> 1992 > Temmuz - Batının Öteki Yüzü > Rıza Çöllü Hoca'nın dünyasından... "Vâizlik Zor Mesele"
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Rıza Çöllü Hoca'nın dünyasından... "Vâizlik Zor Mesele"
Altınoluk Röportaj
1992 - Temmuz, Sayı: 077, Sayfa: 017

Konuşanlar: İsmail L. Çakan, Mustafa Eriş, Abdullah Sert, Ahmed Taşgetiren, H. Kâmil Yılmaz

AItınoluk: Hocam daha önce Altınoluk'ta muhterem bazı hocalarımızla rnulâkâtlarımız oldu. Bu mulâkâtlarda belirli bir konu veya gündemden çok, sohbet arasında meseleler kendiliğinden açılıyordu. Gayemiz hem o hoca efendileri ümmete tanıtmak, hem de onların tecrübelerle dolu çalışmaları içinde yeni nesillere aktarabileceğimiz mesajları incelikleri bulabilmekti. Merhum Ali Yakub Hoca ile, Mahmud Bayram Hoca ile böyle konuşmalarımız oldu. Sizlerin de Allah razı olsun hayatınız boyunca çalışmalarınız oldu. Bilhassa yeni nesille ilgili güzel çalışmalarınız var. Tabi bunlar herhalde sizin hem mesai hem de fikri merhalelerden sonra geldiğiniz noktalar. Biz şimdi taa hayatınızın başına gideceğiz. Hocam nerede Kur'an-ı Kerim okumaya başladı, kimlerle irtibatı oldu, kısaca bize bir tarihçe-i hayatınızı anlatacaksınız. O hayat içindeki şahısları biz yakaladıkça sağa sola çıkışlar yapacağız inşaallah. Bu günlere kadar geldikten sonra da buradan geleceğe bir ışık tutabilirsek bu sohbetin semeresini de elde etmiş olacağız..

RIZA ÇÖLLÜ: Ali Yakub Hoca deyince akan sular durur. Onlar çok saygıdeğer insanlardı. Mahmud Bayram Hocamızı aşağı yukarı 45 senedir ben de tanırım. Türkiye'de eşi bulunamaz denilse mübalağa edilmez. Hatırımdan çıkmayan bir sözü aynen şöyledir: "Ben derse gelmediğim gün bilin ki size öldüğümün haberi gelir." Daraltmayan, gençlere yol açabilen bir zattır. Allah kendisine sıhhat ve afiyet versin.

Hayatımıza gelince... Kızılcahamam'ın şimdiki Çamlıdere kazasının Berçinyayalar köyünde 1928 yılında doğdum. Küyümüzde Şeyh Ali es-Semarkandî isimli bir Allah dostu medfundur. Köy hocası dayımdı. Kur'an-ı Hakim'i altı yaşında hatmettik. Fakat o dönemde biz Kur'an öğrenirken çok sıkıntılı günler geçirdik. Köyümüz 8-10 köyün uğrak yeriydi. Dolayısıyla Devlet memurları çok uğrardı. Birgün köy odasının yanındaki sıbyan mektebi dediğimiz küçücük bir odada ders okurken jandarma gelmiş denince hocamız olan dayımın dili tutuldu. Hocaya bir zarar gelmesin diye kimimiz pencereden kimimiz tuvaletten jandarmanın haberi yok iken kursu boşalttık. Çok acı günler 1935'ler. Ondan sonra hocamız bizi okutamayacağını söyledi. Köyde kendi kendini yetiştirmiş kabiliyetli bir insandı. Biz çare aramaya başladık. Köyün odasından daha uzak bir yer bulduk. Köyün üç yolunun üçüne de nöbetçiler koyduk. Geriden bir karaltı görüldüğü zaman paydos diye bağırılırdı. Böylece Kur'an'ı hatmettik. Rahmetli babam "Oğlum ben seni okutacağım" dedi ve 10 yaşına kadar köyde okumaya devam ettik. 10 yaşıma girdiğimde köyümüzde manifaturacılık yapan ve ilme sevgisi olan bir insan tarafından Çamlıdere nahiyesinde Hafız Halil Okur'a getirildim. O zamanın şartları ve takdirin cilvesi sonucu köhne bir nahiyeye düşmüş, müstesna bir insandı. Fatih Camii'nin baş imamı Arap Hafız'ın en seçkin talebelerindenmiş. Arap Hafız'da 8 yıl okuduktan sonra ona vekillik yapmak gibi bir payeye de erişmiş. Sultan Hamid döneminin son yıllarında Arap Hafız'ın yerine Fatih Camii'nin mihrabına geçebilmek çok zor bir başarı imiş. İmamet hususunda Fatih Camii'nde şimdi bile belli bir titizlik vardır. İlmi dirayeti olan bu insan nahiyede gizli gizli hafızlık yaptırıyordu. Aynı zamanda belediye reisiydi. Rasgele kişiler ona pek fazla posta koyamıyordu. Onda hafızlık yapmaya başladık. Hocamız çok değerli ve edepli bir insandı. Tasavvur edin, o köy çocuklarına küfrü unutturmuştu. Bizi bir hafızın bu türlü sözler söyleyebileceğine inanmayacak kadar nezih yetiştirmişti. Aşık ve derviş bir insandı. Hafızlığa başladığım sıralarda Şubat ayında hocamız bize "Yavrular artık ben sizi okutamayacağım" dedi. Tabi ben 10 yaşındayım. Ana çocuğu, oyun çocuğuyum. Arkadaşlar yaşlı başlı, onlar ağlıyorlardı. Ben ağlayayım mı güleyim mi ikisinin ortasındayım. Ne de olsa gurbetteyiz. Nahiye müdürü, başöğretmen birkaç kişi hocaefendiye bir tuzak kurarak hocayı caminin bir köşesinde hafızlığımızı dinlerken "cürm-ü meşhud üzere yakalayalım" demişler. Hacı Bayram Camiinde vazederken bu konuyu kürsüye getirdim. "Yapılan bu gavurlukları öğrenin" dedim. Kur'an okumaya büyük suç diyen bir idare vardı o zaman. Hoca efendi bize "ben, bu yaştan sonra sürülmek veya idam edilmek istemiyorum, kusura bakmayın" dedi.

"EVLAD SENİ HAYATIM PAHASINA OKUTURUM"

Altınoluk: Haber mi almış önceden?

Rıza Çöllü: Allah'ın hikmeti, bir terzi hocaefendiye bu komployu haber vermiş. Daha sonra geldikleri yerlere giden arkadaşların hiçbirisi dikiş tutmadı. Geri gelmediler, gelseler de başarılı olamadılar. Herkes hocaefendinin elini öpüp çıkarken sıra bana geldi. Bana aynen; "Evlad seni hayatım pahasına da olsa okutacağım. Ziya Efendi Hocamız seni gizlice evde okutsun" dedi. Evimiz de hocaefendinin evine yakındı. Sabah namazı vaktinde gizlice evine gider, dersimi okurdum. Hafızlığımı böylece tamamladıktan sonra yaylaya çıktık. Tabi biz yapılan baskılardan iyice ürkekleşmiştik. Yayladan bir gün baktım ki, camiye doğru bir jandarma geliyor, dağa kaçtım. Halbuki adam tuvalete gidiyormuş. Dinimizi öğrenebilmek için ne kadar acı günler geçirdiğimizi, ne kadar sindirildiğimizi siz anlayın artık.

Hafızlığımı bitirdikten sonra köyümüze imam oldum. O çevrede benden başka da hiç hafız yoktu. Köyümüz de imamlık yaparken bana yardım eden o manifaturacı "Oğlum bu köyde imamlık yapmaya devam edersen babanın çiftini sürer, bu köyde de eskir gidersin" dedi. O sıralar yaşım 15-16. "Ne yapayım" dedim. "Sen İstanbul'a git. Orada okumaya devam et" dedi. Bizde de o sıralar mali durum sıfır. Ailemiz onbir nüfus. Herkes annesini ve babasını sever ama, ben babamın ayağının tozu olamam desem caizdir. Neden? Babam o zaman el hızarı çekerek beni okuttu. Ayda kaldığım yere 12 lira para verirdi. Bir reşat altını o zaman 4 lira. 11 nüfusun içinde dişinden tırnağından artırarak yiyecekleri ekmekten keserek beni okuttu ailem. Babam "Oğlum benim son ümidim sensin, İstanbul için pekiyi demiyorlar, oraya gidince pusulayı şaşırtmandan korkuyorum, ben İstanbul'a gitmeni istemiyorum" dedi. Gelişen olaylar, bizim de kendisini razı etmemiz üzerine nüfus kağıdımı aldım, 30 lira da para alıp İstanbul'a geldim. Yıl 1945. Bir müslüman getirdi, "Burası İstanbul" dedi. Yoksa ben Haydarpaşa'yı bilmem, tren bilmem, otobüs bilmem, ilk defa hayatımda deniz görüyorum. Hilmi Toros Hocaefendi'ye geldim ve onda okumaya başladım. Taif'te vefat eden Yunus Efendi diye birisi bize öğlen birer kap yemek verirdi. Eğer o yemeği de bulamasak biz okuyamaz, hayatımızı devam ettiremezdik. Çok korkunç imkansızlıklar vardı.

NURUOSMANİYE CAMİİ TEPEME YIKILMIŞTI

Hilmi Efendi'de bir hafta okuduktan sonra Hasan Akkuş Hocaefendi'ye geldim. Hilmi Hocanın da gönlünü aldık tabi. Akkuş hoca Kızılcahamam'ın Gürkü köyünden olması hasebiyle hemşehrimiz. "Sen kimsin?" dedi.Serbest konuşurdu. "Ben Kızılcahamamlıyım" dedim. "Buraya niye geldin?" dedi. "Okumaya geldim" dedim. "Kim dedi sana gel diye" dedi. "Kendim geldim" dedim. "Yatacak yerin var mı?" dedi. "Yok" dedim. "Ne halin varsa gör" o zaman dedi. Sanki o sırada Nuruosmaniye Camii tepeme yıkıldı. Dünyam karardı. Gidecek hiç bir yerim yok. Akkuş hoca beni okutunca hoşuna gitti. Atik Ali Camiinde kalmamı söyledi. 11., 12. aylardayız. Cami soğuk. Isınmak için caminin içindeki halılara sarılıp yatıyorum. Daha sonra beni camiden de çıkardılar otele gittim, pahalı geldi. 4 arkadaşla Kumkapı'da ev tuttuk. Çocuklar her gün sinemaya gidiyorlardı. "Bunlar beni azıtacaklar, burası da olmaz" dedim.

O sıralarda 85-90 yaşlarındaki Musa Kazım Hoca'da Arapça okumaya başladım. Akkuş Hoca'da 3 ayda talimi bitirdim. Nuruosmaniye'de vekaleten yaptığım müezzinlik Beyazıt Camii'ne intikal etti. Orada da evim, camiinin penceresiydi. Hüseyin Akay'la o pencerelerde çok yattık. Orada Kerkük'lü bir hocaefendi'den Sarf-Nahiv'i okudum. Ömer Aköz'ün başimamlığı sırasında Fatih Camiine tayin oldum. 17-18 yaşlarında olmama rağmen onun nöbetini iple çekerdim. Çok tatlı Kur'an-ı Kerim okurdu. Devamlı hatimle namaz kıldırırdı. Onun ölümüyle Fatih Camii birçok özelliğini kaybetti. Saat gibi işlerdi. Orada vazife ihmali mümkün değildi. Ya ayrılacaksın ya da vazifeye iyi devam edeceksin. Çünkü kendisi öyleydi. Kol saati yoktu. Kışın soğuğunda yatsıdan sonra gece saat 12'ye kadar da bizi okuturdu. Kâfiyeye kadar okudum. Çok sert bir insandı. Dersi ezberden vermezsen kıyameti koparırdı. İmam-Hatiplerin kuruluşunda çok emekleri oldu o insanların. Esâd Erbilî Hazretlerine müntesipti. Bir trafik kazasında vefat etti. Allah rahmet eylesin.

"İLMİNİ DÜNYA İÇİN KULLANMAYAN ÜÇ İNSAN TANIRIM"

Ben hayatımda ilmini dünya için kullanmayan üç insan tanırım. Birisi Bediüzzaman Hazretleri. Birisi Ankara'da Hacı Mehmet Efendi vardı.. Sonra Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerine intisap etti. Bediüzzaman'a beraber gitmiştik. Efendim ben intisap etmek istiyorum, dedi. Bediüzzaman "Onu kardeşimiz Mahmud Sâmi yürütüyor" dedi. Bunun üzerine Mehmet Efendi 57'de İstanbul'a geldi, ders aldı. Altı ay sonra da vefat etti. Şurda altın, şurda toprak olsa, toprağa ne kadar bakıyorsa altına da o kadar bakardı. Bir diğeri de Abdullah Kazancı idi. Dinini dünyaya kullanmasını öğretsen bilemezdi. O kadar temiz insandı. Abdullah Kazancı Hocaefendide ders okumadan önce o ara köye gitmiştim. Köyde, Gerede Müftüsü meşhur evliyadan Hoca Emin Efendi'nin talebesinde, burda kırık dökük okuduğum Sarf-Nahiv'in hepsini 6 ayda ezberleyip tamamladım çıktım. Tabii hocaefendi de gayret ediyor, ben de gayret ediyorum. "Oğlum ben on senede okuturum bunu. Sen bu kadar zamanda bitirdin, bunda bir yanlışlık var" dedi. "Hocam sen oku dedin ben de okudum" dedim.

Tekrar İstanbul'a döndüm. Bekir Hâki Efendi'de okumaya başladım. Bekir Hâki Efendi tabii değerli bir âlim, nezaketli bir insan. Derslerinin seviyesi yüksekti, bize zor geldi fakat elhamdülillah başarılı olduk. Kendisi de bize yardımcı oldu. Bekir Hâki Efendi'de okurken bir taraftan da Abdullah Kazancı hocadan Fıkıh, Kelâm okuyordum. Onun feyizli bir insan olduğuna inanıyorum ben. Kısa zamanda arkadaşlara ders okutmaya başladım. Abdullah İşler, Ali Aras, Kapu Camiinin imamı Hasan Efendi'ye hep sarf-nahivi bu aciz okuttu. Nuruosmaniye'de bir yıl, Beyazıt'ta iki yıl, Fatih Camii'nde iki yıl görevden sonra askerlik yapmak için Ankara'ya döndüm. İki ağabeyim asker olduğu için beni bir yıl askere almadılar. İşte o zaman Ankara'da Seydişehirli, Hacı Hasan Fehmi'den Kelam Şerhi, Akaid okudum.

AKSEKİLİ'NİN ÖLÜMÜNE SEBEP MELEN'DİR

Altınoluk: İlkokul filan ne oldu hocam bu arada?

Rıza Çöllü: İlkokulu, ortaokulu kendim verdim. Devam etmediğimize hata ettik. Ama hayat sıkıntısı çoktu. Mısır'a gidenlerin kapısını da ilk ben açtım ama bize nasip olmadı. Askere gideceğimiz sırada Kore Harbi çıktı. O zaman Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdı Aksekili idi. Diyanet için çok gayret sarfetti. Diyanete öyle bir insan da gelmedi zannederim. Değerli bir âlimdi. O zaman bütün dünya müslümanları kendisini bir reis bilmişti. Hocaefendinin ölümüne sebep Ferit Melen'dir. Mecliste Diyanet bütçesi görüşülürken hocaefendiye hakaret ediyor, hocaefendi de bunu kaldıramıyor, kalp sektesinden Numune Hastanesinde öldü. Askere gideceğim için yanına gittim. Nereye gideceksen git, evvela bir Kur'an oku da dinleyeyim, dedi. Bir aşrı şerif okudum. Ağladı. Aynen şöyle dedi: "Sen bu ilim tahsilinde samimi isen sana Allah askerde de ders okumayı lütfeder." Büyük insanların sözü büyük oluyor. Askerde tam iki sene kesintisiz, okumaya devam ettim. Ankara Merkez kumandanlığından bir kağıdım vardı. "Bu kişiye hiç kimse dokunamaz" diye. Binbaşıya bir Kur'an okumam, buna vesile olmuştu. Yanıbaşımızda hemen Diyanet vardı. Daimi izin kağıdım ile gider gelir, tedrisata devam ederdim. Orada Hasan Fehmi Başoğlu'ndan Şerhi Akaidi okuduk. İsmail Şengüler de o sıralarda askerden ev arkadaşım olur. Hoca çok sert bir insan olduğu için gece sabahlara kadar çalışırdık. Vazife alacakların akideden sorulan sorulara cevap vermediği zaman vazife alması mümkün değildi. "Neden hocam?" diye sordum. "Oğlum akidesi sağlam olmayan insana biz vazife veremeyiz" dedi. Kendisi müşavere heyeti başkanı idi. Hiç kimse girip onun yanında birisiyle konuşamazdı. Saat 8:30'da gelir, masaya oturur, saati ortaya koyar. Saat 9:05'de gelen olsa dünyayı başına geçirirdi. "90 gram maaşı askıya alıyorsunuz. Siz Allah'tan korkmazsanız bu millet yıkılır" derdi. Bir gün İsmail Ezherli'ye bir sual sorulmuş. "Caizdir" veya "değildir" diye fetvayı vermiş. "Efendim cevabı getirdim" dedi. Hocaefendi, "Oğlum bu ne" dedi. "Diyanet namına bir suale cevap veriyorsun. Gerekçesi olmadan, me'hazı olmadan nasıl fetva verebilirsin" diye kızdı. Ciddi adamdı. Ruhu şad olsun. Askerlik bitince Bahçelievler'e imam oldum. İmamken Eyüp Sabri Hayırlıoğlu bizi murakıp yaptı. Birbuçuk sene murakıplıktan sonra 54'de Ankara'nın içinde Hasan Fehmi'nin tavassutuyla vaizlik aldım. O zaman hiç kimseye vaizlik vermiyorlardı. O kadar sert insandı ki, o kadar ders okudum, yanında bulundum şöyle dönüp bir defa mülayim bakmadı bana. Halbuki beni severdi.

HASAN FEHMİ HOCA VE TASAVVUF

Hocaefendinin tasavvufla da arası açıktı. Tasavvuf dediğin zaman, küplere binerdi. Hatta bir gün tasavvufla ilgili bir yazı getirdikleri için Asım Köksal'ı da Yozgat Müftüsü Hulusi Efendi'yi de haşladı. Ben de Sâmi Efendi'ye müntesibim. Hocaefendi'yi de sevdiğim için onun bu hali beni üzerdi. Aynı zamanda hocanın eli de sıkıydı. Hocaefendi 64'de hacca gitti. Bana, "Zaman fitne zamanı ölçülü konuş bedava gidersin" dedi. Hacdan döndü, ziyaretine gittim. Bütün varlığını Allah için vakfedeceğini söyledi. Tabi sevindim. Hacc acaib bir şey, hocanın o damarını kesmiş. Ben tasavuf hakkındaki düşüncelerinde bir değişme olmuş mu merak ediyor, öğrenmek istiyordum. Zeki adamdı anladı: "Oğlum ne geveliyorsun ağzında lafı" dedi. "Bu akılsız kafa üç kuruşluk ilimle bu güne boş gelmişim, yazıklar olsun bana" Mübalağa yok, eksiklik vardır. Tasavvuf denilince küplere binen adam, bana tam 1,5 saat tasavvuf hakkında methiyelerde bulundu. Hâlâ onları, niye yazmadım,diye üzülürüm. Meğer tasavvufu istismar edenlerin aleyhlerindeymiş. "Benim kardeşim Abdülhay Efendi'ye intisap etti, adam oldu. Benim üç kuruşluk ilmim ortada kalmama sebeb oldu" derdi. Orada şunu anlattı: "Benim gibi ilmine güvenen bir hocaefendiye bir Allah dostu "kul"ün aslı ne demiş. Hoca da "ükvul" demiş. Niye böyle oldu demiş, "Vav"ı attık demiş hoca. Kur'an'dan birşey atılırsa insan dinden çıkar, sen ne demeye atıyorsun, diye sormuş Allah dostu. Hocaefendi durmuş kalmış biz böyle insanlarız" derdi. Mühim olan tarafı şu; "Ben Şeyh Sâmi Efendi'yi Arif Hikmet kütüphanesinde gördüm, elini öpmek istedim ama bana nasip olmadı. Şimdi İstanbul'a gideceğim, ondan ders alacağım seni de götüreyim mi," diye sordu. Fakat bir hafta sonra bu niyetle vefat etti. "Oğlum bu sakala bıçak sürülmedi" derdi. "Ben rüûs imtihanını kazandığım zaman maaşı 30 lira iken 2,5 liraya fetva eminliğini ilmi bırakmamak için yaptım. Bu eve bugüne kadar İslâmî ahlâkı zedeler diye radyo girmedi, ama damadım ve kızım hiçbir şeye aldırış etmediler. Ama İslâm için onlara metelik bırakmayacağım," derdi.

Hasan Fehmi Başoğlu'nun bir hatırasını daha nakledeyim. Bediüzzaman Hazretleri İstanbul'a gelmiş. Tabii kim kimi nasıl değerlendirir o bahs-i ahar ama, hakkı hak sahibine vermekte yarar var. Bediüzzaman İstanbul'a geldiğinde "Hallatü'l-Müşkilat=Soruları Çözen" diye bir levha yazmış. "Siz her şeyi sorabilirsiniz ben size hiç bir şey sormayacağım" diyormuş. Tabii bu, İstanbul ûlemasına çok ağır gelmiş. "Ben de yeni icazet aldım, cıva gibi delikanlıyım" diyor. "Hasan ümidimiz sende, bu kürdoğlunu bir yere ser de nasıl serersen ser" demişler. Hasan Hoca da iyi âlimdi. Kur'an okumakta mahirdi. Cezeri'yi 85 yaşında tıkır tıkır ezberden okurdu. Ben de Cezeri'yi kendisinden okudum. "Mevakıftan akla hayale gelmedik konularda beni bir ay hazırladılar" diye anlatıyor. Git şimdi bunları sor" demişler. "Yanına gittim, sorular sorduktan sonra az önce talebelere ders okutuyormuş gibi benim suallerimin hepsine cevap verdi. Tek kelime söylemeye muktedir olamadan döndüm geldim" diyor. Bediüzzaman bedava sivrilmemiştir, tezkiyesi vardı. Ve Hasan Hoca'nın zamanında Risale-i Nur Diyanetten hep beraat almıştır. Bilirkişi olarak.

ÖMER NASUHİ HOCA'NIN CELÂDETİ

Size bir hatıramı daha anlatayım efendim. 54'de genç, yeni vazife aldığımız zamanlarda Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi'yi ziyarete gelmiştik İstanbul'a. O zaman Demokrat Parti kahir bir ekseriyetle iktidara gelmiş, Halk Partisi 33 Mebusa düşmüştü. Başbakan Adnan Menderes'in başmüsteşarı ve daha sonra onun başını yiyen adam Ahmet Salih Korur İstanbul Müftülüğünü teftişe gelecek, dediler. Herkesin eli ayağı dolaştı, ne yapacaklarını şaşırdılar. Fikri Aksoy "ne korkuyorsunuz yahu, dünyaya bâki misiniz, geleceği varsa göreceği de var" dedi. Cesaretli bir arkadaştı. Müsteşar, Ömer Nasuhi Hocanın oraya çıktı. O zaman müsteşar bakanlığa bağlı değil, direk başbakanlığa bağlı idi. Biz de hocaefendinin etrafındayız. Ömer Nasuhi Hocanın odasında namaz kılınan perdeli bir bölüm vardı. Paravan. Müsteşar Salih Korur'un gözüne o ilişti. "Bu ne?" dedi. Ömer Nasuhi Hoca, efendim öğle, ikindiyi burda kılmak durumunda kalıyorum, dedi. Müsteşar "Burası cami değil, burda namaz kılamazsın" diye bağırdı, hatta hakaret etti. Hoca, "Efendim vazifeyi aksatmayalım diye oluyor" diye aşağıdan aldı. Bu sefer müsteşar perdeyi daha da yükseltti. Bağırdı, bağırdı. Baktı ki müftü efendi bu adama idare-i kelam etmeye gerek yok, geçinmek mümkün değil. Birden hocaefendi celâdete geldi. "Bana bak cahil, ahmak herif dedi. Sen beni anlamaktan bile aciz bir zavallısın" dedi. Böyle denilince astığı astık, kestiği kestik adam neye uğradığını şaşırdı. "Burada kahramanlık yaparsın, yarın Ankara'dan kolundan tutup atılınca yalvarırsın" dedi. Hocaefendi "Ben hayatımda bugüne kadar hiç talip olmadım, hep matlup oldum. Sen kendini ne zannediyorsun, ben kendimle iftihar etmem ama bütün ilim camiası beni bilir. Sen bunu anlamaktan bile acizsin" dedi. Müsteşar "seni vazifeden atarım" dedi. Hocaefendi, "bir kaide-i külliyye vardır, başkasının rızkı ile oynayanın Allah rızkını keser, sen de belânı bulursun" dedi. Müsteşar "Senden daha iyisini bulurum" deyince hocaefendi tekrar: "Tabii bu millet, benden ve siz gibi zalimlerden daha iyisine lâyıktır" diye cevap verdi. Bütün müftülük personeli de bu konuşmalara şahit oluyor. Adam perişan oldu kaçtı, gitti. O gittikten sonra hocaefendi "Getirin bir kağıt, böyle zalimlerin emrinde vazife zillettir, istifa edeceğim" dedi. Fikri Aksoy, "Hocam bizim davamızda gavura kızıp oruç bozmak var mıdır? Sen burdan hiç bir yere gidemezsin" dedi ve istifa etmesi engellendi.

54'de Ömer Nasuhi Bilmen hocamıza "Efendim bizi resim hakkında tenvir eder misiniz?" demiştim. Bize nezaketli, nezaketli bir 15-20 dakika resim hakkında bilgi verdi. "Nüfus kağıdında, vesikalardaki resimlerin zarureti vardır. Bunlar artık müzakere mevzuu olamaz. Ama bunların dışında boy boy resimleri çoğaltmak ve onlarla kişinin evini puthaneye çevirmesinde de bir yarar yok, mahzurludur, her işi tadında bırakmalı" dedi. Ben "Hocam Ankara'da Çankaya Müftüsü Sadullah Seyhan Bey gölgesi yere düşmeyenlerde bir mahzur yok, diyor" dedim. Ömer Nasuhi Hoca kızıverdi:

"Oğlum, oğlum hocana söyle, zamana yaranmak için dininden taviz vermesin. Dininden taviz verse de vermese de hocanı sevmezler, hiç olmazsa dininden taviz vermesin" dedi.

1954'de Yenimahalle'de bir cami yaptıran Cihan Palas sahipleri Eyüp Sabri Hayırlıoğlu'na gelmişler, orada vaizlik ve imamlık yapacak birisine ihtiyaçları olduğunu belirtmişler. Eyüp Sabri Hocamız da bizi münasip görmüşler, orada 22 sene kaldım. Orada yoğun bir çalışma oldu. Camide 8 sene kadar on sahife yatsıdan önce on sahife de sabah olmak üzere hergün bir cüz Kur'an-ı Kerim okurduk. Okunan en son sahifenin de tefsirini yapardım. Ne acı gerçektir ki şu Deniz Gezmiş'lerle birlikte idam edilen Yusuf Arslan da Kur'an-ı bende hatim etmişti. ODTÜ onu elimizden aldı, yeni bir şekil verdi. Babası Beşir Arslan bana gelerek "Hocam çocuğumu elimden aldılar, ben mahvoldum" diye dert yandı. Daha sonra adamcağız felç oldu. Bu düzen korkunçtur, cinayetleri saymakla tükenmez. Halbuki Yusuf 5 vakit namaz kılan ehli tarik bir ailenin çocuğuydu.

Yakın zamana kadar da diyanetteki ders okumamız eksik olmadı. Büyük zevat geçtikten sonra, kendi kendimize Şevket Yardımedici, Abdullah İşler, iki arkadaş daha her salı günü kitap okumaya devam ettik. Meselâ, Hidayeyi, Medarik'i okuduk. Vazifemiz 1976'ya kadar devam etti. Kendi arzumla emekli oldum. O zamanın Diyanet İşleri Reisi Tayyar Bey, "Ben senin emekliliğini imzalamam" dedi. Tayyar Bey'i talebeliğinden, Fatihten tanırım. Ben de istifa edeceğimi söyleyince "Peki seninle pazarlık yapalım. Ankara Merkez Vaizleri listesinden ismin çıkmamak şartıyla emekliliğini imzalayayım" dedi. "Olur" dedim. 16 senedir yine vazifemizden fasıla vermedik. Hatta buraya gelirken yerime adam buldum, geldim. Hacı Bayram'daki cemaati bekletmemek için tekrar döneceğim.

1977'de Mustafa Kalfaoğlu Bey'in vekaleti ile kurulan Muradiye Kültür Vakfı hizmetlerinin ortasına getirilip bırakıldık. Vakıf hizmetleri vesilesiyle bir daha söyleyeyim ki, bu ümmeti sevmek lâzım, çünkü gerçekleştirilenler hep bu ümmetin eseridirler. Bizim ölçümüze göre noksan tarafları vardır ama bu millet sevilmeye lâyık bir millettir. Bizim yaptıklarımızın hepsi Allah'ın lûtfu ve bu milletin eseridir.

VAİZLİK ZOR MESELE

Altınoluk: Efendim müsade ederseniz vaizlik konusunda bir soru sormak istiyoruz. Epey uzun bir vaizlik hizmetiniz var. Cemaatle hukukunuz olmuştur, tespitleriniz olmuştur. Nasıl bir vaiz tipinin Türkiye'de milletin yetiştirilmesinde, eğitilmesinde faydalı olacağını düşünüyorsunuz? Üslûp ve muhteva olarak...

Rıza Çöllü: 45 senelik vaizlik hayatımda vaizliğin çok zor bir iş olduğunu öğrendim. Mesele sadece konuşmak değil. Güç olan halkın ihtiyacının tespit edilip verilmesidir. Biz birşey veriyoruz ama, çoğunlukla halkın tam ihtiyacını veremiyoruz. Biraz kaba ama; Bizim konuşmalarımız ağzına sinirli bir et geçen insanın onu geveleyip durması gibi oluyor. Halk bundan yararlanır mı yararlanmaz mı bilmiyoruz? Yani hastayı, teşhis edemiyoruz. Bir başka husus, vaiz kürsüsüne çıkan bir insanın dinleyicilerden hiç düşük tarafı olmamalı, kültürü dinleyicilere faik olmalıdır. Hatta iki üniversite bitirmeli, birkaç dil bilmelidir. Kültür seviyesi yüksek insanların, beylerin paşaların karşısında elini ovuşturacak duruma düşmemesi gerekir. Dînî ilimlere vakıf olduğu kadar, cemaatin genel bilgilerine de âşina olmalıdır. Bir vaiz efendi basını takip etmeli, gündemi bilmeli ve herkesin dayanak olarak tutunduğu dalları bir bir kırmalı, teslim almalıdır. Düşünceme göre Cuma günü hutbe okuyacak hatip bir hafta çalışmalıdır. Hatta perşembe günü bir olay olursa, çalıştıklarını bir kenara bırakmalı, sabaha kadar hutbeyi yeniden hazırlamalıdır. Camiler dolu olduğu zaman dahi -ben dolu olduğuna kesinlikle inanmıyorum- çevre baskısıyla camiye gelenler camiden fazla bir şey almadan çıkıp gidiyorlar, hatta malumatı olanlar hiç bir şey almadan çıkıp gidiyorlar. Tabii istisnalar kaideyi bozmaz. Camilerde bizim başımızı kaşıyamayacak kadar büyük vazifelerimiz vardır. Bir hutbe okunuyor, sanki hece söker gibi. Bizim caminin imamı "hayatın bütün sefahatında"diyor. Oğlum sefahat başka safha başka şey. Geçenlerde bir camide hatip konuşurken "haşerelerle mücadele" diyeceğine "hâşerelerle mücadele" diyor. Tahsilli her insan bunun nasıl söylendiğini bilir. Bunları gördükçe kalbim sıkışıyor, yerin dibine geçiyorum. Bizi tenkit edenleri suçlayacağımıza kendimizi toplamamız gerekiyor. Bu itibarla vaizde ilk dikkat edilecek olan husus cemaatin ihtiyaçlarının tesbit edilmesidir. Maalesef halk da hasta. Halk günlük siyasi konuşmalara, vurup kırmaya hevesli. Gerçekleri dinlemekte iştahlı değiller. Vaizler de, bunu bildiği için bu konulara ağırlık veriyorlar, sağa sola çatıyorlar ama bunlar sel suyu gibi şeylerdir. Konuşmalar eğitici olmalıdır.

SÂMİ EFENDİ HAZRETLERİNİN İKAZI

Bu yönde efendim Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretlerinden bir hatıra nakledeyim. Allah dostlarını daha başka bir gözlükle görmek lâzım. Bir gün hane-i saadette, durup dururken "Evladım Rıza efendi, zamanımızda va'zetmek işi çok zor bir iştir. Hakkı söylersin, binbir türlü felaket başına gelir ama kesinlikle hakkı söylememeye kalkışma, yumuşatarak söyle olur mu oğlum," dedi. Maalesef biz bazen bunu yapamıyoruz. Bir vaiz efendinin yumuşatarak söyleyemeyeceği hiç bir şey yoktur. Bal gibi de dinlerler. Bir de "45 dakikadan fazla konuşma, insanların alma kabiliyeti o kadardır" buyurdular.

Halka hasta bir insana nasıl yaklaşılırsa öyle yaklaşmak lâzımdır. Biz kürsüde halkı çok azarlıyoruz. Halkımız zavallı bir halktır. 60-70 senedir hiç bir şey verilmemiş, üstelik menfi fikirlere doğru yönlendirilmiştir. Kader bizi böyle getirmeseydi, onlardan farklı mı olurduk sanki? Erzincan'da deprem oluyor "işte bu sizin ahlâksızlığınızdandır" demenin sırası mı, halk kan ağlıyor. Halka yumuşaklıkla muamele etmek lâzım. Allah dostları da bize öyle davranıyorlar. Siz şöylesiniz, böylesiniz diye taltif ederek gönlümüzü alıyorlar. Âyet-i kerimede: "(Ey Muhammed) eğer kaba ve katı kalpli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi" (Âl-i İmran, 159) buyuruluyor. Tabi İslâm'dan taviz verme manasına değil ama hasta kişiye ona göre ulaşmak lâzım. En sert, en sıkıntılı olanına gitseniz bile onu teslim alabilirsiniz. Fakat onun benliğine dokunmayacaksınız.

Ayrıca kürsüye hakim olabilmek için 20-25 senelik ilim tahsili şarttır. Zamanımız ihtisas zamanıdır. Bu günün din adamı hükümet tabibi gibi oldu. Hepsine bir şeyler veriyor.

İşe siyaset katmamak da çok mühim efendim. Ondan da çok yaralıyız. Altınoluk Mecmuası'nın takdir edilen tarafı da budur. Bir vaiz kürsüde İslâm'ı net olarak anlattığı zaman mutlak makes görüyor.

Altınoluk: Hocam bu hizmet süreniz içinde hizmet ederken kendinize örnek aldığınız hoca efendiler kimler oldu?

Rıza Çöllü: Yuva Hatibini çok severdim. Fakat onun yolunu benimse-yemedim. "Din kardeşlerim" diye diye çok tatlı konuşurdu. Ankara'nın ehli zevk müstesna cemaati onu dinlerdi. Hayatımın Hacı Sâmi Efendiye intisap ettiğim dönemden sonra verimli olduğuna kaniyim. Onlar gönül hastalarının gerçek doktorudurlar. Onun bizi manen evlatlığa kabul etmesi vaizlik hayatımızın tek verimidir. Kendisinden çok istifade ettik. Kürsüye çıkarken; "Ya Rabbi razı olmadığın şeylerden beni koru, neye razı isen onu konuştur bana" demeyi itiyad haline getirdim ve Allah dostlarını da hep hatırlarım.

BİR CELÂDET ÖRNEĞİ:

Ömer Nasuhi Bilmen Hocanın bir celâdetine şahid oldum ki unutulmaz. İstanbul Müftülüğü'nde iken ziyarete gelmiştik. O gün, Başbakanlık Müsteşarı Salih Korur da Müftülüğe geldi. Hocanın odasında namaz kılınan bir bölüm vardı. Onu görünce "Bu ne? "dedi. Hoca, vazife aksamasın diye öğle ile ikindiyi orada kıldığını söyledi. Müsteşar "Burası cami değil, burada namaz kılamazsın " diye gürledi. Hoca alttan aldı, ama Müsteşarın anlayacağı yok. Hocanın üstüne üstüne geliyor. O zaman Hoca dayanamadı: Bana bak, cahil, ahmak herif, dedi. Sen beni anlamaktan bile aciz bir zavallısın dedi. Adam neye uğradığını şaşırmıştı. Müsteşar, "Seni vazifeden atarım" dedi. Hoca da ona aynı tonda cevap verdi. Adam öfke içinde çekti gitti. Hoca o gittikten sonra "Getirin bir kâğıt, böyle zalimlerin emrinde vazife zillettir, istifa edeceğim" dedi. Fikri Aksoy, Hocayı istifadan güçlükle vazgeçirdi.