> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Eşyanın Kalıbından Eşyanın Kalbine
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Eşyanın Kalıbından Eşyanın Kalbine
Dr. Senai Demirci
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 025

Bir aynaya baktığınızda gördüğünüz nedir? Ayna mı, aynada yansıyan mı? Gariptir ki, aynaya baktığımızda pek nadiren aynanın kendisini görürüz. Ayna öylesine duru bir yansıtıcıdır ki, kendi varlığını unutturur, bir başkasını yansıtır. Ayna öylesine saf bir habercidir ki, kendi yüzünü aradan kaldırır, sadece kendine düşeni haber verir. Bu yüzden aynaya bakan, aynayı görmek için değil, aynanın gösterdiğini görmek için bakar. Nadir de olsa, aynanın kendisine baktığımızda ise, aynanın gösterdiği flulaşır, silikleşir, ayna bir başkasını göstermez olur.

Aynadan başka çoğu şeye sadece o şeyi görmek için bakarız oysa. Ağacı görmek için ağaca bakarız. Kuşu görmek için kuşa bakarız. Şeylere tıpkı aynaya baktığımız gibi bakmayı düşünemez miyiz? Ağaca ağacın gösterdiğini görmek için bakabilir miyiz? Sözgelimi, toprağa, aya, güneşe, göğe, yıldızlara, kaleme, bilgisayara, kaleme sırf onları görmek için değil, onların bize gösterdiğini görmek için bakabilir miyiz? Bu bakış size çok mu garip geliyor?

Aslında tam da şu anda yaptığınız işi tarif ediyorum. Şu an bu satırları okurken bu sayfaya bu sayfanın size gösterdiğini görmek için bakıyorsunuz. Sadece bu sayfanın kendisine bakıyor değilsiniz; sayfadaki satırların, cümlelerin, kelimelerin, harflerin size neyi haber verdiğini anlamaya çalışıyorsunuz. Yani okuyorsunuz. Okuma eylemine dahil olarak, bu harflerin kendisine değil, harflerin size gösterdiğine bakıyorsunuz. Bu satırlar okuma bilmeyen birinin önünde olsaydı, şimdi sadece harflerin kendisine bakıyor olacaktı, bu siyah boya lekelerinin gösterdiğinden haberi olmayacaktı. Ama siz okuyarak, harf olarak buraya düşen bu kara lekelerin ötesine geçiyor, onları değil onların gösterdiğini görebiliyorsunuz. Okuyarak, harflerin kendilerinden çok harflerin gösterdiğini görüyorsunuz. Zaten harflerin de kendilerini göstermek gibi bir davaları yoktur; yerli yerinde durdukları sürece bir anlamın işareti olarak kalırlar, bir düşüncenin aktarıcısı olarak hizmet görürler. Okurken, tıpkı aynaya bakar gibi bakıyoruz harflere. Harfler de kendilerini unutturup bir başkasını gösterirler, kendi varlıklarını aradan kaldırıp ötedeki anlamı haber verirler. Değil mi?

Öyleyse gelin bir de eşyayı okumaya çalışalım. Kâinatı bir kitap gibi düşünelim, yeryüzünü bir sayfa, gökyüzünü ayrı bir sayfa olarak tasavvur edip, önümüze dizilen şeyleri birer harf gibi "oku"mayı deneyelim. Bakalım onlar da bize kendilerinden başkasını gösterecekler mi? Kendilerini bir başkasına ayine edecekler mi?

İşte bu sorunun cevabı kendi bakışımıza ayarlıdır. Tıpkı aynaya bakarken yaptığımız gibi, bakışımızı aynanın yüzeyine odaklarsak, aynanın gösterdiği flulaşır; ayna bize sadece kendisini gösterir hale gelerek, aynalık fonksiyonunu kaybeder. Harflere bakarken, harflerin bir anlamı tamamlayan "harf"ler olduğunu algılamıyorsak, harfler bize bir şey söylemez, sadece kendi varlıklarını hatırlatan kara lekeler olarak kalırlar.

Okumanın ilk şartı, gözün gördüğüne razı olmamaktır; göze görünen herşeyi bir başkasını göstermeye ayarlı bir ayna gibi görmeye niyetlenmektir. Zaten akıl sahibi olmanın da gereği bu olmalı ki, insan gözünün gördüğüne razı olmaz; gözle görünenin ötesini arar, arkasını soruşturur, ilerisini merak eder. Aklıyla da görmek ister. Aklını kullanarak, "görünür" olandan "görünür olmayan"a geçmek ister. İnsan gözüyle dumanı görünce aklıyla da ateşi "görebilir." Çünkü, aklı ona "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" der. Aklı ondan dumana bir ayna gibi bakmasını ister, dumanı bir harf gibi okumasını ister. Bu örnekte dumana şahit oluruz, ancak ateş gaybımızdır. Aklımız bizi, gözümüzle ya da diğer duyularımızla şahit olduğumuz şeylerin "gayb"ını görmeye davet eder.

Bu yüzden, Kur'ân'da "akıl sahipleri" eşyayı ayineleştirmeye, varoluşu "oku"maya davet ediliriz. Kur'ân'da bu okuma daveti ile birlikte davete icabetin yolu yordamı da öğretilir. Bu yolu güzelce izlersek, akıl sahibi olarak eşyanın yüzünde esmâyı okuduğumuzu farkederiz. Eşyanın kalıbından eşyanın kalbine varırız böylece. Eşyanın görünür kalıbının ardında ve ötesinde, Yaradan'ın güzel isimlerinin, yani esmâ-i hüsnâsının kalbimize dokunmak üzere beklediğini görebiliriz. Böylece fanî eşyanın yüzünü, Bakî olan Sevgili'nin nihayetsiz sevgisinin ifadeleri olarak O'nun Vechine çevirebiliriz. Böylece her bir şeyin bize okuttuğu, yansıttığı tecellileri farkeder, eşyanın kalıbı yok olsa da bu tecellilerin kalbimize bıraktığı kalbî ve ebedî mesajı Bakî Sevgili adına ebedî bir hazla algılarız. Eşyadan esmâya geçeriz.

Gelin, şimdi Kur'ân'ın bakışımızı eşyayadan esmâya davet eden üslubunu izleyerek bir esmâ-i hüsnâ keşfi yapalım.

"Görmüyor musun gökten su indiren Allah'tır; ki onunla yeryüzü yeşeriyor" [Hac, 63] Bu ayet ile öncelikle bir gözlemleme çağrısı alırız: "Görmüyor musun?" Yeryüzünün suyla yeşermesi ise, su ile hayat arasındaki ilişkiyi hatırlatır. Suyun gökten gelişi, suyun gelişiyle yeryüzünün yeşererek canlanması gözümüzle gördüğümüz bir gerçekliktir. Şu halde, "Görmüyor musunuz?" sorusuna "Evet" cevabı verebiliriz. Oysa bizim gördüğümüz suyun gökten gelişi ve suyun arkasından yeryüzünün yeşermesidir. Suyu Allah'ın indirdiğini görmek ise gözümüzle gördüğümüzden fazlasını ve ötesini görmeyi gerektirir. Şu halde, suyun gökten gelişini ve ardından yeryüzünde canlılığın başlamasını "okuma"mız gerekiyor. Bu okumanın anahtarı ise ayetin ilişkilendirdiği su ve hayat [yeryüzünün yeşillenmesi] ilişkisini sorgulamaktır.

Su yeryüzünün yeşillenmesine yeter mi? Eğer, bu soruya "evet" cevabı verirsek, sadece gözümüzün gördüğümüze göre hükmetmiş oluruz. Çünkü, hep göregeldik ki, suyun olduğu yerde canlılık olageldi, suyun olmadığı yerde canlılık olmadı. Oysa canlılık ya da yeşillik suyun özne ya da fail olamayacağı bir iştir. En azından, suda, bize ve diğer canlılara acıyıp şefkat edecek bir incelik olmadığı gibi, bize rızık yetiştirmek kaygısından yoksun, hayvanların meyve ve ekine olan ihtiyacından haberli değildir. Suyun gökten yeryüzüne gelmesinin ardında, anlaşılan o ki, canlılara acıyıp şefkat edecek bir lütûfkârlık hissi, hayatın en ince detaylarına kadar nüfuz edecek bir letafet duygusu ve insanların ve hayvanların yeryüzündeki yeşilliğe ihtiyacını görecek haber alma anlayışı varolmalıdır. Gözümüzün gördüğüne göre, bu derece ince bir lütûfkârlığın ve derin haberdarlığın öznesi olmaya ilk olarak su aday olur. Ancak, suyun bildiğimiz bütün özellikleri böylesi bir adaylığı kaldırmaya yetmez. Su, lütûfkârlık sıfatını haketmekten sonsuz uzakta olduğu gibi, insanların ve hayvanların rızık kaygısını gütme inceliğinden ve hayatın detaylarıyla ilgili bilgiye sahip olmakla hiçbir ilgisi yoktur.

Bu aşamadan sonra, "gökten gelen" suyun yüzünden, suyun bir ayna olarak yansıttığı gerçeğe doğru yüz çevirmeye başlıyoruz. Bir başka ifadeyle, suyun gökten gelişiyle gösterdiği anlamı okumaya başlıyoruz. Öyleyse, suyun görünüşe göre gökten "düşüyor", "dökülüyor" ya da "geliyor" değil de, "indiriliyor" olduğunu da kavrayabiliriz. Çünkü, "indirmek" kasıtlı, bilinçli, haberli ve şefkatli bir gönderilişi ifade eder; "düşmek", "dökülmek" ya da "geliyor olmak" ise kendi başınalığı, rastgeleliği, habersizliği, şefkatsizliği ifade eder. Öyleyse yeryüzünde hayatı [yeşilliği] yaratmak için gerekli sıfatlara sahip olan kim ise suyu da gökten indiren o olmalıdır. Yeryüzünde kuru ve cansız topraktan canlılığı yaratan ise ancak canlılara acıyıp şefkat edecek bir lütûfkâr olan, hayatın en ince detaylarına kadar nüfuz edecek mutlak bilginin sahibi olan, insanların ve hayvanların yeryüzündeki yeşilliğe ihtiyacından haberli olan bir Latîf-i Habîr olabilir. Böylesine sıfatlara sahip olan olsa olsa Allah olabilir; çünkü gördüklerimiz içinde bu sıfatı taşımaya aday olan biri yoktur-hem zaten bu konuda "en güçlü" aday "görünen" suyu en başında elemiştik. İşte Allah da, "gördüklerimizin ötesinde", "tanıdıklarımızla hiçbir benzerliği olmayan"dır; suyu gökten indirip yeryüzünü yeşerten de O olmalıdır. Aklımız öyle görüyor olmalı, kalbimiz böyle okuyor olmalı, suyun aynasından böyle yansıyor olmalıdır. Böylece, ayetin bizi davet ettiği keşif yolculuğun sonunda eşyanın kalıbından kalbine varırız:

1. Su gökten düşüyor ya da dökülüyor olamaz; çünkü suyun yeryüzünün inişinin sonucunda şefkatli ve bilinçli bir tercihle yeşillik [canlılık] yaratılıyor.

2. Su şefkatle ve bilinçli olarak indiriliyor olmalıdır.

3. Suyu indiren ancak canlılara şefkat edip acıyacak derecede lütûf sahibi [Latîf] canlıların her türlü ihtiyacını görecek denli mutlak haber sahibi [Habîr] biri olabilir.

4. Gördüklerimiz, bildiklerimiz ve tanıdıklarımız arasında Latîf ve Habîr sıfatlarını hakeden biri(leri) yoktur.

5. Gökten suyu indiren ancak Allah'tır.

"Görmüyor musun gökten su indiren Allah'tır; ki onunla yeryüzü yeşeriyor...

...muhakkak ki Allah Latif-i Habîr[sonsuz lütûf sahibi ve mutlak haber sahibi olan]dir " [Hac, 63]

Yağmuru gökten indirenin en ince ihtiyaçlarımızdan haberli olan, en gizli arzularımızı görüp gözetecek denli lütuf sahibi olan bir Allah olduğunu görmek ve okumak, bütün sulardan daha serin ve bütün yağmurlardan bereketli bir "yağmur" değil midir? İndirilen her yağmurun arkasında Latif-i Habîr isimleriyle Allah'ı "görmek" latif bir haber sağanağı değil midir?

Yağmurun kalıbı ne kadar serin olarak değiyorsa tenimize, yağmurun kalbi de o kadar derin olarak dokunsun kalbimize