> 2002 > Nisan - Din'in Neresindeyiz? > Şeytanla Konuşan Adam (2) "Yer ve Gökler Rabbi"nin Özel Konuğu
Din'in Neresindeyiz?
194.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Şeytanla Konuşan Adam (2) "Yer ve Gökler Rabbi"nin Özel Konuğu
Ümit Şimşek
2002 - Nisan, Sayı: 194, Sayfa: 016

Cem ile olan tartışmasının birinci bölümü Şeytan açısından pek iç açıcı geçmemişti. Güçlü bir mantığı vardı Cem'in. Güçlüydü ve etkiliydi. Genç olmasına rağmen, çevresinde sözü dinlenen bir kimseydi. Herkesin bildiği bu gerçeğin Şeytan da farkındaydı ve işinin zor olduğunu baştan biliyordu. Cem'e cepheden saldırıya geçmesinin nedeni de bundan başkası değildi. Bir küçük kuşku atabilse zihnine, bir tereddüt içine sürükleyebilse, bu kadarı bile onun için büyük başarı sayılabilirdi.

Akşam rüzgârı kendisini hafiften hissettirmeye başlamıştı. Deniz kıpırdandı; iyot kokusunu ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar ağır ağır çekti Cem. Kendi sözleri zihninde yankılandı bir süre için. Çok hoşlandı bundan. Güzel sözlerdi; sanki bir başkası söylüyor, Cem dinliyor gibiydi. "Küçük işler. Küçük insanların küçük işleri. Ne kadar küçük olursa olsun. O bundan haberdar. Düşen yapraktan, esen rüzgârdan, ciğerlerime dolan hava zerrelerinden. Ve hayalimden geçen şükürlerimden." Şeytanı unuttu Cem, bir imanı yaşamaya koyuldu.

Galaksilerden bir galaksi. Yıldızlardan bir yıldız. Gezegenlerden bir küçük gezegen. Ve onun üstünde, bir deniz kenarında günbatımını seyreden bir adam.

Hayır. Genç adam bir deniz kenarında değil, evrenin yüksek bir yerindeydi. Ufukta bir muhteşem secdeydi seyrettiği. Martılar çoğalmış, çığlıklarıyla genç adamın dünyasını doldurmuşlardı. Kimi uzaktan, kimi hemen yanıbaşından geliyordu çığlıkların. Hareket var, ama zaman yoktu. Şeytanla olan tartışması bıçak gibi kesilmiş, sanki bir film normal olarak akıp giderken birden bire duruvermiş gibiydi. Denizden esen bir nefesi derinden derine öylece aldı ve verdi genç adamher zerresinde bir âlem soluyarak.

"Kendini çok fazla ciddîye alıyorsun."

Film kaldığı yerden tekrar akmaya başladı.

"Evet," dedi Cem. "Allah'ın bana verdiği değer kadar."

"Allah sana ne kadar değer veriyormuş?"

"Göklerin ve yerin bütün zenginliklerini önüme serecek kadar."

"Senin önüne birşey seren yok," dedi Şeytan. "Sen dünyaya geldin ve bunları öyle buldun. Sonra da kendi kendine senaryolar üreterek bütün bunların kendin için yapıldığını söylüyorsun."

Cem pardesüsünün yakasını kaldırdı, ağır adımlarla sahil boyunca yürümeye başladı. Gözleri ufukta, sonsuza netleşmişti.

"Demek dünyada olup bitenlerin benimle bir ilgisi yok" dedi Cem.

"Yok" dedi Şeytan.

"Günbatımının da mı?" diye sordu Cem.

"Evet" dedi Şeytan.

"Martıların da mı?" dedi Cem.

"Onların da" dedi Şeytan.

Cem birden durdu. Çevik bir hareketle döndü.

"Öyleyse günbatımını bana günbatımı olarak algılatan ne?"

Cevap gelmedi.

"Ben sana söyleyeyim. Bu basit bir ışık-gölge oyununundan ibaret değil. Her köşesi her an renkten renge giren bir tabloyu seyrediyorum ben." Güneşin batmakta olduğu yeri işaret etti. Sonra gökyüzünü baştan başa kat edecek şekilde bir yarım daire çizerek diğer ufku gösterdi. Kıpkırmızı bir ufuktan, yavaş yavaş koyulaşmaya başlayan bir maviye dönüyordu gökyüzü. Tam doğu ufkunu işaret ederken, Şeytana göstermek istediğinden daha fazlasıyla karşılaştı Cem.

Nereden çıktığı anlaşılmaz bir şekilde, birden bire beliren ayın on dördü, denizin biraz üzerinde parıl parıl parlıyordu. Gökyüzü gibi, denizin de her karışı ayrı bir renge bürünmüştü. Sular halelendi; yakamozlar dalga dalga yayıldı bir yanda ayın, diğer yanda güneşin ardınca. Turuncu, mavi, mor, sarı, pembe renkte fırça darbeleri birbiri ardınca inip kalktı göklere ve yere.

"Bütün bu olup bitenleri çözümleyecek olursak," dedi Cem, "güneşten gelen elektromanyetik radyasyonun ayda, gökte, suda ve karada yansımasından oluşan görüntülerle karşı karşıya bulunduğumuzu söyleyebiliriz. Doğru mu?"

"Doğru," dedi Şeytan. "Bu kadar basit işte. Bir şimşek çakması da bundan farklı değil, bir sokak lambası da. Bir radyasyondan, ışımadan ibaret, o kadar."

"Ama bu gördüklerim bana büyük bir haz veriyor. Bir sokak lambasını aynı duygularla seyretmemi beklemezsin herhalde."

Martıların sesi birden yükseldi. Ardından bir dalga vurdu karaya. Dalganın vuruşunu ve çekilişini, martıların seslerini bir süre dinledi Cem.

"Şu seslerle bir trafik gürültüsü veya bir matkap sesi arasında bir fark var mı dersin?"

"Ne fark olsun?" dedi Şeytan. "Hepsi aynı cinsten bir enerji, bir ses dalgası."

"Ama bir kamyon gürültüsünün martı sesi kadar, bir matkap sesinin bir müzik eseri kadar hoş birşey olduğunu iddia etmeyeceksin, umarım."

Şeytan sabırsızlanmaya başladı. "Sözü nereye getirmek istiyorsun?"

"Şu âna ve şu yere," dedi Cem. "Gördüklerime, işittiklerime ve yaşadıklarıma. Az önce bana söylediklerini hatırlasana."

"Neyi?"

"Hani Keyfine bak, gönlünce yaşa' diyordun bana."

"Çok doğru bir yere geldin," dedi Şeytan. "İnsan madem bu âleme gelmiş; etrafında da bu kadar keyif alınacak şeyler varsa, onları doya doya yaşamalı. Ama sen ufak şeylere razı oluyorsun."

"Bunların hiçbiri ufak şeyler değil," dedi Cem. "Önümdeki şu tabloyu çizmek için bir dünya, bir güneş, bir de ay lâzım. Söyler misin, bay Şeytan, gezip dolaştığın yerlerde, Güneşin böylesine güzel doğup battığı bir başka yer gördün mü? Eğer ben uzayın başka bir köşesinde yaşıyor olsaydım ve bana şu manzara bir fotoğraf halinde gösterilseydi, böyle bir dünyaya gelip de bir defalık olsun bir günbatımı izlemek için pek çok şeyi feda ederdim. Fakat hiçbir ücret istenmeden, hergün sabah akşam buna benzer nice güzellikler bir bir gözümün önünde tekrarlanıyor. Ve ben bütün bunları anlayabiliyorum. Bu güzelliklerin her türünü, her rengini, her ânını çözebiliyor, anlayabiliyor, zevk edebiliyorum. Bütün bunlardan ne çıkar, biliyor musun?"

"Biliyorum. Ye, iç, keyfine bak."

"Ondan önce bir önemli noktayı atlıyorsun. Evren ile ben, tıpkı kilit ve anahtar gibiyiz. Evrende güzellik adına ne varsa, hepsini açacak, anlayacak ve en ince ayrıntılarına kadar hazzını yaşayacak duyular ve yetenekler de benim yapımda var. Öyleyse ben çok özel bir şekilde düzenlenmiş olmalıyım. Şimdi sana bir sorum var. Cevap vermek için istediğin kadar düşünebilirsin."

"Sor bakalım" dedi Şeytan.

"Tanıdığın varlıklar arasında, bir günbatımını, bir gece semâsını, bir bahar mevsimini benim kadar hazla seyredebilen bir başkasını gördün mü?"

"Hayır."

"Peki, böyle bir varlık icad etmeyi düşünebilir misin?"

 Ne evet diyebildi, ne hayır. Homurdanmakla yetindi Şeytan.

"Öyleyse benim mükemmel şekilde yaratılmış olduğumu kabul etmek zorundasın."

Şeytan "Hiç de değil" diye cevap verdi.

"Değilse itiraz yolun sonsuza kadar açık," dedi Cem. "Bütün şeytanlığını takın, daha mükemmelini sen bulup çıkar. Yani, şu varlık âleminde gizli ve açık, maddî ve manevî, büyük ve küçük bütün nimetleri, güzellikleri ve zenginlikleri insandan daha iyi tartıp anlayacak bir varlık göster. Eğer bunu gösteremezsen, insanın bu konudaki özelliklerinde bir kusur göster."

Şeytan acele ile araya girdi. "Orada dur," dedi. "Daha ileri gitmesen iyi olur."

Cem büyük bir keyifle güldü. "Neden?" dedi. "Köşeye sıkıştın, değil mi?"

"İnan ki onun için değil," dedi Şeytan, olabildiğince sempatik bir sesle konuşmaya çalışarak. "Ben senin iyiliğini istiyorum."

"Hayrola, kafana saksı mı düştü? Yoksa imana mı geldin?"

"Hayır, hayır," dedi Şeytan. "Çok derinlere dalıyorsun."

"Ne olur derinlere dalarsam?"

"Kafayı üşütürsün. Sonra söylemedi deme."

"Aslını istersen," dedi Cem, "ben bu sözü bir yerlerden hatırlıyorum, ama neyse. Beni hiç merak etme, bay Şeytan. Ben bu konularda ne kadar derin düşünürsem, hayatın anlamını ve tadını o kadar çok yakalıyorum. Çünkü bütün bulgularım ve düşüncelerim, benim bu dünya üzerinde çok özel bir yerimin bulunduğunu ve çok özel bir konuk olarak ağırlandığımı ortaya çıkarıyor. Sen ne dersen de, ey Şeytan, ben, göklerin ve yerin bütün güzellikleri önüne serilmiş çok özel bir misafirim bu dünyada. Yer ve Gökler Rabbinin kuluyum, konuğuyum, muhatabıyım."

(Devamı var)