> 1993 > Agustos - İslâm'sız Evrensel Ufuk Olmaz > Ahmed Yesevî'nin Tarikat ve İrşad Anlayışı
İslâm'sız Evrensel Ufuk Olmaz
090.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Ahmed Yesevî'nin Tarikat ve İrşad Anlayışı
Prof. Dr. İrfan Gündüz
1993 - Agustos, Sayı: 090, Sayfa: 007

Ahmed Yesevi, Ehl-i Sünnet inancına bağlılığı, şeriatı ön plana çıkaran tarikat anlayışı, üretime dönük ve istikamet çizgisini esas alan gerçek melametîliği ile bu badirelerin Türkler arasında intişarına set çekmiş, Türkistan'ı sapık fikirlerden arınmış saf bir iman çizgisinde tutabilmiştir.

Ahmed Yesevi, Batı'nın nazarı ve kitabî olmaktan öteye geçmeyen manevi değerlerin, bir müslüman doğulu ve halk ahlakçısı olarak yaygın bir hayat anlayışı halinde yaşamak ve yaşatmak bahtiyarlığına ermiş kültür tarihimizin nadir ve nadide şahsiyetlerinden biridir. Bunların imanı ve aşkı, kuru ve klasik ilim anlayışının dar ve sığ kalıplarına sığmaz.

Onlar, imanını aksiyona dönüştürüp, günlük ve pratik hayata maletme sini bilmiş kültürel birer abidedir. Onların amel haline gelmiş dünya görüşleri, hem kendilerini hem de çevrelerini aydınlatmıştır. Bin yıllık tasavvuf tarihi içerisinde güzelim Türkçe île ölümsüzleştirdikleri mesajlarının, kitlelere ne ölçüde huzur verdiğini, hayat ve beka kaynağı olduğunu yaygın bir gerçek olarak görmek ve göstermek mümkündür.

Ahmed Yesevi'nin tarihi ve asırları kucaklayan zaman dilimi içerisinde buyruk yürütmesi, fikir ve aksiyonunu sade, basit ve anlaşılır olduğu kadar muhte?em de olan "sehl-i mümteni" bir üslup içinde insanlığa duyurabilmiş olmasındandır.

Bu sebepledir ki onların sesi ve tesiri yalnız kendi çevrelerine inhisar etmekle kalmamış, yanan yüreklerinin ateşin duygularını sanat ve estetiğin sihirli kanallarına teslim ettikleri, sözün özüne ve sadesine, güzelim Terkçesine teslim ettikleri için asırların üstünde kalmasını bilmiş, zaman aşımının yıpratamadığı evrensel mesajları ihtiva eden, sesleri, sözleri ve nefesleri, dün olduğu gibi bugün de yarın da kütlelerin kulak kabartacağı bir fısıltı, yollarını aydınlatacak bir nur büzmesi olma özelliğim kazanmıştır.

Ahmed Yesevi, insanoğlunun kah beşeri kah manevi tarafına hitap ederek, onları düşünmeye, duymaya ve bilhassa kendi kendilerinin farkına varmaya çağırmıştır O, bütün dervişliği ve mutevaziliği île öğüt ve tavsiyelerini önce kendi benliğine yöneltmiş, ikaz ve irşad edilmeye en çok müstahak ve muhtaç olanın yine kendisi olduğunda ısrar etmiş, bu ise, evvela kendinden başlama prensibiyle hareket ettiği için sözleri etkili, tavsiyeleri tutulur olmuştur.

Şekilde milli, özde ve ideolojide İslamî kimliği île ortaya çıkan Ahmed Yesevi, o günün tarihi ve coğrafyası içinde kime efendi, kime kul olacağını bilemeyen şaşkın ve muzdarip halk kütlesinin yol göstericisi ve önderi olma özelliğini kazanmıştır.

Müspet ve menfi her türlü cereyanın gelişip serpilmesine uygun bir vasat olan bu ictimai atmosfer içinde, dinle ve tasavvufla ilgisini kesmiş Kalenderi, Hayderi, Saltuklar ve Baraklar gibi yanlış tefsir edilmiş bir Melamet anlayışına dayanan zümreler, toplumun hastalıklı uzuvlarını temsil ediyordu. İnsanları dinin kayıt ve külfetinden azade kılarak mensuplarına tehlikeli bir hürriyet vadeden bu tür batıni inanışlar halkın ve hele yeni müslüman olmuş veya olmakta olan Türklerin iman bağını zayıf düşürmekte veya yanlış mecralara sürüklemekteydi. İslam'ı bir sünger gibi emip bünyesinde hazım ve temsil ettikten sonra topluma Türkçe olarak hitab eden Yesevi, Ehl-ı Sünnet inancına bağlılığı, şeriatı ön plana çıkaran tarikat anlayışı, üretime dönük ve istikamet çizgisini esas alan gerçek melamelîliğı île bu badirelerin Türkler arasında intişarına set çekmiş, Türkistan'ı sapık fikirlerden arınmış saf bir iman çizgisinde tutabilmiştir.

Ahmed Yesevi'nin melamet anlayışı, pasif ve körü körüne bir itaatin icab ettirdiği şuursuz, uyuşuk, afyonlu ve dünyadan kaçan bir tevekkül değil, aksine mulayametten saldırganlığa meyyal olan insandaki irade ve tefekkür gücünü, maddi ve manevi enerji unsurunu kontrollü ve uyanık tutmak, bunları mutedil ve verimli bir çizgiye getirmek suretiyle toplumda ihtiyaç duyulan sahalara vasıflı eleman transferini gerçekleştirerek dünyayı kovalayan aktif bir tevekkül niteliğindedir.

Eli île bizzat yaptığı ahşap kürek ve kepçeleri satarak geçimini temin etmesi, altmış üç yaşına kadar alınteri ve el emeği île geçindikten sonra, "Hz. Peygamber'in 63 yaşındaki ölümünü" dikkate alarak bu yaştan sonra yer üstünde yaşamak bid'attır inancıyla halvet hanesine çekilmesi, Fakr namede "helal ve tayyib olanın istenmesinin" müridlere tavsiyesi, "riyakar zahid, sevdalı abid, dilenci sufi ve hercai dervişlerden yakınan ifadeleri ve nihayet Divan-ı Hikmet'te geçen

"Erenleri Hakk yadından ğafil olmaz
"Ricalün la tulhîhim" der Halıku'n-nas
Eren yolunu tutan asla yolda kalmaz"

şeklindeki Hikmet'i onun bu anlayışının birer göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Yalnızca Türklere has kültürel bir gelenek olan ve halkın zarurat-ı dinyyesini öğrenme gayesiyle kaleme alınan ve genelde "Cibril Hadis"ı diye meşhur hadis-i şerifin şerhi mahiyyetindeki ilmihalcılık geleneğinin başlatıcısı ve ilk temsilcilerinden biri olan Ahmed Yesevi, Fakr-name ve Cevahiru'l-ebrar'da serdedilen görüşleriyle gerçek bir halk ahlakçısı ve eğitimcisidir O'nun bu yönünü ve didaktik üslubunu gösteren cennet ve cehennemin birbiriyle atışmalarına işaret eden sözleri oldukça anlamlıdır:

"Cennet-cehennem savaşır, savaşmakta beyan var.
Cehennem der: ben üstün, bende Fir'avn, Haman var.
Cennet der ki: ne dersin? sözü bilmez söylersin
Sende Fir'avn olsa da, bende Yusuf Ken'an var.
Cennet der ki: ben üstün, alim kullar bende var
Alimlerin gönlünde, ayet, hadis, Kur'an var
Cehennem der: ben üstün, münafıklar bende var
Münafıklar boynunda ateşten işkil-keşan var
Cennet der ki: ben üstün, zakir kullar bende var
Zakirlerin gönlünde zikr ü fikr-i Sübhan var."

Türkler arasında pek yaygın olan Şeraitu'l-iman isimli elif-ba, namaz duaları, iman ve İslam'ın şartlarını en basit bir dille ve herkesin anlayacağı bir Türkçe île anlatan ilmihalde:

- "Kimin silsilesindensin?" sorusuna "Hoca Ahmed Yesevi silsilesindenim" şeklinde cevap verilmesinin istenmesi Yesevi'nin bu yönünün ne kadar yaygın olduğunun açık delilidir

Ahmed Yesevi, gerek nesebi Hz. Ali'ye ulaşan Şeyh İbrahim adında bir velinin oğlu olması, gerekse Yusuf Hemedani gibi ilim ve fazilette, zühd ve takvada örnek bir sufinin nezdinde yetişmesi gibi sebeplerle Şer'i esaslara sıkı sıkıya bağlı bir tarikat anlayışını benimsemiş, ismine nispetle teessüs eden Yeseviyye Tarikatı da, acem ve İran kültürünün hüküm sürdüğü bir coğrafyada ve acem tasavvuf cereyanının kuvvetli olduğu bir zamanda doğmuştur Ne var ki o da şer'i ilimlerde mahir ve kuvvetli bir hadis alimi olan, Hanefi mezhebine ve ehl-ı sünnet akidesine sıkı sıkıya bağlı bulunan Hemedani gibi Yesevi de Türkistan'da bu fikirleri yaymağa çalıştı Türkler arasında İslamiyet yayılırken onun acem kültürü ve şia inancından arındırılarak topluma maledilmesinde hem Yesevi'nin hem de tarikatı ve geleneğinin rolü oldukça önemlidir

Ahmed Yesevi'nin "Hace" ünvanıyla şöhret bulması, O'nun "ilmiyeye"ye mensub biri olduğunu gösterdiği kadar, Sayram'da İmam Muhammed b. Ali neslinden gelmesi sebebiyle de kendisine bu ünvan verilmiş olabilir. Ama işin en önemli tarafı, Hemedani'den itibaren "Haceganiyye" diye anılan Nakşbendiyye Silsilesi'ne mensup bulunması ve Yesevi'nin Yusuf Hemedani'nin gözde halifelerinden biri olması "Hace"liğinin temel sebeplerinden biridir. Bu yüzden Yeseviyye geleneği bilahare Nakşbendiyye ve Bektaşiyye silsilesi Yeseviyye ve Nakşiyye usullerini mezcederek günümüze kadar devam ettirebilmiştir.

Maveraünnehirli dervişler Hindistan üzerinden hacca gitmeyi tercih ettikleri için Deccan'daki Baba Palangpust ve Baba Misafir tekkeleri Yeseviler tarafından kurulmuş, buraya gelen hacıları ağırlamaya yönelik olduğu kadar, Türk tasavvuf anlayışı Hindistan'a götürmeyi hedef alan öncü birer Yesevi tekkeleriydi. Bu durum İstanbul'da veya Osmanlılarda "Hindi" nisbesi île tanınan sufilerin, genellikle Hindistan'da yerleşmiş Orta Asyalı Türkler olduğunu göstermektedir.eseviyye'nın Hındıstan'a girişi, birçok müslümanın Anadolu kadar Hindistan'a da kaçmasına sebep olan Orta Asya'nın Moğollar tarafından işgali yıllarına rastlar.

Pek çok müridi ve halifeleri île Yeseviyye, önce Seyhun çevresinde Taşkent ve civarında tutunmuş, Harizm'de yayılmış, diğer taraftan Maveraunnehir'de kuvvetlenmeğe başlamıştır. Seyhun ve Harezm'den kuzey-batıya doğru Kıpçak havalisine uzanan bu tarikat, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu belgelerine kadar gelmiş, hatta Hındıstan'a ulamıştır. Keşmir vadisinin coğrafi konumu itibariyle kuzeyden değil, direkt Orta Asya ve Horasan tarafından İslamlaştırılması da bunu gösterir. Bu anlamda Abbas Rizvy'nın The History of Sufizm in india'sında Bengal'de kafırlere karşı cihad eden Yesevi dervişlerinden bahsetmesi manalıdır.

Bektaşıyye'yi Yeseviyye'ye bağlayan en eski kaynak olan el-Vasiti (744/1343)'nın ifadesi, daha ilk dönemlerde bile bu alakanın varlığını gündeme getirmiştir Fakr-name île Makalat karşılaştırıldığında bunların muhteva olarak yer yer aynı olduğu ve birbirine oldukça benzediği anlaşılır. Makalat'da diğerinden farklı olarak aşk ve cezbenin fazlaca vurgulanması, Bektaşıyye'nın Ahmed el-Gazzali (517/1123) ve Necmuddin Kubra (618/1221) vasıtasıyla etkilenmesinden olsa gerektir Makalat'ın muhteva birliğine rağmen Usul-ı Aşere'den çok farklı olması, aşk ve cezbe ağırlıklı bulunması hem Yeseviyye hem de Kübreviyye île yakın alakası bulunan Seyfeddin Baharzı (658/1261) gibi birinin Hacı Bektaş üzerindeki etkisinden kaynaklanmış olabilir Bu durum Bektaşıyye'nın de önceleri tamamıyle sünni akıdeye bağlı bir telakkiyi benimsediğini, zamanla Yeniçeri Ocağı üzerindeki etkisi sebebiyle Şah İsmail başta olmak üzere Osmanlı Devleti üzerinde emeli bulunan grupların Bektaşîliği boy hedefi seçmelerine ve bu tarikat vasıtasıyla orduya sızma teşebbüslerine sebep olmuş böylece Yeseviyye zincirinin Bektaşiyye halkalarında zamanla bozulmalar meydana gelmiştir.

Dervişliğin tahakkuku ve manevi terakkinin gerçekle?tirilmesini "Mühtedilerin müruru, mutasavvıfların suduru ve müntehilerin zuhuru şu dört esasa bağlıdır. 1. Mekan. 2. Zaman. 3. İhvan. 4. Rabi-i Sultan." şeklinde ifade eden Yesevi, irşad anlayışının psikolojik boyutlarına da işaret etmekte ve zamanının şartları içerisinde bağlılarını bu usulle bir arada tutmayı, Hikmetleri, nasihatları ve sohbetleriyle onları eğitmeyi hedef aldığını göstermektedir.

O'nun melamet meşrebinin ayrı bir göstergesi olan bu durum, bilahare nakşı bendiyye tarikatının temel rüknü olarak aynen devam etmiştir.

"Tarikata şeriatsız girenlerin,
Şeytan gelip imanını alırmış
İşbu yola pirsiz dava kılanlar
Şaşkın olup ara yolda kalırmış
Tarikata siyaseli mürşid gerek
O mürşide itikatlı mürid gerek"

derken Ahmed Yesevi, klasik tasavvufi terbiyeye bağlılığını göstermiş, hal eğitimi demek olan seyr u sülük'un şeyh-mürid ilişkisi içerisinde ancak maddi ve manevi bir beraberlikle elde edilebileceğine işaret etmiştir.

Ahlakı etkileşim ve kişilik transferinde fiziki ve maddi beraberliğin "sohbet" manevi beraberliğin de "rabıta-i mürşid" şeklinde bilahare özellikle Nakş-bendiyye'de sistemaitize edildiğini biliyoruz.

Şeyhliğin şartını, "İlmi-i din ü ya-kin, hilm-i mübin, sabr-ı cemil, rızayı celil, ihlas-ı Halil ve kurb-ı celil" esaslarına bağlayan Yesevi, "yetmiş ilim okumadan, yetmiş makam geçmeden şeyhlik ve muktedalık mukarrer olmaz." derken seyr u sulukta kılavuz ve rehberin hem kalitesine hem de önemine işaret etmiş, sahte mürşidlerden toplumu korumaya çalışmıştır.

Tarikatının ahkamını: "Marifet-i Hakk, sehavet-i mutlak, sıdk-ı muhakkak, yakin-i müstağrak, tevekkül-i rızk-ı muallak ve tefekkür-i müdekkak" vaciplerini de "Taleb-i sahib-i kemal ve takarrub-ı Zü'l-celal, şevk-ı visal la yezal, havf-ı malik-i bi-zeval, reca fi küll-i ahval, zikr ale'd-devam ve fikr-i tevessul-i Hayy-i Müte'al" şeklinde özetleyen Yeseviyye'nin derin boyutlu tefekkür ve tezekküre dayalı bir irşad hususiyetine sahip olduğunu görürüz.

Bağlılarının murakabeli ve muhasebeli bir davranış çizgisine gelmesini isteyen Yesevi, hikmetlerinde tasavvuf literatüründe "Rabıta-i mevt" denilen ölümün hatırlanması temasına ayrı bir önem verir Böylece müridlerin kontrollü ve kabre hazırlıklı bir yaşantı sergilemelerini arzular.

Zikre ve halvete ayrı bir ehemmiyet verdiğini bildiğimiz Yeseviyye tarikatı, toplu zikirlerinde sema ve raks yerine "zikr-i erre"yı tercih etmiş, gerek bu zikrin ve gerekse sema'ın nasıl yapılması icab ettiğine de aşağıdaki şekilde işaret etmiştir.

Fikri, üslubu, türkçe'si ve sadeliği île günümüze kadar uzanan ve ilk klasik Türk Tarikatı olan Yeseviyye'yi ve Ahmed Yesevi'yi daha geniş araştırmalarla ortaya koymak, onlar gibi düşünmek ve duymak Türk Dünyası'nın beka, devam ve selameti için ne kadar lazımsa, onların dili olan güzelim türkçeyi ve türkçenin estetiğini tanımak da bu dilin ve bu kültürün beka, devam ve selameti açısından o kadar şarttır.