> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Nüfus Artışı: Güç mü, Fakirleşme mi?
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nüfus Artışı: Güç mü, Fakirleşme mi?
Serdar H. Yıldırım
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 042

Afganistan operasyonu vesilesiyle son aylarda ABD'nin meşhur ve prestiji yüksek dergilerinde yer alan çeşitli tahlil yazıları, teknoloji ne kadar gelişse ve ilerlese de "insan unsuru"nun her zaman en büyük güç olarak kalacağı yönündeki düşüncemi teyid eder mahiyette ipuçlarıyla doluydu.

11 Eylül sonrası "yeni dünya düzeni" ile ilgili yorumlarda 1,5 milyarlık İslâm dünyasından bahsedilirken tehdit oluşturduğu ima edilen ortak bir nokta hemen göze çarpıyor: İyi yetişmiş insan sayısı!

İyi yetişmiş insanların neden ve kimin için tehdit oluşturacağı bahsine geçmeden evvel, onyıllardır bize ezberletilen "nüfus artışının büyük bir tehlike teşkil ettiği"" iddiası üzerinde biraz duralım. Şöyle düşünelim: Almanya ile Danimarka arasında bir mukayese yapılsa, gelişmişlik kıstaslarının belki hiçbirinde Danimarka geri kalmaz; kişibaşı millî gelirde öndedir, teknolojide atbaşıdır vs. fakat dünyada söz sahibi güçlü devletler sıralamasında Almanya ilk beştedir, Danimarka'nın esamisi okunmaz! Neden acaba? Cevap basit: Çünkü Almanya 80 milyondur, Danimarka 7 milyon bile değil!..

Bir başka örnek: Çin... Birleşmiş Milletler yapısı içinde veto hakkı bulunan beş ülkeden birisi olan Çin, global güçler sıralamasında da birçok stratejiste göre ABD ve AB'den sonra, Rusya ve Japonya'dan önce gelmektedir. Çin'e bu konumu sağlayan, onu meselâ Kore'den farklı kılan özelliği 1,3 milyarlık nüfusundan başka ne olabilir?

İnsan sayısı yani nüfus, ihtilaflı ve gerilimli bölgelerde de hayatî ehemmiyet arzediyor, çünki siyasî meşruiyet de neticede nüfusa istinad ediyor. Bu konudaki en çarpıcı misâl Bosna! Yugoslavya parçalandıktan sonra ortaya çıkan devletlerde siyasî hakimiyet cihetinden Sırbistan'da mesele yok, zira mutlak nüfus çoğunluğu Sırplarda. Hırvatistan'da, Slovenya'da hakezâ... Ama sıra Bosna'ya geldiğinde "Durun bakalım" diyorlar, "Bosna-Hersek sınırları içinde ciddî oranda Sırp ve Hırvat da var. Nüfus sayımı bunu gösteriyor. Bu yüzden bu ülkeyi müştereken idare edeceksiniz!" Ve Bosna'nın idaresi Boşnaklara bırakılmıyor. Tabi bu hesabı yaparken Sırplar tarafından katledilen 250.000 Boşnağı veya diğer ülkelerde muhacir bulunan milyonlarca Boşnağı kaale almıyorlar. Bu durum ayrıca bize buhranlı dönemlerde vatanı bırakıp göç etmenin -canını kurtarma endişesine saygı göstermek gerektiğini unutmadan- nihaî tahlilde dâvâyı kaybettirdiğini gösteriyor.

Demek ki, Avrupa kendi içinde nüfus artışını teşvik eder, her doğan çocuk için ciddî boyutta çocuk paraları öder, annelik hakları verirken; batılı ve batıcıların bize "aman çocuk yapmayın, fakirleşirsiniz, mahvolursunuz vs"" demeleri bir kandırmaca ve safsatadan ibarettir.

Peki, nüfusumuz arttıkça fakirleşmez miyiz? Kişibaşına düşen millî gelir azalmaz mı? Kağıt üzerinde evet. Eğer ekonomiyi birtakım istatistikî rakamlardan ibaret görüyorsanız ve millî geliri daha yüksek bir nüfusa böldüğünüzde tabiî olarak daha küçük bir değer çıkmasını "fakirleşme"" olarak telâkki ediyorsanız tuzağa düştünüz demektir. Bu aynen şuna benzer: Bir fil ile beş sincabı beraberce tartıyorsunuz ve "Bu hayvanların ortalama ağırlığı 1000 kg.dır"" diyorsunuz. İstatistik olarak elhak doğru, ama gerçekte ne fil 1000kg dır, ne de sincap! Gelir dağılımında adaleti sağlamadan ortalama millî gelirin artması çok şey değiştirmez; zengin daha zengin olur, fakir yine fakir kalır.

Daha mühimi, iktisadî kalkınmanın motor gücü aslen genç ve dinamik bir nüfustur. Yeter ki bu insanların önünü açın; verimli olabilmeleri, birşeyler üretebilmeleri için gereken altyapıyı hazırlayın; kalite standartlarını da titizlikle takip edin, gerisi kendiliğinden gelecektir. Misâl mi istiyorsunuz? İşte Japonya! Dört trilyon dolarlık millî hasılayı 120 milyon nüfusla başarmıştır. "Efendim nüfusumuz çok hızlı artıyor da, onun için gençlere iş veremiyoruz, fukaraya yetişemiyoruz, eğitimi düzeltemiyoruz, şehirlerimizi ve çevremizi koruyamıyoruz vs."" şeklinde ucuz bahanelerin arkasına saklanmak; ülkeyi yönetenlerin esasen kendi beceriksizlik ve zaaflarının neticesi olan menfîliklerin faturasını halka yükleme gayretlerinden başka birşey değildir.

Başta sözünü ettiğim konuya dönersek: Şurası muhakkak ki, dünya düzenini belirleyen hâkim güçler bu konumlarının sarsılmasını hiçbir şekilde istemezler. İleride kendileri için tehdit oluşturabilecek unsurları daha işin başında iken tesbit ederek tesirsiz hâle getirmek, sömürü düzeninin devamı bakımından vazgeçilmez önceliği haizdir. Bu gayeye matuf, yüzlerce strateji enstitüsü, onbinlerce uzman harıl harıl çalışmaktadır. Bu pencereden bakıldığında, dünyamızın bütün kaynaklarını hâkim güçlerin istifadesine âmâde kılan mevcut sisteme, ancak İslâm âleminden ciddî bir muhalefet çıkabileceği görülüyor. NATO'nun yeni stratejisinde tehdit olarak İslâm dünyasının gündeme gelmesi; "Medeniyetler çatışması" tezleri" vs. hep bunun işaretleri...

Peki ama, bugünkü darmadağınık görüntüsüyle İslâm âlemi, bu sömürü düzenine alternatif teşkil edecek, insanlık için de yeni bir ümit ışığı olacak birşeyler ortaya koyabilir mi? Bu hayatî suâlin cevabı bence "evet"tir ve insanlığın aradığı huzura kavuşabilmesi için başka ihtimal de yoktur. Ancak bir şartla: Efendimiz (s.a.v.)'in tavsiyesine uyarak rakibin silahıyla silahlanmak kaydıyla! Yani mevcut düzeni kuranların karşısına çıkabilecek çapta beyinler yetiştirerek...

Mâruf dergilerden birisinde şöyle deniyor: "İslâm ülkelerinde üstün meziyetlere sahip gençlerin sayısı hızla artıyor. Bunların çoğu iyi eğitim almış, birkaç dil bilen, son teknolojiyi kullanan, dünyayı tanıyan kişiler. Ülkelerinin dünyadaki konumundan, müslümanların durumundan hoşnut değiller. Yaşadıkları coğrafyadaki savaşlar, çatışmalar, ekonomik krizler ve durgunluk sebebiyle son senelerde pek çoğu işsiz kalan bu vasıflı insan gücünün farklı noktalara odaklanmaları mutlaka önlenmelidir."" Yorum gerektirmeyecek kadar açık, öyle değil mi?

O halde bizim ne yapmamız gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkıyor: Genç nüfusumuzun artmasından korkmamak; ancak onları yukarıda belirtilen evsafta yetiştirebilmek için bütün imkânlarımızı seferber etmek, hür ve büyük düşünebilecekleri ortamı oluşturmak, insanlığın bunalımına çare olacak yeni bir medeniyetin doğuşunu görebilmek için hâlisâne dua etmek...

Ne demişler: "Bir inanmış insan eşittir çoğunluk!"

KELİMELER

muhattap - harfiyat

Yanlış telâffuz edilen iki kelime... "muhâtab" kelimesi hitâb olunan; kendisine söz söylenilen mânâsında. Ancak herhalde dikkatsizlikten veya itina göstermemekten, iyi eğitim almış kişilerin bile "muhattap" şeklinde söylediklerine şahit oluyoruz. 

"hafriyat" ise kazı, kazılar mânâsına geliyor. Bu kelimeyi de ne hikmetse "harfiyat" diye telâffuz eden çok insana rastlıyoruz. Arasıra biraz lûgat karıştırmak böyle hataları asgarîye indirecektir.