> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Eşsiz Bir Lezzet
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Eşsiz Bir Lezzet
Şaban Döğen
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 040

Lezzetin de eşsizi olur mu demeyin! Herşeyin harikası, güzeli, mükemmeli, eşsizi oluyorsa lezzetin de eşsizi olmaz mı?

Bir Ramazan günü yolumuz Topkapı Sanayi Camiine düştü. Bu camiinin harika bir özelliği var. Gayyur imamı ve gönül verenlerin gayretleriyle Cuma namazlarında bir kültür evi hâline gelir bu cami. Nice tanınmış sima mabedin kürsüsünde cemaatle buluşur, İslâmın ter ü taze mesajlarını sunar. Onun için bu farklı sesleri dinlemek için nice insan Cuma günü namazdan önce camiiye koşup gelir.

Her neyse değerli dostumuz caminin imam-hatibi Ahmet Hocayı bir gün ziyarete gittik. İkindi vaktiydi. Hocamız bize iltifat edip cübbeyi tutuşturdu. "Bir namaz kıldırıverin" dedi. Hz. Ali'ye sormuşlar, "Bu at neye yarar?" diye. "Binip imamlıktan kaçmaya" demiş. Bu derece ağırlığı ve sorumluluğu olan imamlıktan kaçan bir kişi olduğumuz halde cübbeyi sırtımızda bulduk. Üstüne üstlük bir de, "Hocam, bizim cemaat alışkındır. Namazdan sonra beş on dakika birşeyler anlatıverin" demesin mi?

İki zoru birden üstlenmiştik. Birincisi imamet. İkincisi de beş-on dakika gibi kısa bir sürede çok şeyler anlatmak! Hani adamın biri arkadaşına birkaç sayfalık uzunca bir mektup yazmış, sonuna da bir not iliştirmiş: "Kusura bakma, vaktim olmadığı için biraz uzun oldu."

Kısa konuşacaktık, fakat kısalığına rağmen çok şey söylemeliydik. Zor bir işti gerçekten. Namazı bitirdikten sonra "Bismillah, Tevekkeltü alellah" deyip "Aziz cemaat!" diye bir girizgâh yaptık. Konuşmama "Yediğiniz meyvelerin lezzetinin yüz kat, bin kat artmasını ister misiniz?" şeklinde bir soruyla başladım.

"Olur mu öyle şey! Elmaysa elma, portakalsa portakal, olsa olsa biraz lezzetlisi, tatlısı olur o kadar. Tadının yüz kat, bin kat artması da ne oluyor?" dercesine merak ve hayret, bir o kadar da heyecanla yüzüme baktılar.

"Bu mümkün" dedim ve anlatmaya başladım." Şu mübarek Ramazan gününde, faraza camiinin içine doğru bir nur inse, ışınlamavarî birşeyler olsa ve beyaz elbiseler içerisinde, nuranî bir zat enva-i çeşit meyvelerle dolu altın bir tepsiyle çıkagelse ve dese: "Ben Cebrail'im, beni size Allah gönderdi. Bu kullarım Benim rızam için oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar. Ben de onlara iltifat olsun diye bu meyveleri gönderdim. Zevkle, lezzetle yiyebilirler."

"Böyle şey olur mu demeyin! Faraza dedik ya, Cebrail Aleyhisselâmın insan kılığında Dıhye sûretinde Peygamberimize vahiy getirdiğini biliyoruz. Böyle birşey bizim için mümkün olmaz tabiî ki. Mümkün olsaydı, neler hissederdik, o meyveleri nasıl yerdik? Lezzetleri yüz kat, bin kat artmaz mıydı?"

"Doğru!" dercesine başlarını salladılar ve ben devam ettim: "Cemaat-i müslimîn! Allah aşkına söyleyin! Cebrail Aleyhisselâm bize Allah'tan meyve getirdiğinde sevincimizden onları yemeye kıyamıyoruz, yediğimizde de çok daha farklı bir zevk ve lezzetle yiyoruz. Peki, o meyveleri Cebrail Aleyhisselâm altın tepsiyle getirdiğinde Allah gönderiyor da, manavdan, pazardan satın aldığımız, ağaçların dallarından kopardığımız zaman başkası mı gönderiyor? Yine Allah değil mi? Cebrail Aleyhisselâm getirdiğinde başka duygular içerisine giriyoruz da, başka yerlerden aldığımızda niçin aynı heyecanı duymuyoruz. Bu meyve bana Rabbimin hediyesidir, ikram ve iltifatıdır. Beni adam yerine koymuş, en güzel şekilde ambalajlamış, gözümün, burnumun, dilimin, midemin zevkini düşünüp ona göre takdim etmiş, bana olan sevgisini göstermiş. Nasıl heyecanlanmam, nasıl mutlu olmam, nasıl sevinçten dört köşe olmam?' düşüncesiyle yediğimizde aynı mutluluğu yine hissedebiliriz ve Allah'ın lütfu, hediyesi, ikramı olduğunu düşünerek meyvenin kendi lezzetinden yüz kat, bin kat daha üstün bir lezzeti alabiliriz.

"İşte meyvenin lezzetini bin kat arttırma formülü!"

Bu vesileyle konuyla ilgili olduğu için Lokman Hekim'in ham karpuz yeme hikâyesini de anlatmak isterim. Hz. Lokman önceleri bir köleymiş. Efendisi onu, o da efendisini çok severmiş. Birgün efendisi karpuz kesip ona bir dilim uzatmış. Lokman da onu bal yer gibi, şeker yer gibi yemiş. Hem de öyle lezzetle, iştahla yemiş ki efendisi ikinci dilimi de uzatmış. Böyle böyle karpuzu bitirmiş nerdeyse. Yalnız bir dilim kalmış geride. Efendisi: "Bunu da ben yiyeyim; Lokman iştahla yediğine göre herhalde tatlı birşey olmalı. İştahımı kabarttı doğrusu" demiş.

Efendisi kalan dilimi ısırır ısırmaz bir tuhaf olmuş. Karpuz acı mı acıymış. Ağzını bir ateştir sarmış, dili uçuklamış, boğazı yanmış. Acılığından âdetâ kendini kaybetmiş. Sonra da Lokman'a dönüp, "A benim canım efendim, böyle bir zehiri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın var? Niye birşey söylemedin? Niye biraz sabret, şimdi yerim demedin" demekten kendini alamamış.

Hz. Lokman ise şu ibretli, duygulu cevabı vermiş: "Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki, utancımdan âdetâ iki kat oldum. Elinle sunduğun birşeye; ey marifet sâhibi; bu acıdır demeye utandım, senin damına, tuzağına gark oldum.

"Bu kadarcık bir acıya dayanamaz, feryat edersem bütün uzuvlarım hâk ile yeksân olsun. Şekerler bahşeden elinin lezzeti, bu karpuzun acılığını hiç hissettirir mi?

"Sevgiyle acılıklar tatlılaşır, sevgiyle bakırlar altınlaşır. Sevgiyle bulanık, tortulu sular, arılaşır, durulaşır. Sevgiyle dertler şifa bulur."