> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Ilımlı İslam mı?
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Ilımlı İslam mı?
Ebûbekir Sifil
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 044

Zahirî ilimler"de parmakla gösterilen büyük simalardan sadece birkaçının zühd hayatı ve zahidler hakkındaki tutumuna ilişkin olarak burada verdiğimiz örnekler -tıpkı daha önce zikrettiklerimizde olduğu gibi- konu hakkında zikredilebilecek binlerce örneğin sadece çok cüz'î bir kısmını teşkil etmektedir ve -yine daha önce belirttiğimiz gibi- "Tabakât" ve "Terâcim" kitapları bu tür ibretamiz vakaların anlatımıyla doludur.

Bütün bu anlatılanların şu noktanın tebellür etmesine yardımcı olacağını umuyoruz: İslam tarihinde Tasavvuf karşıtı akımların boy göstermesinden önce "zahirî ilimler"de isim yapmış ulemanın Tasavvuf'a karşı olumsuz herhangi bir tavrı söz konusu olmadığı gibi, zahir/batın ayrımının da keskin çizgilerle birbirinden ayrıldığını söylemek mümkün değildir.

Bir başka deyişle, genel olarak bir hadisçi ya da fakih aynı zamanda abid ve zahid; zühd hayatında öne çıkmış bir abid de aynı zamanda hadisçi ve fakih idi. Dolayısıyla onların anladığı ve uyguladığı İslâm, hiç bir zaman bugün yapılmaya çalışıldığı gibi birbirinden alabildiğine farklı tezahürleri olan farklı anlayışları ifade etmiyordu.

Hz. Peygamber (s.a.v)'den Sahabe'ye, onlardan Tabiun'a ve daha sonraki nesillere süzülerek gelen sahih İslâm anlayışındaki zahir-batın dengesi, islamî ilimlerin Fıkıh, Kelam, Hadis, Tefsir, Tasavvuf gibi sistematik disiplinlere dönüşmesinden sonra hem zahirî ilimlerde, hem de batınî ilimlerde zirve noktasına ulaşmış olan -kelimenin gerçek anlamıyla- "âlim" zatlarda tecessüm etmiştir.

Bunlara örnek olarak, muhtelif mezheplere mensup ulema arasında el-Gazzâlî, en-Nevevî, Fahruddîn er-Râzî, Takiyyuddîn es-Sübkî ve oğlu Tâcuddîn es-Sübkî, Veliyyüddîn el-Irâkî ve oğlu Zeynuddîn el-Irâkî, Cemâluddîn ez-Zeyla'î, Kemâluddîn İbnu'l-Humâm, Sirâcuddîn İbnu'l-Mulakkın, Ali el-Karî, Celaluddîn es-Suyûtî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Muhammed Zâhid el-Kevserî ve daha binlerce isim sayılabilir.

Bütün bu dev simalar, zahir ilimlerde otorite oldukları kadar, batınî ilimlerde ve zühd hayatında da etraflarını aydınlatan birer ışık olmuşlardır.

Gerek Sûfiyye'ye, gerekse Hadis ve Fıkıh âlimlerine mahsus "Tabakât" kitaplarında, bu türden "zü'l-cenâheyn" âlimler hakkında alabildiğine zengin malumat mevcuttur.

"Ilımlı İslâm" mı?

Bu yazı boyunca ortaya koymaya çalıştığımız zahir-batın birlikteliğine ve her iki kesimde önderliğini kabul ettirmiş âlimlerin İslâm anlayışlarının birbirinden farklı olmadığı hususuna şöyle bir muhtemel itiraz ileri sürülebilir:

"Madem ki zahir ulemasının temsil ettiği İslâm ile batın ulemasının temsil ettiği İslâm arasında herhangi bir fark yoktur; o halde zahir ulemasına nazaran batın ulemasının İslam anlayışının "daha yumuşak ve daha insancıl" olduğu kanaati nereden beslenmiştir?"

Böyle bir itirazın, her iki kesim âlimlerinin tutumları hakkında sağlıklı bilgilere dayanmayan, "imajinatif" bir yanılgıdan kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Zira Tasavvuf büyüklerinin, Hadis ve Fıkıh ile bağdaşmayan bir zühd hayatını reddettiği, yanlış bulduğu nasıl bir hakikat ise, pek çok zahir ulemasının da, zühd, takva, vera, ihlas... üzerine bina edilen "iç denge" olmadan, zahirî ilimleri sadece "bilmek"le Yüce Allah'ın murad ettiği ve razı olduğu islamî yaşantıya ulaşılamayacağı konusundaki uyarıları da aynı derecede hakikattir ve dikkate alınmalıdır.

Yukarıdaki türden itirazların, meselenin -hangi cenah adına olursa olsun- tek taraflı ve yanlı biçimde algılanmasından ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığında kuşku yoktur.

Hele "Tasavvuf İslâmı-Fıkıh İslâmı", yahut "Türk Müslümanlığı-Arap Müslümanlığı" gibi bilgi eksikliğinden kaynaklanan, tamamen spekülatif ve ağırlıklı olarak imajinatif kavramları öne çıkararak islamî meseleler hakkında söz söylemek, -kimse kusura bakmasın ama- bu devasa kültür mirası karşısında "ukalalık" etmekten başka bir şey değildir!

Kur'an ve Sünnet'te tecessüm eden ilahî vahyin somut tezahürü söz konusu olduğunda birkaç türlü İslâm anlayışının ortaya çıktığının görüldüğü şeklindeki iddianın açılımlarından birisi de şöyle:

"Hanefî-Maturîdî çizginin temsil ettiği İslâm anlayışı, Şafiî-Eş'arî çizginin temsil ettiği İslâm anlayışına kıyasla daha "ılımlı" ve çağın şartlarına uyum bakımından daha elverişli bir duruşu ifade etmektedir."

Böyle bir tesbitin iler tutar tarafının bulunmadığı ve hiçbir ilmî veriye dayanmadığı konusunda uzun boylu tahlillere girişmenin gereksiz olduğunu düşünüyoruz. Bununla birlikte bu nokta hakkında birkaç şey söylemeden geçmenin de, konuyu bir tarafıyla eksik bırakmak anlamına geleceği için uygun olmayacağı ortadadır.

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Tasavvufî çizgiyi Fıkıh ve Hadis'ten bağımsız, "ılımlı", "hümanist", "sofistike" İslâm anlayışının temsilcisi olarak görenler ciddi bir yanılgı içindedirler. Zira Tasavvufî geleneğin yetiştirdiği büyük simalar arasında Şafiî-Eş'arî çizgiyi benimseyenlerin sayısı hiç te azımsanamayacak boyutlardadır. el-Gazzâlî'den tutunuz, Fahruddîn er-Râzî'ye, es-Suyûtî'ye, eş-Şa'rânî'ye kadar pek çok ünlü mutasavvıf bu çizginin müntesibidirler.

Buna mukabil Hanefî-Maturîdî çizginin yetiştirdiği pek çok ünlü sima da, Tasavvuf müntesibi değildir. Ebû Ca'fer et-Tahâvî'den Bedruddîn el-Aynî'ye kadar birçok Hanefî muhaddis ve fakihin adı bu meyanda zikredilebilir. Her ne kadar bu söylediğimiz, Hanefî-Maturîdî çizgideki bu âlimlerin Tasavvuf karşıtı bir tutum içinde olduklarını göstermez ise de, burada bizim için önemli olan, bunların meşrep olarak Mutasavvıf olmadığı gerçeğidir.

Şimdi sormak durumundayız:

Yukarıdaki iki gruptan Şafiî-Eş'arî çizgideki Mutasavvıflar mı, yoksa Ehl-i Tasavvuf olmadıkları halde Hanefî-Maturîdî çizgide yer alanlar mı "ılımlı" ve "hümanist" İslâm'ı temsil etmektedirler?

Bu sorunun cevabı, tarih boyunca birkaç türlü İslâm anlayışının sergilenegeldiğini söyleyenlerin haklılık payını (!) ortaya çıkarması bakımından son derece önemlidir.

Akidevî ihtilaflar ve "kültürel zenginlik"

Bir de tarih içinde, özellikle de erken dönemlerde ortaya çıkmış olan Kelamî fırkaların temsil ettiği İslâm anlayışlarının bir "zenginlik" olarak algılanması gerektiği tezi üzerinde biraz duralım.

Burada kastedilen, Mu'tezile, Haricîler, Mürcie... gibi "bid'at fırkalar"ın ortaya koyduğu anlayışın da yanlışlanmaması gerektiğidir.

Ancak burada meseleye "inanç" boyutu müdahil olduğu için bu noktada alabildiğine hassas olmak durumundayız. Zira eğer bu fırkaların tümünün benimsediği -birbirinden farklı- inanç esaslarının hepsinin de doğru olduğunu söylersek, bunun, aslında bu itikadî mezheplerin tümünün yanlış olduğunu tersinden söylemekten hiçbir farkı yoktur.

Zira meselâ kabir azabı, şefaat, sırat, mizan, evliyanın kerameti... gibi hususlar ya vardır, ya yoktur. Bunlara "vardır" derseniz, "yoktur" diyenleri yanlışlamış; "yoktur" derseniz, "vardır" diyenlerle taban tabana ters düşmüş olursunuz.

Keza Allah Teala hakkında inanılması caiz olan ve olmayan hususlar, Sahabe'nin konumu, Sünnet'in/hadislerin bağlayıcılığı... gibi pek çok konu da aynı minval üzere değerlendirilmelidir.

Şu halde burada bir tercih yapmak ve bütün bu fırkalar içinde sadece birisinin doğruya isabet ettiğini, diğerlerinin ise yanıldığını söylemek durumundasınız. Bunu yaptığınız zaman da, "birkaç türlü İslâm anlayışının bulunduğu ve bunların tümünün doğru olduğu" şeklindeki anlayıştan sıyrılıp, zorunlu olarak "Ehl-i Sünnet-Ehl-i Bid'at" ayrımına gelirsiniz ki bu da, Ehl-i Sünnet dışındaki bu fırkaların yanılgıya düştüğünün ve ana caddeden ayrıldığının ikrarı demektir...

Sonuç olarak, neresinden bakarsak bakalım, "birkaç türlü İslâm anlayışı" bulunduğunu söyleyenlerin bu iddiası, daha önce de söylediğimiz gibi ya bilgi eksikliğinden, ya da vakıanın bilinçli bir şekilde çarpıtılması maksadından kaynaklanmaktadır. Tarihe ve olaylara şuurlu olarak ve Müslümanca bakılabildiğinde böyle bir iddianın ciddiye alınır tarafının bulunmadığı rahatlıkla görülecektir...