> 1989 > Ekim - Sana Ümmet Olmak Ne Güzel > "Ümmetin Olduğumuz Devlet Yeter"
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

"Ümmetin Olduğumuz Devlet Yeter"
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
1989 - Ekim, Sayı: 044, Sayfa: 009

Ebû Hureyre (r.a.), Nebî sallellahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakınız. Zira sizden öncekiler gerekli gereksiz soru sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri yüzünden helak oldu. Binaenaleyh ben sizi neden nehyetmişsem ondan derhal kaçının,size neyi de emretmişsem gücünüz ölçüsünde onu yerine getirin! " (1)

İnsanların hidayeti için görevlendirilmiş en hayırlı ümmetsiniz (2)ayetini manevi alnında yegane şeref vesikası olarak taşıyan; "sizi orta bir ümmet kıldık (3) ayetinde temel vasfı belirlenmiş olan; "Rabbimiz, bizi sana teslim olmuş iki kul eyle ve soyumuzdan da sana inanmış ve teslim olmuş bir ümmet getir'' (4) niyazıyla gelişine davetiye çıkarılan ümmetten, Ümmet-i Muhammed'den olmak... İşte merhum Süleyman Çelebî'nin "devlet" dediği budur. "Hidayet rehberi" "alemlere rahmet", "büyük bir ahlak üzere" ve "en güzel örnek" sıfatlarıyla "bütün insanlara peygamber olarak" gönderilmiş olan Hazreti Muhammed'e ümmet olmak, hiç şüphesiz en büyük devlet ve en büyük saadettir. Nimet-külfet dengesi gereği bu büyük devlet ve saadet, büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. İslam ümmeti bütünü içinde, o bütüne gerek ferd gerekse toplum hayatı olarak uyum sağlamak, rahatsızlık amili olmamak, bu ümmetin manevî kişiliğine leke getirmemek sorumluluğu... Bir başka deyişle, ya da yine Süleyman Çelebî'nin güzel ifadesiyle, bu "devlet"in "izzet'ini O'na hizmet'te bilmek. Şimdi beyti tam olarak hatırlayalım... Ashab-ı kiram Hz. Peygamberin miracını kutlarken şöyle diyorlardı:

"Ümmetin olduğumuz devlet yeter.

Hizmetin kıldığımız izzet yeter"

Ümmet-i merhume

Hani, "dua buyurun da ümmet-i Muhammed kurtulsun" diyen müslümana bir Allah dostunun, "-evlat, sen ümmet-i muhammed'i göster, ben sana kurtulduğunu söyleyeyim" cevabı var ya, Muhammed ümmetinin gerçek niteliği bu cevaptadır: ümmet-i merhume... İlahî lütuf ve ihsanlara mazhar ümmet... Hemen hemen bütün rivayetlerinin senedi, Allah kendisinden razı olsun. Ebû Musa el-Eş'arî'ye dayanan bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; "Hiç şüphesiz benim ümmetim, ümmet-i merhumedir. Ona ahirette azab yoktur. O'nun azabı dünyadadır" ve dünyadaki azabın da "kendi ellerinde" "aralarında", "fitneler, zelzeleler öldürmeler" olduğunu duyurmuştur(5).Hiç şühpesiz bu hadis, ümmet-i Muhammed için hem büyük bir müjde hem de çok ciddi bir ikazdır. Azabı "kendi elinde", "kendi içinde", "fitneler" ve "öldürmeler" şeklinde tecelli eden bir ümmet... Günümüz İslam dünyasının yaşadığı ortam,şimdi daha iyi anlaşılmakta ve daha bir ağırlaşmaktadır. Oysa "Mü'minlere düşkün"olduğuna Kur'an-ı Kerim'in şehadet ettiği Hz. Peygamber, ümmetinin dünya-ahiret saadeti için gereken her türlü açıklamayı ve uyarıyı hayatı boyunca dile getirmiş; müslümanları, kendilerini bekleyen görev ve imtihanlara hazırlamıştır. Bütün bunlara biz "Allah'a kul, Resûlüne ümmet olmanın gerekleri" de diyebiliriz.

Konu aldığımız hadis-i şerif, işin temel ve genel çerçevesini belirleyen, müslümanlara ümmet-i Muhammed'den olma "devlet"inin özelliklerini ve gereklerini hatırlatan hadislerdendir.

ŞUURLU SÜKUT

"Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakınız! Zira sizden öncekiler gerekli gereksiz soru sormaları ve peygamberlerine (koyduğu yasak ve verdiği emirlerde) muhalefet etmeleri, onlar hakkında ihtilafa düşmeleri yüzünden helak oldu" beyanı; ümmetin, Peygamberini kendisinin tanıttığı şekilde kabullenmesi, o'nun sükut ettiği konularda mutlaka bir açıklama getirmesini istememesi, sistemde ümmetin anlayış ve irfanına bilerek bırakılmış bazı hususların bulunacağını kabullenmesi ve bunun ümmetin yararına olduğunu da bilmesi istenmektedir. Bu, genel prensipler çerçevesinde insiyatifi bazı konularda ümmete bırakmak demektir. Böyle bir serbestlik ümmetin kendi içinde gelişmesini, değerlendirme ve tercihlere alışmasını, bunun sorumluluk ve şerefini taşımasını sağlayacaktır. Halbuki herşeyin inceden inceye belli sınırlara sahip kılınması, hareket serbestisini ve sorumluluk şuurunun gelişmesini fevkalade engelleyecektir. Gelişinden Kıyamete dek tüm dünyalıların ihtiyaçlarına cevap verecek olan bir din'in, bazı konularda esnek davranması fevkalade isabetli ve tabiîdir. Bunun için de bir hadis-i şerifte "Daha önce yasaklanmamış olan bir konunun sorduğu için yasaklanmasına sebep olan kişinin pek büyük bir vebal altında olduğuna" dikkat çekilmiştir (6)

Burada Hazreti Peygamberin açıklamasının bağlayıcılığı, o konuda ileri-geri konuşmanın ya da farklı davranmanın geçmiş ümmetlerin helak sebebi olduğu gibi bu ümmetin de sıkıntıya düşmesine sebep olabileceği vurgulanmaktadır Hz. Peygamberin gerek gördüğü için açıkladığı bir çok konuda, hatta Sünnet'e ait verilerin hemen tamamında, "birçoğu haber-i vahid'dir" diye tereddüt belirten ve şahsî kanaatlerini tereddütsüz gerçeklermiş gibi ortaya atmaya kalkanlar, "Peygamberleri hakkında ihtilaf edenler" durumuna düştüklerini hiç hatırlamazlar mı acaba?... Oysa, askerin, komutanından aldığı emrin gerekçesini sorma hakkı prensip olarak nasıl yoksa, ümmetin de Peygamberine, emir ve yasaklar üzerinde tereddüt anlamına gelen sualler sorma, prensipleri yargılamaya kalkma yetkisi yoktur. Ümmet, tam bir asker gibi aldığı emrin ya da konulmuş bulunan yasağın hikmet ve gerekçesini kendi kendine düşünebilir, bulmaya çalışabilir. Fakat yine de onun yapacağı iş, hikmetini kestirsin-kestirmesin yasağı mutlak, emri de en iyi şekilde yerine getirebilmek için gayret sarfetmekten ibarettir.

Yasaklara mutlaka riayet

"Sizi nehyettiğim şeylerden kaçının" talimatı, en küçüğünden en büyüğüne kadar, ayırımı yapmaksızın men edilen konulardan mutlak olarak uzak durmayı gerekli kılmaktadır. Peygamber (s.a.)ın yasakladığı herhangi bir hususu önemsiz görmenin mümkün olmadığını vurgulamaktadır. Hem bilindiği gibi disiplin, öncelikle, yasaklara uyma oranıyla ölçülür, isbat edilir."

Yasaklardan mutlak olarak uzak kalma emri, Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ya da belirlediği yasakların uyulabilecek nitelikte olduğunu göstermektedir. Zaruret halinde ve tabiî zaruret ölçüsünde haramlardan yararlanma izni, bu genel ve mutlak talimata asla aykırı değildir.

Emirlere takat ölçüsünde

"Size emrettiklerimi gücünüz ölçüsünde yerine getirin" direktifi, emirleri uygulamada istitaat yani takat'ın esas olduğunu göstermektedir. Bir emri yerine getirmek, bir iş ortaya koymak demektir, iş ise, güce bağlıdır. Fakat bir yasağa uymak için herhangi bir iş gücü sarfına gerek yoktur. Sadece olmaması gerekenin yokluğuna razı olmak çoğu kere yetmektedir. Mesela namaz kılmak isteyen müslüman,belirli hazırlık ve belirli şartları yerine getirmek zorundadır. Namazın belirlenmiş plan şekline uyması gerekmektedir. Yani bu işleri yapabilmek için belirli bir güç sarfedecektir. Ayakta duramıyorsa, bu konudaki güçsüzlüğü sebebiyle, gücünün yettiği şekil olan oturarak veya yatarak emri yerine getirir. Ama mesela yalan söylememek için ayrıca bir güç sarfetmeye gerek yoktur.

Bu sebeple yasağa mutlak, emre gücü ölçüsünde uymak, ümmet fertlerinin her an ve her yerdeki değişmeyen görevidir. Yasakları mutlak, emirleri gücü ölçüsünde uygulama genel prensibine uymayı bir takım gereksiz düşüncelerle ertelemeye yeltenmek, tereddüt göstermek hadisimizdeki bu kesin ve açık talimat ile ayrıca yasaklanmış olmaktadır.

Hazreti Peygamberin tesbit ve ilan ettiği emir ve yasaklara tereddütsüz uyulması, Allah tealanın bu ümmete emrettiği bir husustur: "Peygamber size her ne getirmişse onu alın; neden de nehyetmişse ondan kaçının" (7)

Cemiyetimizde çokça görülmeye başlayan, dinî her emrin ve yasağın gerekçesini itirazî görünümdeki öğrenme isteği, uygulamayı durdurma noktasına ulaştığı için -tabiri caizse- ümmetin dinî yaşayışında anarşi meydana getirmekte ve sayısız bid'atların, Sünnet dışı tutum ve davranışların yaygınlaşmasına sebep olmaktadır. Tabiî bütün bunlar da ümmet olma devletinin gerektirdiği hizmet izzet'ine aykırı düşmektedir.

Bilinmesi gereken şey şudur, hiç bir peygamber vahy'e aykırı emir vermez ve yasak koymaz. Bu sebeple İslam toplumunun, Hz. Peygamberin Sünnetine uymakla ilahî kanunlara uymuş olduğunu bilmesi ve bu itminan içinde yaşaması, gereksiz tereddüt ve tembelliklere hayatında yer vermemeye gayret etmesi gerekmektedir.

Kanaatimizce ümmet olma devlet'ine ve Peygambere hizmet izzet'ine ermenin ilk ve genel gereği budur. Ümmet-i Muhammed'den olmanın güzelliği ve zevki işte bu noktadan sonra kendisini gösterecektir...

Dipnotlar: 1. Buharî, i'tisam 22. Al-i İmran(3), 110 3. el-Bakara (2), 143 4. el-Bakara(2) ,128 5. bk. Ebû Davud, fiten 7; İbn Mace, zühd 34; Ahmed b. Hanbel IV, 408, 410, 418 6. bk. Buharî, i'tisam, 3. 7. el-Haşr(59). 7.