> 1989 > Aralik - Şeytan Çarpmış Ekonomi > Kültür Sanat Edebiyat
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Kültür Sanat Edebiyat
Altınoluk
1989 - Aralik, Sayı: 046, Sayfa: 040

Şaşılacak şeydir ki Hazreti Mevlana duygularını ve düşüncelerini hep şiirlerle ifade ettiği, doğunun da, batının da yetiştirdiği en büyük şairlerin takdirlerini, hayranlıklarını kazandığı halde, o kendini şair saymamakta ve şiir söylemekten adeta utanmaktadır.

Esasen Hz. Mevlana gibi bir hak aşığına "Şair" demeye insanın dili varmıyor. Nitekim, Ziya Paşa merhum bu hakikati sezmiş de:

Şair demek öyle ehl-i hale

İrâsı-nakîsedir kemâle.

(Böyle hal ehli olan kişilere "şair" demek, onların kemaline, olgunluğuna, üstünlüğüne zarar vermektir, onları manen zedelemektir.) demiştir.

Gerçekten de "şair" kelimesi, Mevlana'yı anlatamaz, tavsif edemez. O'nu tavsif etmek için, başka kelimeler, başka sözler bulmamız gerekir.

Mevlana (Fihi Mâfih) eserinde bu duygularını şu şekilde ifade buyurmaktadır:

"Ben, o derece gönül almasını isterim ki, dostlar yanıma geldikleri zaman, melül olmasınlar, sıkılmasınlar diye şiir söylerim. Bir müddet şiiri terk ediyorum, onlar mahzun oluyorlar, benim şiir söylememi istiyorlar. Ben de onları kıramıyor, şiir söylüyorum. Yoksa ben neredeyim, şiir nerede? Vallahi ben şiirden bizarım, benim yanımda şiirden fena bir şey yok. Bu hal neye benzer? Bir kimse, misafirinin isteği üzerine eline bir işkembe almış onu yıkıyor, bu hareketi, o pis kokulara katlanması misafirinin arzusuna uymak içindir.

Çünkü, misafirin işkembe yemeğini sevdiğini bilmektedir.

Bizim vilayetimizde (Belh şehrinde) şairlikten daha utanılacak bir iş, bir meşgale yoktu. Eğer biz buralara gelmeseydik de kendi vilayetimizde kalsaydık, onların tabiatına uyardık, onların istedikleri şekilde çalışırdık. Ders okutmak, kitaplar tasnif etmek işleriyle meşgul olur, şiir söylemezdik" (Sipersalar tercümesi sa. 97 Mithat Bahari)

Gerçekten de Hz. Mevlana öyle bir aşk ve şevk içindedir ki, şairlik onun nazarında çok gerilerde kalır. O, bitmek, tükenmek bilmeyen bir seziş, bir heyecan ve bir manevi zevk ile mest olmuştur da:

(Ben onu bunu bilmem, ben aşk kadehiyle mest olmuşum), demektedir.

Dünyanın en büyük şairleri arasında yer aldığı halde kendini "şair" saymayan Mevlana haklıdır. Çünkü onun diğer dünya şairlerinden çok farklı özellikleri vardır:

(Benim için şair nedir ki, ben ondan bahsedeyim? Benim diğer şairlerin sanatlarından, hünerlerinden başka sanatım, hünerim vardır. Ben hak aşıkıyım) diye buyurmaktadır.

Hak aşıkı olmayan şairlerin şiirleri, fikir ve hayal mahsulüdür. Onların şiir söylemekten maksatları şöhrettir, kendilerini tanıtmaktır. Daha doğrusu, dünya şairleri kendilerini tanıtmak için, hak şairleri de Hakkı tanıtmak için şiir söyler. Bu sebepledir ki velilerin çoğu şiir söylemişlerdir; fakat hiç bir velî Mevlana kadar çok şiir söylememiştir. Velileri birbirleri ile mukayese etmek edebe muhaliftir, doğru değildir. Yalnız şu kadar söylenebilir ki Mevlana hem büyük bir velî, hem de büyük bir şair olduğu için tesiri büyük olmuştur. Aslında Mevlananın kendisi bir şiirdir, bir Muhammedi şiirdir. O, Ümmet-i Muhammede Hakkın bir şiiridir.

Mevlana'nın mübarek dudaklarından dökülen şiir yazılmasaydı, biz Mevlana'yı tanıyamayacaktık. Bu sebeple Mevlana'yı bulmak isteyen şiirlerinin içine girsin. O'nun aşkı, imanı, heyecanı, duyguları, düşünceleri hep şiirlerindedir. Bu yüzdendir ki, "Mesnevi-i Şerif" ve "Divan-ı Kebir" olmasaydı Mevlana da olmayacaktı.

Allah'ın Ledünnî bir şiiri olan Mevlana aynı zamanda büyük bir şairdir. Fakat O başka türlü bir şairdir, başka türlü şiirler söylemektedir. O dil ile söylenen şiirleri istememektedir.

(Ey dil ile söylenen söz... Ben ne zaman senden vazgeçeceğim, ne vakit senden kurtulacağım da, marifet güneşinin nuru ile gerçek padişahımı bulacağım, ona sığınacağım, ona gönülden sesleneceğim?

Ya Rabbi!.. Ecel gelip çatmadan beni, ilimden de kurtar, amelden de, hele gönülden gelmeyen, ağızlara gelen, dillere düşen sözlerden beni büsbütün kurtar.) Diye Hakka yalvarmaktadır. (Divan-ı Kebir Cilt 5 No. 2279)

Başka bir şiirinde de şöyle buyurmaktadır:

(Benim bu sözlerim, bu söyleyişlerim hallerime perdedir. Gül bahçesine benzeyen gönlüm, diken gibi olan düşüncemden utanmaktadır.

Ya Rabbi!.. Ruhuma, bu dilden başka bir dil ver de, senin birliğini söyleyerek imansızlık bağlarından kurtulayım.

Bir gün olsun kendimden geçeyim de.. iyiye de kötüye de aldırmayayım ve Hakkın sıfatlarım dilsiz dudaksız gönlümde söyleyeyim.) (Divan-ı Kebir cilt 4 No. 1791)

Dikkat edilirse anlaşılacaktır ki, bütün duygularını fikirlerini aşkını, şiirler halinde, çok mükemmel bir şekilde terennüm ettiği halde, Mevlana, çok sevdiği Allah'ını gereği gibi anlatamadığına, duyduklarını duyuramadığına kanidir.

Bu bakımdan şiiri kifayetsiz bulmakta, dilsiz, dudaksız olarak Rabbine gönülden seslenmek istemektedir.

Bundan seneler evvel ismini hatırlayamadığım bir İngiliz şairinin, bir dergide şöyle bir vasiyetim okumuştum:

(Benim en güzel şiirim, bir gramofon plağına söylenmiştir. Ancak ölümümden 50 sene sonra bu plak çalınacaktır.) Plak üniversite arşivinde saklanmış, vasiyeti gereğince 50 yıl sonra plağın açılacağı ve çalınacağı gazetelerde ilan edilmiş. Şiir meraklıları, birçok şiir kitapları yayınlanmış bulunan bu tanınmış şairin en güzel şiirini dinlemek için üniversite konferans salonunda toplanmışlar. 50 sene evvel mühürlenmiş ve itina ile saklanmış bulunan plak bir gramofona konarak seslendirilmek istenmiş. Binlerce kişinin toplandığı salonda herkes nefes keserek şiiri dinlemek istemişler. Ses yok!.. Plağı tetkik ediyorlar, görüyorlar ki plak bomboştur. Şair, herkesi 50 sene beklettikten sonra en güzel şiirin söylenmeyen, gönülde kalan şiir olduğunu anlatmak istemiştir.)

Hz. Mevlana da en güzel şiirin dudaklardan dökülen değil de, gönülde duyulan şiir olduğunu anlatmak istemiştir. Daha doğrusu sözden öte, harften öte bir dil ile şiir söylemek gerektiğini belirtmiştir.

Şiiri kifayetsiz bulduğu halde coşkun ve heyecanlı şiirleriyle dünya şairlerinin en büyükleri arasında yer alan (Hz. Mevlana) hakkında, gerek yurdumuzda, gerekse yabancı memleketlerde yetişen mütefekkirlerin, şairlerin, edebiyat tarihçilerinin, Mevlananın şiirleri hakkındaki görüşlerini, o şiirlere duydukları hayranlıkları anlatırsak konu uzayıp gidecektir. Ben ne Cami'nin, ne İkbal'in ne profesör Brawne'ın ne Nicholson'un, ne Alberry'nin ne Profesör Şimmel'in, ne de Mossignon'un görüşlerini alacağım. Sadece İran'ın yetiştirdiği en büyük ediplerden olup, İran edebiyatını, İran şiirini tetkik eden, asırlar boyu Farsça şiir yazmış bulunan en tanınmış şairlerin şiirlerinden 14 ciltlik "Mecmaulfüsehâ"yı ve "Riyazussalihin" gibi antolojileri meydana getiren ve Hz. Mevlana'nın Divanı Kebirinden seçtiği şiirleri (Divanı Şemsül Hakayık) namı altında meşreden "Rıza Kulihan Hidayet" merhumun Mevlana hakkındaki görüşlerini alarak bu bahsi kapatacağım:

(Ben naçiz kul ki.. dilim Farsçadır. İran 'da söz söyleyen ve söz bilenler arasındayım. Birçok kitaplar görmüş, şiirler dinlemiş ve okumuşum. Nice manzum ve mensur kitaplar, ediplere, ariflere ve velilere ait tezkireler yazarak, telif ederek cihana sunmuşum. Mevlananın gazelleri gibi vecdli, aşk dolu şiirleri, farsça yazılmış iran şiirleri içinde, görmedim. Yine tefekkür ederek, kendi bilgime göre bir hayli düşündüm, araştırdım, hiçbir şairi, onun şiirlerinin, onun hallerinin derecesine varmış bulamadım.)

Gerçekten de Mevlana 'nin şiirlerinde ilahi sezişler, Rabbani doğuşlar vardır. O şiirlerde, o kadar hakikatler, o kadar incelikler, o kadar ilahi marifetler vardır ki.. geçmiş zamanlarda gelmiş ve hakikatleri araştırmış ariflerin, eski devirlerde yetişmiş fasihlerin, ediplerin, hiçbirinin kitaplarında bu düşünce ve duygulara rastlamadığım gibi, zamanımızın en büyük şeyhlerinin, mürşitlerinin sözlerinde de Mevlana'da bulduklarımı bulamadım.

Mevlana'nın nurlu gönlüne, lafız, mana, ikisi aynı güzellikte aynı parlaklıkta birden geliyor. İran şairlerinin en büyüklerinden sayılan "Şeyh Sadi"nin gazelleri fesahatın en yüksek derecesine ulaşmıştır.

Güzellikte de pek üstündür, fakat sözlerinin ve hayallerinin çoğu mecazlarla doludur. Mevlana'nın şiirlerinde olduğu gibi hakikatin keşfi ve hak yolunun açıklanması orada görünmez. Sözün güzelini, çirkinini ayırt etmeye muktedir kalp gözü açık olan bir kimse ve anlayışlı bir tetkikçi bilir ki, Cenabı Mevlana'nın sözlerinde hikaye bambaşka bir hal alır.

Nasıl ki, Mevlana'nın zuhurundan zamanımıza kadar fazl ve kemalde, aşk ve halde kamil muhakkiklerden, Allah'a vasıl müdekkiklerden, ondan daha güzel şiir söyleyen bir kimse gelmemiştir. Daha güzel,daha yüksek şöyle dursun, onunla boy ölçüşecek bir kimse dahi bulunmamıştır. (Dibace-i divan-ı Şemsulhakayık sayfa 3)

Dil ile söylenen şiirleri pek beğenmeyen, gönül şiiri isteyen Mevlana, gönlünde duyduklarını coşkun bir ifade ile dile getirmeyi başarmış, onlara dinleyenleri büyüleyecek bir ruh vermiştir. İlahi aşk ile yanan, yakılan mübarek gönlünden kopup gelen mısralar, onun zarif dudaklarından dökülürken Allah'ın inayeti ile canlanıyor, esrarlı bir hal alıyor. O kelimeler aşkının tesiriyle tutuşuyor yanıyor, adeta Mevlana'nın duyguları, heyecanı o kelimelerin içine gizlenerek geliyor dinleyenleri büyülüyor.


TAVAF

Sardı Beytullâhı nûrun düştü alem cezbeye
Ruhum isterdim bürünsün örtü olsun kâbeye

Dönsem aşkınla ebet müddet tavâf etsem nola
Koy helâk olsun bu cismim benzesin pervâneye

Bekledikçe oldu aklından durup divânına
Vurma zincir rahmedip vuslat günü dîvâneye

Kâbeden pervaz edip dil arşa yükselmek diler,
Müminin mîracı haktır canibi sübhâneye

Bunca yıldır istedim ki versin ol sarraf değer
Hasretiyle gözlerimden döktüğüm dürdâneye

Derdime bir çare bulmazsam kırık kalbim benim
Mateminden döndürür dünyayı bir vîrâneye

Önce affeyle ve sonra fazlasıyla sev beni
Çünki af'fı çok seversin davet ettin tevbeye

Yakmasın ateş bizi hem milleti İbrahimiz
Yanmışız biz tâ ezelden gaze-i şahâneye

Kıl cemâlinle tecelli Arifi zâr eyleme
Bir devasız derde düşmüş müpteladır nâleye


Ahmed Rüstemoğlu

Süleyman Arif Emre'nin şiir dünyası

SULARIN ŞARKISI

Süleyman Arif Emre'yi siyasî hüviyetiyle mi tanırdınız yoksa şairliği ile mi? Şairliği ile tanıyorsanız, acaba nasıl bir şair çizgisi var hafızanızda?.. Siyasetle bütünleşen ve meydan meydan haykıran dava şiirleri mi, yoksa derûni hisleri terennüm eden içedönük mısralar mı?

Süleyman Arif Emre, siyasetin fokur fokur kaynadığı bir atmosfer içinde, şair kimliği ile meydana çıkıyor. Hem de öyle, meydan şiirleri ile değil.. Şair bir gönlün, derviş bir gönlün terennümleri ile. Ama püfür püfür manevî bir yoğruluş yansıtan özler taşıyarak...

"Suların Şarkısı" 1958'den bu yana Süleyman Arif Emre imzalı şiirleri derlemiş. Belki bunlar bir kesit Arif Emre'nin şiir dünyasından... Pırıl pırıl bir baskı. Özen gösterilmiş. İsterseniz bir solukta okuyorsunuz. İsterseniz, mısra mısra yaşayarak.

Süleyman Arif Emre'nin şiirdeki çizgisi ne?

Bir tarif ararsak bu konuda belki şu söylenebilir: Çevre, manevi yapı ve şahsiyet. Bu üçü birleşmiş Arif Emre'nin şiirinde. Sözgelimi su... Dağ... Çiçek... Yağmur... Gül... Bahar... Sonbahar... Sabah... Akşam... Seher... İşte bunlar çevre. Süleyman Arif Emre bu çevreyi alıyor, kendi manevi dünyasının ve şahsiyetinin imbiğinden geçiriyor ve ortaya mısra mısra onun şiir dünyası çıkıyor. Yoğun duygulanışlarla.

Kitaba adını veren "Suların Şarkısı" ndan birkaç dörtlük okuyalım isterseniz:

Sonsuzluk bestesiyle
Dile gelsin çağlayan
Arınsın su sesiyle
Günahına ağlayan

Köpürsün yaşın yaşın
Beyaz beyaz ve iz iz
Ak saçlı bir ermişin
Sakalı kadar temiz

Sarsın gurbet elleri
Menekşeler lâleler
Doğacak nesilleri
Çağırsın şelâleler

Dağlar nasıl yansır Ârif Emre'nin gönlüne? Şöyle:

"Yeşiller giyinmiş yüzlerce derviş

Belalı göklere tırmanmaktadır

Dualar yücelmiş Mevlaya ermiş

Yamaçlar rahmeti kuşanmaktadır."

Ya yağmur?

"Kırlarda ne için ağlıyor yağmur

Bırakın beni de ağlayacağım

Ne kadar nazlı o gözleri mahmur

Derdiyle yine yas bağlayacağım."

İşte böyle Süleyman Ârif Emre'nin dünyası... Hüznü ağır basan bir dünya bu. Ama hüzün içinde mü'mince bir ilahî aşk özleyişi de mısralara yansıyor. Aruz ve hecenin tadı da, bir hasretlik gibi girince şiire, müstesna anlar yaşıyorsunuz.

Süleyman Arif Emre'nin kitabında, saf inanç ve ilahi aşkla örülmüş şiirler de var. Onlar, ayrı bir coşku veriyor. Onlarda daha ortak hisleri paylaşıyor insan. Şu mısralar ne kadar diri ve muhtevalı:

"Topraklara bastıkça o Sübhanı hatırla

Toprak tenine bahşedilen canı hatırla

Yar olmak için Zâtına insanı yarattı

Her lâhzada canındaki cânânı hatırla"

Suların Şarkıı 'nı bir an önce okumalı insan. Şöyle birkaç saatlik bile olsa, derûni hislerle kuşanmak için.

Akabe Yayınları, P.K. 325 Şişli/İstanbul