK'nın eczane ve malzeme bürosundan temin edildikten sonra, ablama bir kontrol anjiyosu yapı­lacak, inşallah o da iyi bir netice verir.

Hayat yaşanmaya değer, sağlık ve afiyetle birlikte olursa.