> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Prof. Dr. İskender Pala ile Dil ve Klasik Şiirimiz Üzerine... "Klasik Şiirimiz Rahmani Bir Şiirdir"
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Prof. Dr. İskender Pala ile Dil ve Klasik Şiirimiz Üzerine... "Klasik Şiirimiz Rahmani Bir Şiirdir"
Altınoluk Röportaj
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 019

ALTINOLUK: Genelde insan için anadilin, özelde de bizler için Türkçe'nin önemi nedir? Yabancı dillerin baskısı altında dilimize gereken ihtimamı gösterebiliyor muyuz?

Prof. Dr. PALA: Bir insan için anadilin ne kadar önemli olduğunun derecesini ölçmek mümkün değil, çünki her doğan insan ister istemez içinde bulunduğu iletişim ortamının dilini en üst seviyede öğrenmekle mükelleftir. Üst seviyede öğrenebildiği oranda ondan lezzet alacaktır, kendisine birikim kazanacaktır. Dil insanların kişiliği gibi, kisvesi gibi durur üzerinde; o dil ile ne kadar ünsiyet kurabiliyorsanız hayatınızda o kadar mutlu olabilirsiniz. Zihninizde yeni açılımlar o kadar gerçekleşebilir, düşünce yelpazenizi daha geniş bir açı ile uzaklara doğru büyütebilirsiniz. Bu bakımdan bir anadilin her millet için olduğu kadar, Türkler için de Türkçe'nin önemini kelimelerle anlatmak mümkün değildir.

Ne var ki, Türkçe'nin son yıllarda içinde bulunduğu birtakım açmazlar, gerek içerden gerek dışardan maruz kaldığı birtakım müdahaleler ister istemez bizde bir "anadili koruma bilinci" oluşmasını gündeme getirdi. Ben zannetmiyorum ki başka ülkelerde insanlar anadillerini bizde olduğu gibi bir deformasyon süreci içinde görsün ve koruma tedbirleri alma ihtiyacı duysun. Çünki başka ülkeler bunun bilincini vatandaşlarına daha çocukluktan itibaren verirler ve ona göre davranan fertlerde zaman içerisinde anadile ait bir vicdan oluşur. Fransızlar meselâ anadil konusunda çok hassastırlar, ama zannetmiyorum ki Türkiye'deki kadar anadili problem edinen bir düşünce yahut sancı sahibi olsunlar. Bu bir tavırdır ve bu tavrı geliştirdiğiniz zaman fertler kendiliklerinden dili korurlar.

Anadili korursak eğer, anadilde yazılmış eserlerimiz bizim düşünce dünyamızı şekillendirir. Eğer kendi dilimizde eserler yazmıyorsak ve kendimizi yeterince ifade edemiyorsak, o zaman ister istemez bizim düşüncelerimiz, hayâllerimiz hâtta imanımız da başkalaşmaya, değişmeye ve yön değiştirmeye başlar. Bu durumda biz biraz daha sekülerleşmiş bir dile doğru kaydık ve belki de dil üzerindeki içten ve dıştan bütün müdahalelerin gizli sebeplerinden birisi bu idi. Eğer kendi dilimizde eserler üretmiyorsak, kendi düşünce yapımızı dolayısıyla medeniyet birikimimizi sahiplenemiyoruz demektir. Bu bir devr-i daimdir. Öyle ki, siz dil ile işçilik yaptığınız zaman dil size hizmet verir, dil size hizmet verdikçe siz dil üzerinde daha fazla, daha geniş bir işçilik yaparsınız. Bu bizim hem ruhumuzu, hem gönlümüzü, hem de zihnimizi geliştirir. Zaten insan da ruhtan, gönülden ve zihinden ibarettir; başka hiçbir şey kalmaz geriye...

Bugün eksik olan taraf; Türkçe yazılmış seçkin eserlerin üretilememesidir. Dilde güzel eserler verilmedikçe dil kendisini bizden çekiyor, uzaklaştırıyor, o uzaklaştıkça biz yaklaşmaya gayret etmek yerine onu bir kenara itiyoruz ve bu uzaklaşma devam ediyor; bir kısır döngü hâlinde. O zaman da birisi çıkıp diyebiliyor ki, "Türkçe ile ilim yapılmaz!" Veya bir başkası da diyebiliyor ki, "Bugün artık yabancı dille eğitim şart olmuştur!" Dünyanın İngilizce'yi önemsediği ölçüde biz de önemsemek zorundayız. Muhtemelen bundan çeyrek yüzyıl sonra İngilizce konuşamayan insanlar belki ikinci sınıf, geri kalmış, işe yaramayan, eskimiş, dışlanmış insanlar olarak görülecekler. Yabancı dil öğrenmek bu kadar önemli olduğu halde, "yabancı dille eğitim"i asla kabullenemeyiz, çünki bu ikisi tamamen farklı şeylerdir. Meslek hayatımızı İngilizce ile tedvir etsek bile, Türkçe'mizin bize kazandıracağı ve diğer milletler arasında bizi farklı kılacağı estetik boyut, düşünce boyutu ve medeniyet boyutu bakımından ona sahip çıkmak zorundayız. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan her fert Türkçe'yi en güzel şekilde bilmeli. Peki, ne yapıyoruz onun bilinmesi için? Hiçbir şey yapamıyoruz maalesef.

Ben kelimelere pasaport verilmesi veyahut dışarıdan gelen kelimelerin önünde durulması veyahut şunlar kullanılacak, bunlar kullanılmayacak şeklinde birtakım dayatmaların uygulanması gibi gayretlerin geçici ve boşa gayretler olduğunu düşünüyorum. Bana göre dilimiz için yapılabilecek en güzel şey, bu dilin yetiştirdiği yazarların bu dil ile çok güzel eserler vermesidir. Eğer bizim yazarlarımız, şairlerimiz, romancılarımız çok güzel eserler veriyor ve dil zevkiyle, Türkçe'nin o tatlı çehresiyle insanlara gülümsüyor olsalardı; kitapçı vitrinleri bu kadar çeviri kitapla veya televizyon ekranları bu kadar berbat bir tercüme diliyle dolmazdı. Bizdeki bu eser eksikliği kitapçı vitrinlerini ve televizyon ekranlarını ister istemez dışarıya yönlendirdi. Bu bir bozulma ise eğer, düzelme de buradan olacaktır. Yoksa bugün herhangi bir kelimeyi ders kitaplarından çıkarıyoruz, bundan sonra öğretmenler bunu sınıfta kullanmayacak demek, o kelimenin kullanılmaması demek değildir.

En güzel ve en sağlam dil, yabancı kelimeden korkan bir dil değil, yabancı kelimeleri alıp bünyesine sindirebilen bir dildir. Kelimeler gıda gibidir: hepimiz günde üç öğün gıdalar alırız, vücudun organizması sağlıklı ise o gıdaları sindirir. Sindiremezse hastalık başlar, rahatsızlık verir. Uygun gıdayı almıyorsak o da rahatsızlık verir. Hangi dönemde hangi gıdaları almamız gerektiği de önemlidir. Dil de aynen böyledir. Dil herhangi bir kelimeyi çeşni olarak alabilir, bu, yemeğin tadı tuzu gibidir. Kelime farklı bir dilden gelmiş olabilir. Farklı bir dil derken doğulu veya batılı olmasını hiç önemsemiyorum. Türkçem sağlam ise, Türkçe'yi zihnimde sağlam bir yere oturtmuş isem, Türkçe'yi güzel kullanabiliyor isem; Amerikan lisanının bütün kelimelerini bile kullansam Türkçe'me halel getirmem. Arap dilinin bütün kelimelerini bile kullansam halel getirmem ona. Eğer herhangi bir yabancı dilden aldığımız bir kelime Türkçe'nin içerisinde sindiriliyor ise, Türkçe zaten büyük bir dil demektir. Nitekim Türkçe büyük bir dildir ve böyle kelimelerimiz de sayısızdır.

Bunları dilden atmak, tam manasıyla bir güvensizlik emaresidir. Bu bakımdan Türkçe'mize güvenmek zorundayız; ama insanlar kendilerine güvenemedikleri için kendi zaaflarını dile yüklüyorlar.

Ben dil zaptiyeliği yapmak yerine ülkemizde iyi yazarlar yetişmesi gerektiğini düşünüyorum ki, biz öncelikle kendi eserlerimizi bir uslûp içerisinde ve gençlerimize dil zevki verecek biçimde okuyabilelim. Bunun okuma alışkanlığı ile de birebir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Hep şikâyet ederiz, okuma alışkanlığı olmayan bir milletiz diye... Peki, biz bu millete okunacak çok güzel şeyler verdik de mi okumuyorlar? Okunacak güzel şeyler verirseniz, bu insanlar, bu gençler okuyacaktır. Belki genlerinde taşıdıkları o vahdet fikrini, aynı kültür coğrafyasına mensubiyet düşüncesini bulamadıkları için kitap okumuyorlar! Bize ait olan, bizi anlatan birşeyler verilse o çocuklara, şüphesiz ilgi gösterecekler. Bu bakımdan benim başka dilciler gibi kelimelerle bir problemim yok, benim eserlerle problemim var. Ne kadar çok kitap okursam, zihnimde o kadar çok pencere açılır. Ne kadar çok kitaptan ne kadar çok kelime alabilirsem ve zihnimde ne kadar kelimem var ise, o kadar çok mutlu olurum.

ALTINOLUK: Klâsik edebiyatımızdan ve bilhassa şiir geleneğimizden kopuşumuzun sebepleri nelerdir? İddia edildiği gibi eski şiirimiz halktan ve hayattan uzak mı idi?

PALA: Kopuşumuzun pek çok sebebi var. Öncelikle medeniyetimiz farklı bir medeniyete dönüşmüş, sonra dilimiz farklı bir dile dönüşmüş, insanlarımızın ilgi alanları çok farklılaşmış ve ister istemez millet olarak bazı şeyleri "bu artık geride kaldı" şeklinde algılamışız. Bütün bunlardan sonra ne kadar çırpınsak da klâsik edebiyatla ilgili düşüncelerin, nazım şekillerinin, daha açıkçası gazellerin, kasidelerin bu yeni ortama taşınması mümkün görülmedi. Dil burada en büyük problemdi, çünki bir insan okuduğunu anlamalıdır. Okuduğunu anlayamıyorsa, o zaman kendisine sorar "Bunu anlamamak benden mi, yoksa bunu yazandan mı kaynaklanıyor" diye... Biz genellikle kolaycılığa kaçarak ikincisi için oy kullanmışız. "Bunu anlamamak bendendir" dememişiz, "bu şair bana göre söylememiş" demişiz. Bunu dedirtmek için propaganda da yapılmış tabi.

Belirli bir edebiyat eseri ait olduğu dönemi bize ayna gibi gösterir. Her edebiyat da kendi çağını anlatır. Çağ değişince, ihtiyaçlar değişince, arz-talep dengesi farklı alanlara kaymaya başlar. Bugün yazacak olduğumuz şiirlerle, bundan 75 yıl önce yazılan şiirler arasında elbette ki fark olacaktır. 75 yıl öncenin hayat şartları kadar farklı olacaktır. İstiklâl harbi yıllarında şimdiki gibi şiirler yazsaydı şairlerimiz, döverlerdi insanlar onları... Çünki o günün şartlarında daha epik, destansı; savaşı, kahramanlığı, Türklüğü daha ön plana çıkaran şiirlere ihtiyaç vardı. Bu bir talepti ve o günün şairi ona arz gösterdi.

Divan şiiri için "hayattan kopuk" kanaatini meydana getiren düşüncelerin başında, onun sanatkârane uslûbu içerisinde, problemlerini halletmiş bir toplumun şiiri olarak doğması gelir. Biz klâsik şiirimizin ilk örneklerini XIII. yüzyılda vermeye başlamışız ama onu mükemmel bir edebiyat birikimi haline ancak XV. yüzyıldan sonra dönüştürebilmişiz. XV ve XVI. yüzyıllar da atalarımızın bütün problemlerini hallettikleri yüzyıllar. Dolayısıyla şiiri en yüksek boyutta sanatla yoğurarak vermek ve şiirin, sanatın bir saltanat olduğunu göstermek o gün için tabiîdir. Sonra şiir atalarımız için bir ihtiyaçtı aynı zamanda... Televizyonu olmayan, uçağın, gazetenin, matbaanın icad edilmediği yıllarda; insanların sinemaya gidemedikleri, tiyatro seyredemedikleri zamanlarda şiir o toplumun tam merkezinde duran bir eğlence vasıtası, estetik boyutu, onu şekillendiren söz yapısının temeliydi. Sözün değeri vardı ve değerli bir şey söyleyecekseniz, onu şiir formatında söylüyordunuz.

Bu şiiri bugün anlamamamızın sebeplerinin başlıcası artık öyle düşünmüyor oluşumuzdur. Bugün söze değer verilmiyor. Alelâde lâflar söylüyoruz, küfürler ediyoruz vs. incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler. Söz diye söylediklerimiz bile eksik. Bağırıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, sözümüzün değerini düşürüyoruz. Böyle bir çağa bundan dörtyüz sene önceki şairin baktığı o yüksek pencereden baktığımızda anlamamamız tabiîdir.

Üniversitedeki derslerimde her sene öğrencilere ilk önce "Divan şairi sizce kimdir?" diye bir soru sorarım, en az birkaç kişinin, onu, sarayda yaşayan biri sandığını görürüm. Halbuki çok araştırmalar yapılmıştır, istatistikler vardır, bu şairlerin saraya girip çıkanlarının sayısı öyle zannedildiği kadar çok değildir. Saraylı, yani bizzat saray ailesine mensup olanların oranı yüzde bir bile etmez. Osmanlı padişahlarının 27 tanesi şairdi, divanları var, bu doğru... Şehzadeleri ve diğer akrabalarını da saydığımızda saray şiirin has mekânıydı, bu da doğru... Ama saraya girip çıkan vezirler, kaptan-ı deryalar, kazaskerler, eyalet valileri vs. bunları da toplasanız, saraya ömründe bir defa girmiş adamları da ekleseniz, divan şairleri içerisinde yüzde onbeş etmez. Gerisi ya kunduracı, ya sokak satıcısı, ya filânca yerde medrese hocası veya devlet görevlisi, hattâ okuma yazma bilmeyen, hattâ gayri müslim ama o şiirin büyüsüne kapılıp şiir söyleyen pek çok insan var. Öyleyse bu sanatın içerisinde onu klâsik özellikler formatına oturtabilecek bir cazibe vardı, denilebilir. Okuma yazma bilmeyen insanlar bile söyleyebildiğine göre, öyle pek de halktan uzak değildi.

Hiç şüphe yok ki, klâsik şiirimiz Rahmanî bir şiirdi. Özünü ve özetini toplumun dinamiklerinden alıyordu. Toplumun problemleri fazla görülmüyordu, çünki bir defa fazla problemli bir toplum değildi. Daha sonraları toplumun problemlerinin arttığı dönemlerde ise edebiyat kendi problemlerini bitirmiştir. Klâsikleşme döneminde bizim şairlerimiz tamamen toplumun dinamiklerini esas alıyorlardı. Neydi bunlar? İslâm dini, tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh gibi dinî ilimler, genel kültür, millî kültür, atasözleri, deyimler vs. bu şiirin içine sindirilmişti. Zaten öyle de söylemek zorundaydılar, çünki kendileri öyle yaşıyorlardı. Şair kendi çağının edebiyatını yaptığına göre kendi çağını anlatacaktı. Bu bakımdan da divan şiirine halktan uzak diyemeyiz. Peki, böyle bir yafta neden uydurulmuş olabilir? Bu tamamen 1940'ların belirli ideolojik kaygıları sebebiyle, atalarımızla aramızdaki tanışıklık bağlarını yıpratmaya yönelik bir tavırdı. Bugün buna inanan yok artık. Bunu söyleyenler de bu söylemlerinden vazgeçiyorlar.

Evet, klâsik şiirimiz mücerred bir şiirdir, ama o mücerred tarafı anlatırken müşahhas olan eşyadan da istifade eder, gündelik hayattan da... Mücerredi anlatırken daima müşahhası örnek gösterir. Böyle olunca biz XVI. yüzyılda, XVII., XVIII.yüzyılda sırasıyla ne zaman, nerede, nasıl yangınlar olmuş; ne zaman, nerede, nasıl baharlar gelmiş; hangi savaşlar nasıl yapılmış; ne zaman isyanlar gibi sosyal olaylar olmuş; yani toplumla ilgili herşeyi satır aralarından takip edebiliriz. Bu yüzden ben diyorum ki, divan şiiri için tarihi bilmek şarttır. Tarih için de divan şiirini bilmek şarttır. Bunlar bir elmanın iki yarısı gibidir. Tarihi baştan inkâr eden bir toplumda yaşıyorsanız, bu şiirin çok da güzel olduğunu kimseye anlatamazsınız. Problemin bir ayağı da buradadır, tarihe set çektikten sonra elbette o tarihle ilgili diğer unsurları da yavaş yavaş kenara itelemek gerekiyordu; bunun için birtakım bahanelere, yaftalara ihtiyaç vardı. Şükür ki bugünün gençleri divan şiirinin içindeki güzelliği, sıcaklığı, rengi, kokuyu çok net alabiliyorlar; aşinâlık ve dostluklar yeniden geliyor.

Bu güzelliğe sahip olmak isteyen çağımız insanlarının yapacakları bir tek şey var: "Bu adamlar (klâsik şairlerimiz) neden böyle yüksek şeyler söylemiş" diye onları suçlamak yerine "Bu adamların söyledikleri yüksek şeyleri anlayabilecek birikime sahip olayım" diyerek kendilerini merkeze almak.

Konuşan: Serdar YILDIRIM