> 1993 > Kasim - Diyanet > Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. M. Said Yazıcıoğlu ile... "Diyanet En Sancılı Müessese"
Diyanet
093.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. M. Said Yazıcıoğlu ile... "Diyanet En Sancılı Müessese"
Altınoluk Röportaj
1993 - Kasim, Sayı: 093, Sayfa: 017

Diyanet Konusunu bir de Diyanet işleri eski Başkanı M Said Yazıcıoğlu ile konuştuk ilahiyat Fakültesindeki odasında görüştüğümüz Prof Dr Yazıcıoğlu ilginç gözlem ve değerlendirmelerde bulundu. işte muhterem Yazıcıoğlu ile yaptığımız sohbet

ALTINOLUK: -Efendim , Diyanet İşleri Başkanlığı etrafında her zaman bir sancı gözleniyor. Bizzat Diyanet'in konumu sancılı. Siyasetle ilişkileri sancılı. Halkın beklentileri ile Diyanet'in "elinden gelenler" bir sancı konusu. Din görevlileri ile merkezi yönetimin ilişkilerinde sancı var. Siz de bu sancıların varlığını doğruluyor musunuz. Sancı gerçekse sebepleri neler?

YAZICIOĞLU: Diyanet, Türkiye'nin "sancılı' değil "en sancılı" müessesesi bana göre. Bu sancıyı biz de yaşadık, bugün de yaşanıyor. Bunun asıl sebebi de Diyanet'in konumu ile ilgili. Malum, Türkiye'de laiklik var ve bunun yorumu içinde Diyanet'e belli bir konum verilmiş. Laikliğin yorumundaki sıkıntı Diyanet'e de yansıyor Siyaset-Diyanet ilişkileri sağlıklı zermine oturamıyor. Diyanet'e gerekli ağırlık verilemiyor. Diyanet, halkın beklentilerini karşılayamıyor. Din görevlisi hakeza. Bir sancıdır gidiyor. Oysa, bu sistem içinde bile konu bu kadar sancılı olmayabilir, bazı olumlu şeyler yapılabilir.

ALTINOLUK: ?Efendim, Diyanet'in sistem içindeki konumu böylesine tartışmalı. Devletin klasik çizgisi, Diyanet'in bu devlet kuruluşu olmasından yana '"Dini hayatın kontrolü' düşüncesi bunda müessir olsa gerek. Kimileri, "laiklik" gereği diyanetin lağvedilmesini istiyor. Kimileri demokrasi gereği "Diyanet özerk olmalı' diyor Kimileri "inanç hürriyeti" gereği istiyor özerkliği Sizin yaklaşımınız ne bu konuda?

YAZICIOĞLU: -Diyanet'in konumundan ileri gelen ciddi sıkıntılar var, muhakkak. Devlet bu konuyu sağlıklı biçimde çözebilmiş değil. Ancak mevcut konum içinde dahi yapılabilecek önemli işler söz konusu. Bana göre, Diyanet'in mevcut konumunda en önemli sıkıntı Diyanet'in bünyesinde hizmet veren kadrosunun eğitim seviyesinden kaynaklanıyor.

Şöyle basit bir karşılaştırmayı her zaman yaparım. Bir köy yerleşim birimini göz önüne alırsak, orada belli başlı uç şahsiyet göze çarpar. Onlardan birisi muhtar, birisi imam diğeri de öğretmendir. Bu üçlü o köy toplumunu temsil eder. Köy toplumu üzerinde de en çok etkili olan bunlardır. Muhtar seçilmiş bir kişi olduğu için biraz siyasi bir yönü vardır, tahsili filan da bizi ilgilendirmez. Öğretmen en az iki yıllık yüksek tahsil mezunu ama nihayette yüksek tahsil mezunudur. imamın ise en iyi seviyede olabileni imam Hatip Lisesi mezunudur. Görevlerine baktığımız zaman öğretmenin görevi belli bir statü içinde çocuklara ilköğretim müfredatını öğretmektir. Din görevlisinin görevi ise o köy toplumunun her probleminden sorumlu olması ve onların muhatabı olmasıdır. Köylü vatandaş şehre iner, vadeli bir alışveriş yapar. Köyüne dönünce hemen hocanın karşısına dikilir. Vade farkından doğan fazlalığın faiz olup olmadığına dair ondan görüş ister. Aile arasındaki bazı hukuki mevzularda aydınlanmak için hocaya müracaat eder. Dolayısıyla bu kadar hassas bir görevi yapan kişinın yetersiz din kültürü veren okuldan mezun olmasını normal kabul etmek mümkün değildir. Bu konuda yapılacak çok işler vardır.

Sorunuzun temel noktasına gelirsek müessesenin bu özerkliği kaldırabilecek yapıda, olgunlukta, bilimsel seviyede olması lâzımdır.

ALTINOLUK -İlahiyat Meslek Yüksek Okulunu da bunun için devreye soktunuz herhalde.

YAZICIOĞLU: -ihtiyaçlar hep bu noktadan kaynaklandı. Biz istedik ki Başkanlığın yüzde altmışına tekabül eden orandaki bu insanları yüksek tahsilli kılalım. Bunun da yolları bellidir. ilahiyat Fakülteleri bünyesinde ilahiyat meslek Yüksek Okulları açılması için büyük çabalar saffettik. üç yıl bu konuyla meşgul olduk. Neticede ilk defa dört ilahiyat Fakültesi bünyesinde bunların kurulması kararlaştırıldı. Ankara, İstanbul, Bursa ve İzmir ilahiyat Fakültelerinde. Bunlardan sadece İstanbul ve İzmir ilahiyat Fakültelerinde Meslek Yüksek Okulları kuruldu Burada o üniversite yetkililerine tekrar teşekkür etmeyi bir görev addediyorum. Başından sonuna kadar bu işi ciddi bir şekilde yürüttüler ve fevkalade başarılı sonuçlar alındığına kanıyım.

Bunun tamamlayıcı bir yüzü olarak açık öğretim Programı düşünülmüş, bu konuda da birçok çalışmalar yapılmış, sonuç da istenen seviyede olmasa bile alınmıştır. Açıköğretim Programı içinde Sosyal Bilgiler adıyla bir program vardı Onun asıl gayesi din görevlilerine yöneliktir. Maalesef bunun programı ne Diyanet İşleri Başkanlığı ne de ilahiyat Fakültelerine fazla sorulmadan Açık Öğretim yetkilileri tarafından hazırlanmıştır. Fakat önemli olan husus bir programın başlamasıdır. Başladıktan sonra onun ıslahı daha kolaydır.

Mevcut Sosyal Bilgiler Programı şu esnada tekrar gözden geçirilerek, bir proje halinde sunularak ele alınabilir. Bu konuda benim de büyük katkılarda bulunacak bir pozisyonum söz konusudur. Ayrıca iki yıllık Meslek Yüksek Okulları'nın biran önce dört yıla çıkarılması zarureti vardır.

ALTINOLUK -Efendim, Diyanet'in "Türkiye'nin en sancılı müessesesi" olduğunu belirttiniz.

Bu sancıyı Diyanet yaşıyor. Peki devletin gündeminde var mı bu sancı? Yani bu sancıyı devlet hissediyor mu?

Din konusu Türkiye Cumhuriyeti'nin de çözemediği bir mesele. Siz başkan iken nelerle karşılaştınız bu konuda?

YAZICIOĞLU: -Devletin bu konuda kesinlikle hiçbir problemi yoktur Mevcut statüden bir rahatsızlığı olduğunu hiçbir zaman müşahede etmedim şu anda da böyle bir izlenime sahip değilim. Problemlerin üzerini örtmekle o problemler halledilmez içten içe daha da çözümsüz hale gelir. Halbuki bazı konuların cesaretle üzerine gitmek suretiyle yavaş yavaş çözümü yolunda adımlar atmak konusunda fevkalade yarar vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı statüsünde şu anda yapılabilecek düzenlemeler vardır. Bunlar çok da zor değildir. Bu gün Teşkilat Kanunu hala çıkarılabilmiş değildir. Benim 4,5 yıllık başkanlığım döneminde bütün gayretlerime rağmen o konuyu olgunlaştırıp bir sonuca ulaştıramadım. Netice, hazırladığım bir kanun taslağı vardı O taslakta biz, Diyanet İşleri Başkanlığını pek çok bakanlığın boyutlarını aştığı için bir Bakanlık gibi düşünerek Genel Müdürlükler ihdas etmek istiyorduk. Bu taslakla ilgili mutlaka şimdiki dönemde de çalışmalar oluyordur Fakat bir türlü sonuca ulaşılamadı. Mesela Taslakta bizim başkan için teklifimiz vardı. Din İşleri Yük sek Kurulu'nu seçen bir aday Tesbıt Kurulu vardır. Bu kurul din görevlilerinden, merkezdeki bazı kişilerden ve ilahiyat Fakültelerinden çağrılan temsilcilerden oluşur. Taslakta "Aday Tesbit Kurulu başkanlık için üç kişiyi tesbıt eder ve Hükümet onlardan birisini tayin eder" deniyordu. Neticede tayın edilen kişi aynı zamanda seçilmiş bir kişidir. Kendisine 5 yıl gibi bir sure bağlanarak her türlü siyasal baskıdan uzak çalışmalarını sürdürebilir. Nasıl siyasi baskı dan uzak olur denirse, bir defa seçilmiş ve belli bir sure için atanmış bir kişidir. Belli ölçüde bir güvencesi vardır. Düşünülen bu statü ve benzerleri şu andaki bazı zorlukları aşmak içindir ileride bu sistem rayına oturacak, şayet laiklik ilkesi benimsenecekse, laikliğin gereği batılı ülkelerde uygulanışı nasılsa ona doğru bir gidiş olacaktır. Oraya gidinceye kadar müesseseyi toplumun geldiği noktalardan önünü tıkamadan daha iyi hizmet verebilecek hukuki düzenlemelerle mutlaka yenileştirmek lâzımdır.

ALTINOLUK -Başkanın, başkanlığın konumunu devlet böyle tutmakla kendini biraz daha rahat hissedebilir.

YAZICIOĞLU: Doğrudur Fakat halkın memnuniyetine bakmak lâzımdır. Türkiye'de malum, çeşitli dînî gruplar, cemaatler vardır. Bunlara karşı olarak söylemiyorum, bu vakıadır. Diyanetin halkımızı ne kadar memnun ettiğini görebilmek için Türkiye'deki bu cemaatleşme tablosuna bakmak lâzımdır.

ALTINOLUK -Diyanet dînî hayatı kuşatamıyor mu demek istiyorsunuz?

YAZICIOĞLU: Kuşatamadığı için çeşitli cemaatler oluşuyor. Bir misal vermek gerekirse, Türk Cumhuriyetlerine giden hizmetlere bakılabilir. Oralara Türkiye Cumhuriyetinin götürdüğü hizmetlere karşılık cemaatlerin götürdüğü hizmetler çok daha fazladır. Bunu takdirle karşılarım. Devletin yetişemediği yerlere vakıflar, diğer kuruluşlar yetişiyorsa devletin onları koruyup şemsiyesi altına alması lâzım. Eğer yanlışları varsa Diyanet kanalıyla ikaz etmesi kendi vazifesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı Türk Cumhuriyetlerine birer müşavir göndermiştir. Müşavirler büroları kurmuşlar ve masaların arkasına geçip hizmete başlamışlardır. Nasıl hizmet ettiklerini bilmiyorum. Fakat diğer cemaatlerin fevkalade faydalı hizmetlere giriştiklerini ve okullaştıklarını müşahede etmekteyim.

ALTINOLUK: -Cemaatlerle Diyanet karşı karşıya olmak yerine barışık olamaz mı? Yani bunun manisi nedir?

YAZICIOĞLU: Enteresan bir soru. Benim görev yaptığım süre içinde en çok dikkat ettiğim hususlardan birisidir. Sorumluluk taşıdığım dönemde Diyanet mensuplarının cemaatlerle mücadele etmemesini istedim. Ne kadar muvaffak oldum bilemiyorum ama herhalde bir yumuşama olduğunu söyleyebilirim. Diyanet İşleri Başkanlığının cemaatlerle sürtüşme içinde olması, müessesenin lehine değildir. Türkiye Demokratik bir ülkedir Türkiye'de Diyanet kanalıyla yıllarca Süleymancı denilen kesimle mücadele verilmiştir. Onlara bağlı olan Kur'an Kurslarının Diyanet'e bağlanması mücadelesi verilmiştir. Sonuçta Diyanet o mücadeleden galip ayrılmıştır. Galipten kastım, Süleymancıların kurslarının Diyanete bağlanmış olmasıdır. Diyanetin dört bin küsür kursu varken beş bin küsür oldu. Şimdi Diyanet o kursların problemleriyle uğraşır durur. Süleymancılar da tabelasının arka sını çevirdi ve faaliyetlerini kurs ve okul talebelerine yardım şeklinde pansiyonculuğa dönüştürdü. Bu sefer 7-8 ay yetiştireceği bir çocuğu ortaokuldan başlayıp liseyi bitirinceye kadar pansiyonlarında barındırdı. Yurtlarına gittiğim zaman oraların pırıl pırıl olduğunu gördüm. Yani devlet ondan daha güzel bir yurt kurmuş da çocuklar oraya gitmemişler mı? Cemaatlerin o nezih, temiz yurtlarında zararlı faaliyetlerin olduğu kanaatinde de değilim. Onun için bu müesseselerle devletin barışması gerekir. Diyanet de bütün bunların üzerinde bir şemsiye gibi olur. Diyanet her türlü grubun sevgisini, saygısını kazanmış, yaptığı ikazı dikkate alınan otorite bir kuruluş olmak durumundadır. Böyle olmak da kolay değildir. Diyanetin bu yapı ve kadrosuyla bu saygınlığını Türkiye genelinde oturtması biraz zordur.

ALTINOLUK -Bir tesbıt daha yapılıyor Toplumun hem dîni hayat hem de dîni bilgilenme yönünden Diyanet kadrosunu aştığı şeklinde Bu tespite katılır mısınız?

YAZICIOĞLU: -O tesbite kısmen katılmamak mümkün değil. Biraz önceki ifadelerim içinde onun da cevabı vardır. Bugün biz, öyle hutbe ve vaazlara şahit oluyoruz ki, cemaatın geneli o anlatılanların önündedir. Geçenlerde Diyanet işleri Başkanı'nın İstanbul'daki konuşmasında görevlilere kendilerini yenilemelerini, okumalarını tavsiye edici güzel öğütleri oldu. Din görevlileri ve vaizler büyük sıkıntı içindedirler. Şimdi içinde bulundukları ortam itibariyle bu laflar teoride kalır. Pratiğe geçirmenin yolu da daha önce bahsettiğimiz okullaşmadır Statüleri, sosyal hakları, özlük hakları daha yukarı çıkacak, Diyanetin bazı mensuplarının zaman zaman faydalandığı yurtdışı gibi imkanlardan bu kesimin de faydalanması sağlanacaktır. Belki o zaman biraz daha canlılık kazandırılır.

Şunu da ifade etmek isterim, Görev dönemimizde başlattığımız hamlelerden hedeflenen şuydu Bugün Türkiye'de, altmış beş binin üzerinde cami var. Her yıl iki bin civarında yeni cami devreye girer. Altmış beş in camide birer görevli kabul edersek normalde iki görevli olması lâzım altmış beş bin görevli eder. Bunlara verilen görev beş vakit camiyi açıp kapatmalarıdır. Onu da açıp kapatıyorsa. Bütün hedef beş sefer açıp kapatmalarını temin etmektir. Eğitim hamleleriyle teşkilata yaymak istediğimiz şuydu; Biz sizi yüksek tahsilli yapıyoruz. Ondan sonra siz görev yaptığınız bölgenin müftüsü, vaizi, imamı herşeyisiniz. Dîni konularda toplumun rehberisiniz. Biz camiyi beş sefer açıp-kapatmak için bekçi diksek daha başarılı sonuç alırız. Beş vakit namaz zaten işin tabiatı gereğidir ve kulluk vazifemizdir. Ondan sonra başlayan vazifemiz ise imamın semtinde bir aksaklığı ortadan kaldırmak için cemaatiyle elbirliği etmesidir. Böyle bir diyalog içine girilmesinde mutlaka zaruret vardır. Diyanet işleri mensupları devlet memurudur. Fakat aç-kapa şeklindeki bir devlet memurluğundan hiçbir fayda gelmez. Böylece soğuk, donuk, vatandaştan kopuk bir teşkilat olarak kalırız. Mesafe kat edilemez. Türkiye'deki dîni cemaatlerin başarılarının önemli bir sırrı da burada yatar. Onlarda resmiyet yok. Soruşturmalar, fezlekeler yok. Biraz daha içeriden gelen, hasbi hizmetler var. Diyanet mensupları da memurdur ama onlara bu hasbiliği verebilmek lâzımdır.

ALTINOLUK -Bir zamanlar bir Devlet Bakanı, "benim yanımda Tapu Kadastro Müdürü ile Diyanet işleri Başkanı arasında bir fark yoktur," dedi. Siyasetçinin Diyanet'e bakışı böyle. Bugüne kadar da on beş kadar Diyanet işleri Başkanı değişti. On beşinci şu anda görevde. Neredeyse hükümetlerle paralel bir değişiklik söz konusu. Siyasetçi ile Diyanet işleri Başkanı arasındaki münasebet tarzı nedir? Devlet Bakanı'nın söylediği ifade tarzı bugün değişti mi? Siz nelerle karşılaştınız? Ne tür baskılar oluyor?

YAZICIOĞLU: -Bu zor bir sorudur. Yani insan bazı şeyleri hissederde onları ifadeye veya kaleme dökemez. Fakat siyaset ile Diyanetin ilişkileri pek hoş olmamıştır çoğu zaman. Bahsettiğiniz ifadeler ve benzerleri söylenmiştir. Hatırlıyorum, bir Devlet Bakanı vaazında birşey söyleyen din görevlisi için "Ben onun kafasın koparırım" gibi sözler söylemişti. Halbuki Devlet Bakanı din görevlisinin kafasını falan koparamaz. Din görevlisinin bağlı olduğu bir makam vardır. O makam neyse gereğini yapar. Devlet Bakanı ile ilişkisi de yoktur.

Anayasanın bu müesseseye verdiği görevle mevcut yapı çelişkilidir. Birbirine terstir. Anayasa Diyanet'e diyor ki; Her türlü siyasi görüş ve düşüncenin üzerinde kalarak görev yapacaksın. Ondan sonra da müesseseyi bir siyasi partiye mensup Bakan'a bağlayacaksın. O Bakan da tabi o müesseseyle ilgili çeşitli yersiz taleplerin ve siyasi baskıların altında. Tabii o talepleri, siyasi görüşünün gereğini yerine getirmek için kendisi baskı yapıyor. Bu ortam içerisinde anayasanın verdiği görevi yerine getirmenin imkanı yoktur.

Ayrıca yapılan baskılar açık olmaz. Bunun çeşitli yolları vardır. Bir kere şu havayı, görüntüyü kesinlikle kaldırmak lâzım;

"Diyanet işleri mensuplarına acaba ne ölçüde güvenilir. Devletin acaba bunlara telkini var mıdır?" Şeklinde kamuoyunda, halk arasında bir kanaat vardır. Fakat bu kanaati Başkanlığın şu ortam, şu yapı, şu statü içinde silebilmesi mümkün değildir. Kendi dönemimden misal vereyim; Dört buçuk yıllık süre içinde bakanlarla, başbakanlarla çalıştık. Belki maksadı aşan beyanlarım oldu. Fakat hiçbir zaman hiçbir siyasiden "bunu niye söylediniz" şeklinde bir ikaz almadım. Alsaydım da zaten cevabını verirdim.

Bir zaman Milliyet "Türkiye laik değildir" diye bir manşet atmıştı. Ben "batılı manada laik değildir" demiştim. Ama o "batılı manada" yı çıkarmış. Olsun, söylenen de ağır bir ifade değil. Onun üzerine bir çok köşe yazarı yazılar yazdı, siyasiler beyanlar verdi. O zaman biz direkt Başbakana bağlıydık. Başbakan da sayın Akbulut tu. Kendisi o gün Aydın'da bulunuyordu. Vilayetten çıkınca "Efendim Diyanet İşleri Başkan'ı böyle bir beyanatta bulundu, ne dersiniz?" dediler. Başbakan da "Nasıl laik değil? Laiktir" demiş. Fakat Ankara'ya döndüğü zaman "Nedir bu laiklik konusu?" diye sormamıştır. Daha sonra onunla veya cumhurbaşkanı ile olan görüşmelerde şahsen ben bir telkin almadım. ,

Fakat şunu da ifade etmek lâzım. Bir baskı her zaman hissedersiniz. Çünkü siz devletin yapısı içerisinde yer alan bir kuruluşsunuz. Zaman zaman "Bağlı olduğu siyasi otoriteden izin aldı damı konusuyor?" şeklinde şeyler söylendi. Basında da yazıldı. Bana gelip hiç bir zaman bunu sormadılar. Sorsalardı, cevabı çok netti. "Ben işgal ettiğim şu makamda düşündüğümü söyleyemeyecek olduktan sonra bu makamda bir gün kalmam. Bir şey söylemek için de bir siyasi otoriteden izin almam. İzin aldığım zaman icazetli olurum. Bu kendisine nasıl söyleniyorsa öyle söylüyor derler. Bu imajın silimnesi lâzımdır."

ALTINOLUK -Ezanın Türkçe okutulması ile ilgili tamim Diyanetten çıktı. Diyanete de siyasetten geldi. Diyanet İstanbul Müftülüğüne "Bundan sonra camilerde ezan ve kamet Türkçe okunacak" diye yazıyor. O süreçten gelme bir etki var.

YAZICIOĞLU: -Bakanlar kurulu oturup da dini bir konuyu karara bağlamaz. Belli organ kanalı ile bu iş yürütülür. Bu ihtimal belli ölçülerde her zaman vardır.

ALTINOLUK -Siyasetin Diyanete etkisi sadece tayinler de oluyor gibi gözüküyor ama doğrudan doğruya dinin bir takım şiarlarına müteallik konularda da baskılar oldu. Bu bugün ne durumda? Sizin tavrınız sadece şahsiyetinizden ileri gelen bir şey mi? Yazıcıoğlu buna tahammül edemez dolayısıyla böyle bir müdahaleyi de düşünmeyelim gibi mi?

YAZICIOĞLU: -Benim hakkımda nasıl düşünülüyor onu bilemem, fakat şunu ifade edeyim. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığına kanunların verdiği görev İslam Dininin iman ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili kamuoyunu aydınlatmaktır, İslamiyet ise sadece bunlardan ibaret değildir. Bir de muamelata müteallik hususları var. Muamelata yönelik bir konuda vatandaş Başkanlığa müracaat etse Başkanlık yetkilileri normalde "Bu konu kanunların bize verdiği görevin dışında kalıyor, dolayısıyla biz buna cevap veremeyiz, bunun muhatabı değiliz" demesi lâzımdır. Normalde böyle olması gerekir. Öbür türlü kanunun dışına çıkması gerekecektir. Fakat şimdiye kadar hiç bir diyanet yetkilisi böyle cevap vermemiştir.

Mesela yıl sonlarında bize hemen piyango, noel mevzuları sorulur. Bizde onlara; "bunlar dinimizin haram kıldığı mevzulardır." diye cevap veririz, sonra tepki alırız. Hatırlıyorum bir köşe yazarı "bu zat-ı şerif kendini ne zannediyor" başlığı altında, benim devletin yaptığı bir organizasyona nasıl haram dediğimi eleştiriyordu. Bu cevabı ben vermiyorum, din veriyor. Ben vatandaşa: "Din bu konuda bunu söylüyor" demek mecburiyetindeyim. Bunu söyledikten sonra gidip "piyango bileti alma" diye adamın boğazına yapışırsanız o adamın hürriyetini tahdit ettiğiniz için suç teşkil eder. Ama dinin hükmünü söylemek bizim görevimizdir diyorduk. Şimdikiler de öyle diyordur. Biz dinin hükmünü söylemekle yükümlüyüz ama bunun tatbikatı peşinde koşan jandarmalık vazifemiz yoktur, denerek işin içinden sıyrılmıyordu: Fakat bütün bunlar sıkıntılı konulardır.

Diyanetin toplumu aydınlatma konusunda bazı tereddütleri olursa o zaman toplumu tatmin etmek güçtür. Sıkıntı oradan başlar, müessese yara alır. Bunların dışındaki konularda müesseseyi tenkit edenlerin mantığını bulamıyoruz. Müesseseyi küçük bir duruma düşürüyor, vatandaş üzerindeki otoritesini sıfıra müncer kılıyor. Bundan sonraki tahribatın nasıl izale olacağı inceliğini düşünmüyorlar.

ALTINOLUK- Diyanet'e güven konusunda da görüşlerinizi almak istiyoruz. Bir güven bunalımı var gibi görünüyor. Sanki devletle halk arasındaki burukluk Diyanet konusunda da, mevcut.

YAZICIOĞLU: -Doğru söylüyorsunuz. Ben onu şöyle desteklemek istiyorum. Vatandaşla devleti barıştırmak o kadar kolay ki. Çünkü vatandaşla devlet harp halinde değiller. Ama bir güvensizlik ve soğukluk elbette var. Devlet tarafından yapılacak ufak değişiklikler ve jestlerle bunlar izale edilebilir. Ne hikmetse bu önemli konulara yanaşılmaz ve üzerleri örtülür. Mevcut düzeni götürerek işin çok iyi yürütüldüğüne inanılıyor. Halbuki işler iyi yürütülmüyor. insanımız çok hızlı değişiyor. Beklentileri çok hızlı gelişiyor. Siz otuz yıl öncesinin mevzuatlarıyla bu günün ne gençliğine ne insanlarına yol gösteremezsiniz. Bazı kavramları ortaya döküp çerçevelerini iyi belirlemek, yumuşatmak lâzımdır. Bu kavramların en önemlilerinden, birisi laikliktir. Böylece bu kavramlar açıklanırsa istismar da,korku da kaldırılabilir.

ALTINOLUK- Güven konusunun birde doğu boyutu var. Diyanet İşleri Başkanlığı doğuya irşat heyetleri gönderdi. Fakat Türkiye'de sistemin genel yapısı bu irşat heyetlerinin mesajlarıyla uyum arz etmediği için sistem başka alanlarda İslamın pek çok konusuyla karşı karşıya bulunduğu, hatta boğuştuğu için bu irşat heyetlerinin sözleri de etkili olmadığı gibi Diyanet'in prestij kaybettiği gibi bir durum ortaya çıktı. Siz bu olaya nasıl bakıyorsunuz?

YAZICIOĞLU: -Çok doğru Zaman zaman Diyanet'in oralara irşat heyetleri göndererek oradaki bazı meselelerin çözümüne katkı sağlayacağı hesap edilir. Fakat bu komple bir hadisedir. Diyanet' ten oraya beş kişilik bir heyet gidip oradaki işleri halledecekse bu çok kolay bir iş Devletin her organının işin üzerine aynı ciddiyet ve aynı anlayışla yönelmesi lâzımdır. Devletin valisi, komutanı, müftüsü aynı adımı atmalıdırlar irşat heyetinin konuşmaları orada etkili oluyor fakat onun haricindeki organların sözleri bambaşka şeyler ortaya koyuyor, Birbirinden kopuk bir şekilde değildi komple bir şekilde meseleye yaklaşılırsa faydalı olur. Yoksa böyle sonuç alınamaz.

ALTINOLUK- Bu biraz daha özel bir soru...

Diyanet İşleri Başkanlığı gerçekten memleketimiz için vazgeçilmez müesseselerden biri. Ama büyük sıkıntıları olduğunu da hemen herkes biliyor.

Başkanlığınızdan sonra geriye dönüp baktığınızda hizmet süreniz içerisinde şu yaptıklarımız güzel oldu, şunları da yapsaydık ve şunları yapmasaydık dediğiniz oldu mu? Dediğimiz gibi bu özel bir soru İstenirse yayınlanmayabilir.

YAZICOĞLU: -Yok önemli değil Her türlü fikrimi en rahat bir şekilde söylerim.

Yapılan güzel işlerin yanında yapılamayanlar da vardır. O konuda kendimi bir muhasebeye tabı tuttuğum zaman pek çok eksiklikleri ben de tespit ederim.

Bir defa ben kendimi o müesseseye pek layık birisi olarak geremedim. Çünkü belli bir yaş olgunluğuna ulaşmak lâzım. Bir de kendimi o ağır makamın sorumluluklarının altından her açıdan kalkabilecek bir pozisyonda geremedim. Diyanet işleri Başkanlarına mahsus kisveyi taşımama konusunda da bu düşüncemi ifade ettim. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi fizik olarak o kıyafetin ağırlığını verebildiğim kanaatında değildim. Çünkü o kıyafet boyla posla belki sakalla heybetini hissettirir. Kuran kursu talebesi gibi bir görüntü o manevi ağırlığı hafifletir. Başkanlığa başladığım zaman bıyığım da yoktu, bu gün de zaten gür bir bıyığım yok.Yani bu benim şahsımla, fiziki yapımla alakalı bir şey.

ikinci husus daha önemlidir Devletin Diyanet işleri Başkanına protokolde verdiği yerdir. Ankara protokolünde yanılmıyorsam altmışıncı sırada yer alırdı. Dolayısıyla 30 Ağustos bayramında Genel Kurmayın koridorlarına gidip orada sıranızı bekliyorsunuz Altmış kişi geçecek ondan sonra siz geçeceksiniz Veya meclis koridorlarında aynı durum yaşanıyor. Bir toplantıya davet ederler, gider size kenarda köşede bir yer gösterirler. Bu durumu ben hiç bir zaman hazmedemedim. O kıyafetin ağırlığını küçültmekti bu. Gidilmesi gereken yerlere sivil bir kıyafetle gittiğim zaman hiç olmazsa biraz daha rahat ediyordum. Devletin size verdiği önemi ifade eden bir boyuttur bu. Ben Diyanet işleri Başkanının makam aracını kaymakam plakası ile aldım, müsteşar plakası ile devrettim Müsteşar plakası ile devredinceye kadar akla karayı seçtik Müsteşarlar için beyaz zemin üzerine kırmızı rakamlardan oluşan yeni bir plaka belirlenmişti. O plakayı Diyanet işleri Başkanına tahsis etmek için her zaman saygıyla anarım, o zaman İçişleri Bakanı müsteşarı sayın Vecdi Gönül -şimdi Sayıştay Başkanıdır- pek çok uğraş vermiştir Devletin yirmi müsteşarının arkasından Diyanet işleri Başkanı da böyle bir arabaya binsin diye pek çok mücadele verilmiştir. Neticede orada zar zor bir yer bulduk Fakat ne gariptir ki her gelen bakan hemen Diyanet işleri Başkanına bakan plakası vermeyi taahhüt eder, sonra o bakan geçer gider Diyanet işleri Başkanı'nın plakası olduğu gibi durur.

Diyanet işleri Başkanına devlet diplomatik pasaport vermezdi. Diyanet işleri Başkanı üçüncü derecede bir memurun aldığı pasaportu alırdı. Başkanın inhası ile yurt dışına giden görevliler diplomatik pasaport alırken kendisi alamazdı .Ben göreve başladıktan bir müddet sonra görevli olarak hacca gitmek icap etti. Bakanlar Kurulu görevlendirdiği için bana kırmızı diplomatik pasaport verdiler. Uç ay sonra suresini uzatmak için Dışişlerine müracaat ettiğim zaman sizin pasaportun suresini uzatamayız, çünkü size diplomatik pasaport verilmiyor, dediler Ben o zaman tavır koydum ve "madem devlet bana bu imkanı tanımıyor, ben de yurt dışına gitmiyorum", dedim Hiç unutmuyorum, Devlet Bakanı Kazım Oksay ilgili Dışişleri Bakanına benim yanımda telefon etti ve "şu kadar bakan var, şu kadar milletvekili var fakat bir tane Diyanet işleri Başkanı var ve buna diplomatik pasaport verilmiyor" diye tariz de bulununca ilgili Dışişleri bakanı da "ben ilgileneyim" şeklinde cevap verdi. Yani bir diplomatik pasaport için yalvar yakar bir şekilde bu işin peşine düşüldü. Ben de bu arada yurt dışına gitmedim O aralar Pasaport Kanununun değişmesi gündemdeydi İçişleri Komisyon Başkanı Galip Demirel Bey'in değişiklik esnasında Diyanet işleri Başkanını da listeye koydurması suretiyle Diyanet işleri Başkanına diplomatik pasaport verilmesi geleneği başladı. Bakınız bunlar belki önemli hadiseler değildir. Kendi şahsım için böyle hadiselere hiç önem vermem, fakat bir makamı işgal ettiğiniz zaman o makamın gereği yerine getirilmelidir. Yoksa makam rencide oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kurulduğu zaman Genel Kurmay Başkanı ile Diyanet işleri Başkanı aynı konumda imişler. Biri orduların komutanı iken diğeri manevi bir lider durumundaymış. Sonra geriye gide gide altmışıncı sıraya düşmüş. Türkiye'deki uygulamada aksaklık şuradadır, O makam bürokratik bir makam olarak görülür. Bir genel müdürlük gibi görülürdü, şimdi bir müsteşar gibi görülmeye başladı. Fakat müesseseye uhrevi bir yön tanınmıyor. Vatandaş bizi gönlünde manevi bir lider olarak görüyor, görmek istiyor. Ben taşraya yaptığım gezilerde Başkan'ın kisvesini giymezdim buna rağmen vatandaşın gösterdiği ilgiyi, yollara dökülüp Diyanet işleri Başkanları'nı karşılamalarını hiç bir zaman unutamam. Bu da vatandaşın bu müesseseye verdiği önemi gösterir.