> 1987 > Kasim - Sünnete Sarılmak > Resulullah'ın Doğum Yıldönümü Münasebetiyle Sünnet Üzerine İlmi Bir Sohbet
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Resulullah'ın Doğum Yıldönümü Münasebetiyle Sünnet Üzerine İlmi Bir Sohbet
Altınoluk Röportaj
1987 - Kasim, Sayı: 021, Sayfa: 012

Yöneten : Y. Doç. Dr. İsmail L. Çakan

Her dünya görüşü ve ona bağlı yaşama tarzı hayatın bir yorumudur. Her yorumun ve yaşayış tarzının temelinde belli bir düşünce sistemi yatar. Sünnet de ilâhî irade istika-metinde Hz. Peygamber tarafından İslâmın hayata tatbiki, bir başka ifade ile yorumudur. Hem de ilahî irade tarafından onaylanmış bir yorumu...

İslâm'ın menkulât'a dayalı iki ana kaynağından biri olan sünnet, ilmî ve amelî yönden, bir başka ifade ile teorik ve pratik olarak müslümanların inanç-fikir ve günlük ha-yatlarında, yaşama biçimlerinde en köklü tesire ve tanzim edici role sahiptir. Sünnet, Muhammed ümmetinin kimlik ve kişilik ölçüsü ve belirleyici vasfıdır. Allah Teâlânın "en güzel hayat örneği" olarak takdim ettiği Hz. Peygamber'in sünnetine uymadan müslümanca bir hayat yaşayabilmek, böyle bir iddiada bulunmak bir anlamda Allah ve Rasûlüne rağmen, müslüman olmak ya da olunabileceğini savunmak demektir. Anlamsızlığı ve imkansızlığı ortada bir iddia...

Allah'ın lutfettiği hayatı yaşarken karmaşık fikrî zemine dayalı, sistematiği ciddi şekilde tartışmalı beşerî yorumlara, dünya görüşlerine mi yoksa, insan özüne uygunluğu, dünya-ahiret ikilisini kucaklayıcılığı ve en önemlisi yüce yaratıcının razı olduğu bir peygamberi yoruma mı itibar etmek gerekir? Tercih ve ona bağlı sorumluluk işte buradadır.

Dergimiz Altınoluk, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin dünyaya teşrifinin yıldönümü dolayısıyla bu sayısında bu temel tercih noktasında okuyucularına sünnet üzerinde, onun günlük hayata intikal ettirilebilme imkanları üzerinde aydınlatıcı bilgiler sunmayı planlamış bulunmaktadır.

Bunu da mes'elenin özüne sadakat göstererek akademik ve amelî yönleriyle sohbet havasının tatlılığı ve samimiyeti içinde takdim etmek istemiştir. Bu sebeble M.Ü. İlahiyat Fakültesi'nden Y. Doç. Dr. M. Yaşar KANDEMİR, Y. Doç. Dr. Raşid KÜÇÜK, Doç. Dr. Fahrettin ATAR, Y. Doç. Dr. Mustafa TAHRALI, U.Ü. İlahiyat Fakültesi'nden Dr. Akif KÖTEN ve A. Rıza Demircan'ın katıldıkları bir sohbet düzenlemiştir. Şimdi, bu sohbeti sunuyoruz.

Çakan- Efendim, Altınoluk dergisinin Sünnet sohbeti'ne katıldığınız için teşekkür ediyoruz. Müsaadenizle sohbetimizin ilk sualini Kandemir Hocaya yöneltiyorum. Efendim bize Sünnet'i tanımlar mısınız?

TARİFİ

Kandemir Sünnetin kelime manası, "Gidilen yol" demektir. Bu manaya uygun olarak muhaddisler sünnet denince, Hz. Peygamber'den intikal eden herşeyi, onun sözlerini, hareketlerini, tasvip buyurduğu davranışları, onun şekil ve şemailini, huy ve ahlakî güzelliklerini anlamışlardır. Saydığımız bütün bu hususlar Efendimizin peygamberlikten önceki hayatını da içine almaktadır. Mesela onun ticaret hayatıyla, evlenmesiyle, Hıra'daki ibadet hayatıyla ilgili bütün bilgiler sünnet kapsamına girmektedir.

Çakan- Öyle sanıyorum, Sünnet'in tanımlanmasında fukaha biraz farklı düşünmektedir. Fakihlerin sünnet tarifini ve açıklamasını da sizden rica etsem sayın Atar?

Atar- Sünnet, fıkıh ve fıkıh usûlü ilimlerinde farklı şekillerde tarif edilmiştir.

Bazı fıkıh alimleri farz ve vacib dışındaki nafile ibadetlere sünnet derken diğer bazıları aynı zamanda hukukî muamelelerin mendûb olanlarına da bu adı vermişlerdir. Mesela, sabahleyin farzdan önce iki rekat kılınan namaz sünnettir. Aynı şekilde veresiye alış-verişin yazı ile tesbit edilmesi sünnettir, mendûbdur. Fakîhler bid'at'ın zıddına da sünnet derler. Usûlcülere göre "Sünnet, Peygamber (s.a.)'in söz (kavil), fiil ve takrir (tasvip)leridir". Bu bakımdan sünnet, farz, vücûb, nedb, sıhhat, butlân, fesad gibi hükümlerin delillerinden bir delil ve teşrî kaynaklarından bir kaynaktır.

Şimdi müsaade ederseniz bu terimleri kısaca izah edelim.

Kavlî Sünnet: (es-Sünnetü'1-Kavliyye)

Bunlar Hz. Peygamberin çeşitli münasebet ve maksatlarla söylediği sözlerdir. Kavlî (sözlü) sünnet, çoktur. Mesela "zarar ve zarara zararla karşılık vermek yoktur" hadisi, sözlü sünnettir.

Fiilî Sünnet: (es-Sünnetü'l-Fiiliyye)

Bunlar, peygamberimizin yaptıkları işlerdir. Namaz kılışı, davalara bakışı ve benzeri davranışlardır. Peygamberimizin fiillerini üç grupta toplayabiliriz:

1- Hem Peygamberin, hem de ümmetin uyması gereken fiiller: Peygamberimizin İslâm'ı açıklamak için yaptığı fiillerde ümmetin ona ittiba etmesi gerekir. Mesela namaz kılışı, oruç tutuşu, haccedişi, şirkete girişi ve borç alıp verişi böyledir. Peygamberin bu tür fiilleri, kendisi hakkında farz ise, ümmeti için de farzdır, vacibse vacibdir, caizse, caizdir, mubahsa, mubahtır, müstehabsa müstehabdır.

2- Peygamberin kendisine ait özel fiilleri: Mesela, kuşluk ve teheccüd namazlarını kılmak, onun için farzdır. Halbuki bunlar, ümmeti için farz değildir.

3- Peygamberin beşeri yönüyle ilgili fiilleri: Yemek, içmek, yürümek ve benzeri şeyler gibi. Bunlar yapılması mubah olan hususlardır. Bununla beraber sahabîler, bu davranışlar bakımından da Peygambere uymaya çok önem vermişlerdir.

Keza ordunun tanzimi, savaş ile ilgili yapılması gereken şeyler, sırf dünyevî tecrübe ve ihtisası gerektiren ticaret işleri ve benzeri hususlarla ilgili beşeri tecrübesine göre yaptığı fiilleri de bir teşri kaynağı vasfını haiz değildir. Ancak bu konularda kendisinin yaptığı fillerin vahye dayandığını söylemişse bu durumda, bu fiillerin birer teşri kaynağı olduğunda hiç şüphe yoktur.

Takriri Sünnet (es-Sünnetü't-Takririyye)

Bu, Peygamberin huzurunda söylenen bir sözü veya yapılan bir hareketi veyahut gıyabında söylenen ve yapılan söz ve hareketleri işittikten sonra, onları reddetmeksizin sükut etmesidir. Bu sükut, söylenen sözlerin, yapılan işlerin mubah ve caiz olduğunu gösterir. Çünkü Peygamber (s.a.)'in batıl ve İslâmın kabul etmediği şey karşında sessiz kalması düşünülemez. Bu tür sünnete, peygamberin buluğ çağına yaklaşmış çocukların Mescid'de kısa mızraklarla oyun oynamalarına ses çıkarmaması misal verilebilir. Şu hadis fiili, sözlü ve takriri sünnetleri ihtiva etmektedir: İbn Ömer, demiştir ki, Nebî (s.a.) altından bir yüzük edinmişti. İnsanlar da altından yüzük edindiler. Nebî (s.a.) "Ben altından bir yüzük edinmiştim, ben onu ebediyyen kullanmayacağım" buyurdular ve yüzüğü çıkarıverdiler. Sahabiler de aynı şekilde yüzüklerini çıkarıverdiler." Görüldüğü gibi Hz. Peygamber sahabîlerin yüzüklerini çıkarmalarını onlardan açıkça istememiş, ama onlar kendiliklerinden Hz. Peygamber'e uyarak çıkarmışlar, onların bu hareketlerine karşı da Hz. Peygamber sükut buyurmuştur. İşte bu yönüyle bu, bir takriri sünnettir. Bu sünnet, peygamberimizin sükuti sünnetlerine uymanın gerekli olduğunu göstermektedir.

KİTAP-SÜNNET İRTİBATI

Çakan- Sayın Atar'ın cevabından da anlaşıldığı gibi şer'î delillerin ilk iki kaynağı Kitap ve Sünnet'tir. Bu iki kaynağın biribiriyle irtibatını sayın hocam Kandemir'den istirham ediyorum.

Kandemir- Kitab yani Kur'ân-ı Kerim ile Sünnet'in irtibatı iki noktada billurlaşır. Biri kaynaklarının, diğeri fonksiyonlarının aynı oluşu. Her ikisinin kaynağı da aynıdır. Kur'ân-ı Kerim ki ona vahy-i metlûv diyoruz. Yani Cebrail (a.s.) onun sözlerini Hz. Peygamber'e okuyarak tebliğ etmiştir, biz de onu okuyarak ibadet ederiz. Sünnet de vahy-i gayr-i metlûv'dur. Kur'ân-ı Kerim'de olduğu gibi lafızları Hz. Peygamber'e okunmamış, ama manası ona ilham edilmiş, ağzından çıkan sözler devamlı surette ilahî kontrole tabi tutulmuş, herhangi bir yanlışlık söz konusu olduğunda hemen Rasül-i ekrem ikaz edilmiş, uyarılmış. Hz. Peygamber'in ilahî kontrol altında tutulduğunu şu ayet-i kerime açıkça ifade etmektedir: "O kendi hevesine uyarak söz söylemez. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahy iledir" (Necm sûresi, ayet: 3).

Sünnetin fonksiyonunun, yaptırım gücünün tıpkı Kur'ân-ı Kerim gibi olduğunu bize bildiren Allah Teâlâ'dır. Peygamber size neyi emrediyorsa onu alın, neyi yasak ediyorsa ondan da uzak durun (59/7) buyuran, Hz. Peygamber'e kayıtsız şartsız uymamız gerektiğini bize hatırlatan (3/31), Hz. Peygamber'in vereceği hükmü beğenmediğimiz takdirde imanımızdan olacağımızı (4/64) bildiren Kur'ân-ı Kerim'dir. Böylece Allah Teâlâ, sevgili Rasûlüne tıpkı kendisi gibi kanun koyma yetkisini vermekte, onun koyduğu kanunları, Allah tarafından konmuş kanunlar gibi benimsememizi emretmektedir.

Kanun koyma yetkisinin yanında Sünnet-i Nebeviyye'nin bir diğer yetkisi de, Kur'ân-ı Kerim'i açıklayıp tefsir etmektir. İlahî kitabda kısaca temas edilen bazı konulara açıklık getirmektir. Onların nasıl anlaşılması gerektiğini müslümanlara öğretmektir. Kur'ân-ı Kerim'in bu rolünü iyice anlamamızı sağlamak maksadıyla İslâm alimlerinden Mekhûl, sünnetin Kur'ân-ı Kerim'e olduğundan çok, Kur'ân-ı Kerim'in sünnete muhtaç olduğunu söyler.

TEŞRİ KAYNAĞI SÜNNET

Çakan- Ben burada bir kez daha sayın Atar'a sormak istiyorum: Sünnetin teşri' kaynağı oluşu konusunda fukahâmız ne düşünmektedir?

Atar- Bid'at mezheblerine mensup bazı hukukçular dışında bütün İslâm bilginleri, sünneti, Kur'ân'dan sonra bir teşri kaynağı olarak kabul etmişler ve bu konuda bazı ayet ve hadisleri delil olarak göstermişlerdir. Ayrıca tema ve aklî delillerin de Sünnet'in bir teşri kaynağı olduğunu gösterdiğini ilave etmişlerdir.

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, insanlara örnek olarak gönderildiği için diğer insanlardan farklı olarak ilahî kontrol altında bulunduruluyordu. Şayet devamlı olarak ilahî kontrol ve yardım onunla beraber olmasaydı, insan olması bakımından bazı hataları bulunabilirdi. Halbuki bir çok hatası bulunan bir insanın, diğerlerine örnek olması düşünülemez. Yine Kur'ân'ın ifadesine göre hem Kur'ân'ın, hem de Sünnet'in kaynağı vahiydir. Kaynağı vahiy oluşu yönüyle Kur'ân'a uymak nasıl farz ise, Peygamber (s.a.)'in sünnetine uymak da öyle farzdır.

"Bana Kur'ân ve Onunla beraber onun gibisi (Sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yastlanmış birisi "Size bu Kur'ân yeter; onda neyi helal bulursanız, onu helal kabul ediniz, onda neyi haram bulursanız, onu da haram bitiniz" diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir." (el-Hatîb et-Tebrizî, Mişkat, II, 57; bk. Ebu Davud, Sünen 5)

"Size kendileri ne sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum; Allah 'ın Kitabı ve Nebî'sinin sünneti." (Muvatta, Kader, 3).

Nebî (s.a.), Muâz b. Cebel'i Yemen'e kadı olarak gönderirken aralarında şu konuşma geçmişti:

Nebî (s.a.) "Sana bir dava getirildiğinde ne ile hükmedeceksin ya Muaz" diye sordu?

- Allah'ın Kitabında bulduğumla hükmedeceğim.

- Onda bulamazsan ne ile hükmedeceksin?

- Peygamberin Sünnet'i ile hükmedeceğim.

- Ya onda da bulamazsan.

- Kendi re'yimle ictihâd ederek hükmedeceğim.

Muaz'ın bu şekilde cevap vermesi üzerine Peygamber (s.a.) çok sevinmiş ve Allah'a hamd ü senâ da bulunmuştur.

Bu hadîsler, Sünnet'in bir teşrî kaynağı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca Sahabiler de her konuda Peygamber (s.a.)'in Sünnetine uymuşlar, fetva ve hüküm verirken Kur'ân'dan sonra ona müracaat etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir, Nebî (s.a.)'nin vefatından sonra kendisine getirilen her mes'elenin hükmünü bulmak için önce Kur'ân'a, onda bulamayınca Sünnet'e müracaat etmiştir. Diğer halifelerde Hz. Ebû Bekir'in bu uygulamasını aynen sürdürmüşlerdir. Hz. Ömer, vali ve kadılara gönderdiği genelgelerde Kur'ân ve Sünnete göre uygulamada bulunmalarını emretmiştir.

İslâmın ilk devrinden itibaren zamanımıza kadar geçen devrede bütün İslâm bilginleri, Kur'ân'dan sonra Sünnet'i bir teşri kaynağı olarak kabul etmişler ve bu konuda icmâ vâki olmuştur.

Sünnet müstakillen (tek başına) hüküm kaynağı olur ve Kur'ân'da bulunmayan yeni dini hükümler koyar. "Bana Kur'ân ve onunla beraber onun gibisi (sünnet) verildi" hadisi, Sünnet'in Kur'ân'da bulunmayan hükümleri koyabileceğini göstermektedir. Peygamberimiz Kur'ân'da bulunmayan pek çok hüküm koymuştur. Mesela deniz suyunun temiz olduğu, yolcu olmayanlar hakkında rehnin caiz olduğu, nineye mirastan, hisse verilmesi sünnetle sabit olmuştur.

Çakan- Sünnet'in hukukî değeri sanıyorum büyük ölçüde açıklanmış oldu. Müsaade ederseniz, bu nokta ile ilgili olarak Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Beyden bir kaç cümleyi aktarayım. Hamidullah Bey. İslâm Ansiklopedisine yazdığı "Sünnet" maddesinde şunları söylemektedir:

"Teâmüle ve hukukî anlayışa göre, bir elçi onu gönderen gibi addedilir ve hatta elçinin sözü, onu memur eden şahsın söylediği söz gibi kabul edilir. Bütün siyaset ve elçilik hukuku işte bu kaideye istinad eder. Bu mefhum Kur'ân'da da sık sık te'kid olunmuştur: "Peygamberin getirdiğini alın ve sizi menettiği şeyden de sakının" (el-Haşr (59), 7). "O peygamber kendi arzusunca konuşmaz. Onun söylediği sadece Allah'ın vahyeylediğidir" (en-Necm (53), 3-4). "Peygambere itaat eden, muhakkak ki Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisa (4), 80).

Bu ayetler peygamberin sünnetinin, Allah'ın emir ve nehiyleri yanında yer aldığını göstermektedir. Şu halde sünnete müracaatı gerektiren amil daima mevcuttur." (İslâm Ansiklopedisı, XI. 243)

Bu kısa iktibastan sonra Raşit Küçük Bey'e sormak istiyorum; sünnetin önemi sizce hangi noktalarda yoğunlaşmaktadır?

SÜNNETİN ÖNEMİ

Küçük- Çok genel manada ele alacak olursak sünnet, ferdî ve içtimaî sahada mü'minlerin hayatının her alanını kapsamaktadır. Çünkü sünnet, peygamberimizin yaşama tarzıdır. Bu ise, sıradan bir yaşama biçimi olarak görülemez. Çünkü Kur'ân peygamberin hayat tarzını "ü s v e - i h a s e n e - en güzel örnek" olarak nitelemekte ve mü'minlere ona uymalarını emretmektedir, insanın hayatını veya davranış alanlarını parçalara ayırarak birini önemli, bir diğerini önemsiz saymak doğru bir anlayış değildir. Daha net ifade edecek olursak, gençlik çocukluktan; ergenlik gençlikten ya da ibadet alanı ahlak ve edebten daha önemlidir gibi bir ayırıma gitmek doğru değildir, demek istiyorum. Bunların her biri önemlidir ve biri diğerinin tamamlayıcısı niteliğindedir. Bu sebeple olmalıdır ki, itikad ibadet ve ahlak alanlarının zorunluluk ifade eden temel prensipleri Kur'ân ve sahih sünnette yer almıştır.

Fakat özellikle sünnetin öneminin yoğunlaştığı noktaları tesbit edecek olursak, bunları şöylece özetlemek mümkündür:

1. Kur'ân'ın öngördüğü İslâm talimatının açıklaması, uygulaması ve müslümanlar arasında ciddî ayrılıklar çıkmasına engel olacak tarzda anlaşılması ancak sünnet sayesinde olabilir.

2. Ferdin diğer fertlerle ve toplumla, toplumun başka toplumlarla muamelelerini düzenleyen hukuk kaidelerinin Kur'ân-ı Kerim'den sonra en önemli kaynağı sünnettir.

3. Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir biçimde zikredilmeyen meselelerin kaynağı da sahih sünnet olmaktadır.

4. Özellikle müslümanlar, fakat genelde hangi dine ve millete mensup olurlarsa olsunlar, modern sosyal ilimler araştırmacıları, toplum bilimciler açısından da sünnetin önemi büyüktür.

5.Yüzyıllardır çok çeşitli coğrafyalarda yaşayan müslüman toplumların itikadî,amelî ve ahlakî birliğini sağlayan, özellikle onların müşterek davranışını temin eden en önemli unsur sünnet olmuştur.

SÜNNET DÜŞMANLIĞI

Çakan- Yani bir anlamda. Ümmet, Sünnet'le vardır. Sünnetsiz müslümanlık ve sünnetsiz müslümandan söz etmek mümkün değildir. Yozlaşma sünnetten ayrılmakla başlar. Bütün bu gerçeklere rağmen, başlangıçtan günümüze kadar İslâm aleyhindeki fikrî cereyanlar hemen daima hücumlarını sünnet'e yöneltmişlerdir. Sünnetin önemiyle de alakalı olan bu hücumların temelinde yatan sebep nedir sizce sayın Küçük?

Küçük- Burada öncelikle bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Sünneti hedef alan, onun aleyhinde olanları iki ana grupta toplayabiliriz. Bunlardan birinciler, müslüman oldukları veya öyle olduklarını iddia ettikleri halde sünneti kabul etmeyenler, ya da aleyhinde olanlardır. Bunların her birinin tavrı ayrı ayrıdır. Onları tek bir mezhep veya ekol olarak görmüyoruz.

İkinci grup ise, İslâm dışı cereyanlardır. Bunlar sadece sünnete değil, temelde her şeyiyle İslâma karşıdırlar. Ne var ki, bahsettiğimiz birinci grubun tavrından da faydalanarak özellikle sünneti, hadisleri hedef almaktadırlar. Bu halleri de belli bir şuurdan kaynaklanmaktadır. Önceki sorularınızın cevaplarında da açıklamaya çalıştığım gibi, sünnet fertlerin ve toplumların hayatındaki müşterekliği sağlamada temel işlevi görmektedir. Bir toplumu güçsüz bırakmanın ve yıkmanın başta gelen yolu, onun müşterek değerlerini ve hayat tarzını yoketmekten geçer. Bu sebeple, önce müslümanları sünnet hakkında şüpheye düşürmeyi, sonra da onu ortadan kaldırarak İslâm toplumlarının birlik ve beraberliğini yoketmeyi hedef almışlar ve -maalesef- bunda da az sayılmayacak derecede başarılı olmuşlardır. En realist ve masum görünümlü müsteşriklerde bile bu gaye vardır. Bu davranış biçimleriyle pek çok saf müslümanı da kandırdıklarını söyleyebiliriz. Ancak geç de olsa, son zamanlarda onların gaye ve hedeflerini, metodlarını inceleyip müslümanları uyaran alimler yetişmeye başlamıştır. Ne var ki, hala onların oyunlarına gelen pek çok insan vardır. Üstelik böylelerin çoğunun niyeti hakikati araştırıp bulmak da değildir.

Netice olarak, tersinden bir mantıkla şunu söyleyebilirim: İslâm aleyhindeki fikrî cereyanların sünnet üzerinde yoğunlaşması hadisesi dahi, sünnetin dinin ta kendisi olduğunu ortaya koyar.

Çakan- İsterseniz, konuyu biraz pratiğe yöneltilir. Sünnetin günlük hayata yansıtılması üzerinde duralım. Ancak müsaadenizle bu noktadaki suallere geçmeden önce sünnetin karakteristiği konusunda bir-iki söz söylemek istiyorum.

Sünnetin Karakteristiği

Sünnet'in genel karakteristiği gerçekçilik ve esneklik yani uygulanabilirliktir. Aslında bunlar İslâm'ın da temel vasıflarındandır.

Bilindiği gibi dinimiz en son ve mükemmel din, peygamberiniz de en son peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur'ân ve onun birinci elden açıklaması ve uygulama biçimi olan sünnet, her türlü şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirecek ve müslümanlar arasında inanç ve davranış birliğini sağlayacaktır. O halde gerçeklerden hareket etmesi, insanı tanıması, ona her türlü imkan ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak öğretmesi, aynı konuda da olsa uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri sunması pek tabiî olacaktır. Bu, cihanşumullüğün doğal bir sonucudur. Bunun adına esneklik de diyebiliriz. Aynı konuda farklı bilgiler sunan ve değişik uygulamaların varlığını gösteren hadislerin, aslında tabiîlikler manzumesi anlamı taşıdığı ve bu farklılıkların müslümanlar için rahmet olduğu açıktır. Bir başka ifade ile İslâm belli bir bölge veya şehir halkına gelmiş olsaydı, daha katı ve değişmeyen belki de tek tip ve tek şekilde uygulanabilen esaslar getirirdi. Ancak o bütün dünyalılara hitabettiğine göre, getirdiği esasların bütün dünya şartlarında her türlü imkan ve kabiliyet seviyesinde uygulanabilir olması, hitabettiği insanların doğru yolu bulmaları, İslâmî karakterlerini koruyabilmeleri açısından oldukça önemlidir. Bu sebeple sünnet, mesela tek tip bir giyim tarzı ortaya koymamıştır. Giyim-kuşam konusunda örtülmesi gerekli yerleri ve müslümanın temel vasfı olan "Allah'a kul olma" durumuna ters düşen anlayış ve uygulamaları "yasaklar listesi" olarak belirlemiş; ötesini, fertlerin ve yaşanılan bölgenin şartlarına, malî imkanlarına, zevklerine, anlayışlarına tek kelime ile dindarlık ve becerilerine havale etmiştir.

O halde acele etmeden, Sünnet'e temelde ters düşerek kabalığa ve katılığa düşmeden meselenin özündeki esneklik esprisine uygun davranışlarla sünnetin yaşanmasına ve yaşatılmasına çalışmak, İslâm şahsiyetçiliğinin ve İslâma hizmetin kaçınılmaz gereğidir.

Bu gerçekler muvâcehesinde şimdi sayın Küçük'ten rica etsem, sünneti yaşamak deyince ne anlaşılmalıdır?

SÜNNETİ YAŞAMAK

Küçük- Öncelikle bir noktayı iyi tesbit etmemiz gerekiyor: Sünnetle amel etmekten maksat, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim ayetlerindeki isteğini yerine getirmektir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.) Kur'ân'ı en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde aktif hayata uygulayandır. Bu sebeple, sünnete sarılmakla Kur'ân'a sarılmak; sünneti yaşamakla Kur'ân'ı yaşamak kavramları arasında fark olmadığı kanaatindeyim. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de peygambere itaat, peygambere uyma, peygamberin verdiğini alma, nehyettiğinden kaçınma gibi hususlara dikkat çekilmekte, bu yönde emir ve tavsiyeler yer almaktadır. Buradan hareketle şu noktaya gelmek istiyorum, bütün hareket noktasının kaynağı vahiy olan bir insanın emirleri, yasakları ve yaşama biçimi günahlardan, yalan ve yanlıştan, lüzumsuz fazlalıklardan uzak, Allah'ın gözetim ve denetimi altında olacaktır. Böyle birinin hayat biçimi olan sünnete sarılmak elbetteki dinin ta kendisi olmaktadır. Zaten İslâm, fikri bir fantazi değil, hayata uygulanacak bir sistem ise bunun başka izah tarzı da yoktur, öyle olmazsa, herkes kendi anlayışına göre bir uygulama, bir sünnet ortaya koyar. Bu ise vahdet dininin ruhuna ve sağlamayı hedeflediği temel espriye aykırıdır. Onun için peygamber Efendimiz ısrarla sünnete sımsıkı sarılmamızı emretmişlerdir. "Sünnetimden yüz çeviren benim ümmetimden değildir" buyurması üzerinde önemle durulması gereken bir husus olup, ciddî bir tehdîd oluşturmaktadır. İbn Hibban'ın Sahih'inde yer alan bir hadiste Peygamberimiz "altı sınıf insan vardır ki, onlara ben de lanet ettim Allah'da lanet etti" buyurur ki, bunlardan biri de sünneti terkeden kimsedir.

Özetleyecek olursak Hz. Peygamber (s.a.)'in her sünnetine önem verip ona sarılmak ve sünnetin gerektirdiği tarzda yaşamak bir müslüman için yegane gaye ve hedef olmalıdır. Tabiî ki bu, öncelikle sünneti bilmekle, öğrenmekle mümkün olacaktır. Fert ve toplum olarak hadis öğrenimini yaygınlaştırmamız ilk yapılması gereken iş olarak görülmektedir. Bunun da belli bir mekanı yoktur. Okul, cami, ev bu iş için önem arzeder.

SÜNNET ÜZERE YAŞAMANIN FAYDASI

Çakan- Sünnet'e sarılma konusu "el-İ'tisam bi'l-kitab ve's-Sünne" adıyla hadis kitaplarımızda belli bir bölüm içinde tetkik mevzuu edilmektedir. Ne yazık ki, halkımız, bid'at ve hurafelerden; aydınımız ise yabancı şartlandırmalarından yakasını kurtaramadığı için bu konuda tam bir kargaşa hüküm sürmektedir. Bana öyle geliyor ki, sünnete sarılma, sünnet dışı uygulamalara karşı bağımsızlık ilanına bağlıdır. Bu da her türlü taassub, kültür sakatlığı ve aşağılık duygusu ürünü özentileri bir tarafa itmek ve "Ben Müslümanım" diyebilmekle mümkündür. Bu, hiç bir zaman kuru bir iddia olarak değil, şuur ve uygulama olarak ortaya konduğu zaman önem taşır.

Sünnete sarılmak meselesi, bildiğiniz gibi aslında "hadisle amel" problemini ve bunun için de "fıkhu'l-hadis"in eğitim ve öğretiminin yaygınlaştırılması gereğini beraberinde getiren bir meseledir. Yani işin, ilmi boyutu da vardır. Sadece şeklî olarak sünnete sarılmayı şu ya da bu şekilde giyinmekle veya hareket etmekle açıklamak mümkün değildir.

Bu noktada sayın hocam Kandemir'e sormak istiyorum. Sünnet üzere yaşamanın müslümanlara kazandıracağı nedir? Sünneti yaşamak bakımından günümüz müslümanlarının durumu nedir?

Kandemir- Şu kısa ömrün insana verilmiş bir sermaye olduğunu tereddütsüz kabul ettiğimizi sanıyorum. Daha doğrusu benim söyleyeceklerim hayatı böyle kabul edenleri ilgilendirir. Hayat sadece kısa değil, aynı zamanda bilinmeyenlerle dolu. Dünyadaki insanın, Afrika ormanlarının ortasına bırakılıverilmiş talihsiz bir kimseden pek farkı yoktur. Yegane fark Hz. Peygamber'i, bu çıkmazın, bu bilinmeyenlerin ortasından arzu edenleri tutup çıkaracak bir rehber olarak kabul edenler için söz konusudur. Gidilecek yolu bilen tek insan o. Tek kılavuz o. İşte sünnet, böyle bir durumdaki insan için yol gösteren haritadır. Karanlık ormanın içindeki geniş yolları gösteren, tehlikeli geçitleri bildiren işaret taşlarıdır. Diğer bir söyleyişle sünnet, insanı bu var olma, yok olma savaşında başarıya, zafere götüren yegane kurtarıcıdır. Sünnet üzere yaşamak, insana hayatını kurtarma imkanını sağlayacaktır. Ona zaferlerle dolu bir ömür verecektir. Mademki sünnet, yukarıda söylediğimiz gibi gidilen yoldur, Hz. Peygamberin gittiği yoldur, bu yolu daha önce başarıyla geçmiş birinin izini takip ede ede gitmek insanı kurtuluşa götürecek, ona dolu dolu yaşanmış bir hayat kazandıracaktır.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince, bunun cevabı biraz müşkil görünüyor. Hatırıma Hz. Aişe validemizin bir sözü geldi. Namaz kılmak üzere Mescid-i Nebevi'ye gidip gelen hanımlara, Efendimizin vefatından sonraki günlerden birinde, diyor ki: "Şayet Rasûlullah (s.a.) sizin bu halinizi görseydi, Mescid'e gelmenize izin vermezdi." O günden bugüne köprünün altından çok sular geçti. Özellikle bizim hayatımızda sünnetle aramıza mesafeler girdi, engeller, engellemeler girdi. Kutup yıldızı yine yerinde duruyor, ama bizim gözümüzde hayır kalmadı. Mum alevi ile gökyüzündeki yıldızı birbirinden ayıramaz olduk. Hz. Aişe annemiz bizim halimizi görseydi, neler söylerdi bilemem.

Lafı bol, karnı geniş bir nesil olduk. Az iş yapıyor, çok söz söylüyoruz. Tevazuu, mahviyetkarlığı bir yana koyduk, kendi faziletlerimizden dem vurur olduk. Kendimizi ve yaptıklarımızı beğenmeye başladık. Müslümanları önce bağrımıza basıp sonra onlarda gördüğümüz kusurları usulüne uygun bir şekilde düzeltecek yerde, onları ürkütüp kaçırma yolunu tercih ediyoruz. Bu da aynı hastalıktan kaynaklanıyor: Kendini tam ve mükemmel, karşısındakini noksan ve değersiz görme hastalığı. Rasûlullah efendimizin bağışlayıcı, birleştirip toplayıcı metodunu benimsemek tek çıkar yoldur. Bugün yepyeni bir nesille karşı karşıyayız. Uyanık, hassas, biraz tedirgin, diğer yolların kendini çıkmaza götürdüğünün farkında, bu sebeple de İslâm'a sempatiyle bakmak isteyen bir gençlik var karşımızda. İşte bu farklı gençliğe, farklı bir şekilde davranmak, onlara kol kanat germek, Efendimizin kolaylaştırıcı ve müjdeleyici metoduyla yaklaşmak zorundayız. Bütün bu ve benzeri meselelerde Hz. Peygamberin hattı hareketini takip etmek, sünneti yaşamak demektir. Sünneti yaşamak, Kuşluk namazı kılmaktan, Evvabîn namazı kılmaktan, belli zamanlarda oruç tutmaktan ibaret değildir. Bunlarla birlikte hayata onun gibi bakmak, problemleri onun gibi göğüslemek, İslâm'ı onun gibi omuzlamak, Allah'ın kullarını kardeş bilmektir. Sayıyı çoğaltmanın hesabını yapmaktır. Şimdi siz bana söyler misiniz, sünneti yaşamak bakımından günümüz müslümanlarının durumu nedir?

TASAVVUFTA SÜNNETE BAĞLILIK

Çakan- Benim size, sizin de sonuçta bana yönelttiğiniz suali aslında her müslüman kendi kendisine sormalı ve bir cevap aramalıdır. Müsaadenizle muhterem hocam, bu suali böylece biz de okuycularımıza yöneltmiş olalım. Ve sayın Tahralı'dan, tasavvufta sünnete bağlılık ilkesinin nasıl anlaşıldığı ve nasıl uygulandığı hakkında bize bilgi vermesini rica edelim.

Tahralı- Bugüne kadar tasavvuf kitaplarında okuduklarımdan anlayabildiğim ve görebildiğim şudur ki: Tasavvuf ehli "sünnet'i Hz. Peygamber'in (s.a.) manevî şahsiyetiyle birlikte mütalaa etmekte, ona olan sevgi ve hürmeti ön planda işlemekte ve "sünnet"i sadece kitaplardan öğrenilen bir bilgi olarak ele almamaktadırlar.

Günümüzde İslâmî ilimler arasında öğretim ve eğitim "silsile"si kesiksiz olarak Resülullah'a ulaşan hemen hemen tek ilim durumunda olan tasavvuftur diyebiliriz. Mürşidden mürşide halkalar halinde sahabeye ve onlardan Hz. Peygamber'e ulaşan bu "silsile"lerde, her devrin insanına Son Peygamber'den bir "feyz", bir "nur" verildiğini ve böylece Allah'ın Resûl'ü ile manevî bir irtibatın kurulduğunu görüyoruz, işte bu gönülden gönüle naklen gelen feyz ve kurulan kalbî irtibat netîcesinde, Ahir zaman Nebî'si (s.a.) asırlarca önce yaşamış ve ölmüş bir kimse olarak mütalaa edilmemekte, halen "manevî bir hayatla sağ" ölümsüz bir hüviyet sahibi müstesna varlık olarak canlı ve aktif bir îman konusu olmaktadır.

"Silsile"ye dahil olmakla başlayan Hz. Resûl ile bu manevî irtibat, seyr ü sülûkünü layıkı veçhile kamil bir mürşid önünde devam ettiren salikin fenâ-fi'r-Resûl denilen mertebeye ulaştıktan sonra fenâ-fillâh mertebesine vasıl olacağı ifade edilmiştir. Bu ise salikin Hz. Peygamber'in manevî şahsiyetinde "fena" bulması demektir. Böylece salik söz ve fiillerinde Rasûlullah ile daimî bir alış-veriş haline ulaşmış olmaktadır. Bu mertebenin gereklerini yerine getiren kimse, daha sonra fenâ-fillâh mertebesine ayak basabilmektedir. Bu mertebe sıralanışı, Hz. Rasûl'ün (s.a.) sağlığında onun nübüvvetine îman edip ona uyan ve sonra da onun bildirdiği Hakk'a îman edip ittiba eden sahabînin takîb ettiği "seyr"in benzeridir.

Fenâ fî-Rasûlillah mertebesinden önce bir mertebeden daha bahsedilmektedir ki, bu da değişen zamanların gereği olarak ortaya çıkmış olan fenâ-fi'ş-Şeyh mertebesidir. Nasıl ki Hz. Peygamber'den sonra gelen sahabe nesline "tabiun" ittiba ederek, dolayısıyla Peygamber'e ve Hakk'a ittiba etmiş iseler, "silsile" içinde "varis-i Nebî" olan "insan-ı kamil" veya "mürşid-i kamil" terbiyesinde yetişenler de dolayısıyla Hz. Rasûl ve Hakk'a ittiba etmiş olmaktadırlar. İnsan-ı kamil ve mürşid-i kamillere verilen mühim mevki ve fena-fi'ş-Şeyh anlayışı, onların, saliki Rasûlullah'a ulaştıran manevî köprüler ve ona bağlıyan halkalar olmalarındandır. Onların terbiyesinde bulunmak onlara hürmet ve muhabbet beslemek, Rasûlullah'a hürmet ve muhabbete erişmek içindir. Bu bakımdan hakîkî mürşidlerin terbiye halkalarında elde edilen neticenin Allah ve Rasûl'üne muhabbet ve ittibadan ibaret olduğunu söylemek mümkündür.

Tasavvufî eğitimin temelde anahtarlarıyla gerçekleştirmek istediği ve tarihte sayısız örnekleriyle gerçekleştirmiş olduğu da budur. Onun için İslâm tasavvufu Hz. Peygamber'e îman, ona aşk ve bağlılık, ve onun sünnetini değişen zaman ve mekanların şartları içinde yaşamak ve yaşatmaktan ibarettir denilebilir. Şunu da ilave etmek gerekir ki, "sünnet"i kitaplardan öğrenip ona bağlılığını ifade eden "zahir uleması" ile, yukarıda kısaca ifade edilen şekilde canlı "örnek"lerle Allah'ın Rasûlü'ne bağlananlar arasında elde mevcut "yazılı sünnet"i yorumlamak konusunda belirgin bir farkın olduğu tarih boyunca görülmüştür. Bu farklılığın "yorum"da olduğu ve esası, ki Hz. Peygamber'e îman ve muhabbettir, değiştirmediği göz önünde bulundurulursa, aşırı ihtilaf ve kavgalara yer verilmeyeceği tabiîdir. Fakat her iki tarafın büyük ve mu'teber alim ve ariflerine rağmen, yine de fikir ihtilafları ve hatta fiilî kavgalardan kurtulmak. Mümkün olmadığı zamanlar olmuştur. Bu hususta, dördüncü halîfe Hz. Ali (k.v.)' nin, bizzat halîfe olduğu, Hz. Peygamber'e yakınlık derecesi ve dindeki ilmi bilindiği halde, onun bazı mes'elerde Kitap ve Sünnet'i yorumlayış tarzına, kumanda ettiği ordudaki askerlerin uymamasını örnek olarak gösterebiliriz, istîdad ve idrak seviyesinden ileri gelen yorum farklılıklarını fiilî kavga ve kargaşaya düşmeden yatıştırmak da "sünnet'e vakıf ulema ve ariflerin her devirde yapageldikleri vazifeler cümlesindendir.

Malum hadîs kitaplarında olmayan, fakat tasavvuf ehlinin muteber kitaplarında Hz. Peygamber'e izafe edilen bazı hadislere yer veriliyorsa da, kanaatimizce, bunlar Kitap ve Sünnet'in yorumuna te'sîr eden, fakat naslara zıt olmayan rivayetler olduğu için ondört asırdır dilden dile, kitaptan kitaba nakledilerek gelmiştir. Bunlardan biri de "Allah'ın ilk yarattığı nûr-ı muhammedîdir" mealindeki hadîstir. Bu söz Hz. Peygamber'in varlık alemindeki yerini, önceliğini, üstünlüğünü belirttiği ve naslara zıt olmadığı için, tasavvuf ehlince asla vaz geçilemeyen bir prensip, bir mana olarak daima tekrar edilegelmiştir. Bu ve benzeri hadîs rivayetleri tasavvuf ehlinin Hz. Peygamber'in manevî şahsiyetine ve dolayısıyla sünnete verdikleri ehemmiyeti aksettirmektedir. Onlara göre Hz. Peygamber sadece en son ve en büyük peygamber değil, mevcudatın kendisinden dolayı var olduğu ma'nen ilk, şahsen en son, ma'nen ve ilmen en büyük Nebi ve Rasûldür. Hz. Rasûl'ün şahsiyetinin yorumlanmasında işaret ettiğimiz farklılıkları ifade eden bu anlayış "zahir" bilgi ve îmânı nakz etmeyip, sadece şümûlünü genişletmekte, Rasûlullah ve Sünnet'inin tasavvuf ehli indindeki cihan-şümûl telakkisini göstermektedir.

Tasavvufi terbiyede müridlerin mürşidler önünde, tekkelerde öğrenmeye ve bizzat şahıslarında gerçekleştirmeye gayret ettiği şey, varlığın başlangıcı ve her türlü kemâlleri kendisinde toplayan Rasûlullah'a can ü gönülden îmân etmek, onu sevmek, zaman ve mekanlar üstü bir örnek insan olarak benimsemek ve onda fânî olabilmektir. Çünkü Hakk'a giden en kısa yolu o göstermiş ve o gösterecektir. Çünkü o Habîbullah'dır.

Daha fazla sözü uzatmaksızın, mutasavvıfların Hz. Peygamber'e muhabbetlerini ifade için yazdıkları na'tlere, şiirlere, mesela Yunus'un şiirlerine, Fuzûlî'nin Su Kasîdesi'ne, şöyle bir göz atmanın bu bahiste yeterli bir kanâat hasıl edeceğini belirtmek kafî gelecektir.

YAŞANILAN VE YAŞANILAMAYAN SÜNNETLER

Çakan- Sünneti kendi bütünlüğü içinde uygulama ve yaşama noktasında aksaklıklar, noksanlıklar bulunduğu görülmektedir. Yani bir çok sünnet, layık olduğu şekilde yaşama şansına bir türlü kavuşamamaktadır. Sayın Demircan, sizce bunun se-bebi nedir? Bu konuda ne yapılması gerekir?

Demircan- Allah'a hamd, Kulu ve Rasûlü Hz. Muhammed'e ve sünnetini izleyenlere salat ve selam ederim.

Allah rasûlünün "önemli bir çok sünnetinin layık olduğu ilgiyi bulamamasının" dünya sevgisi ve ölüm korkusu dışında bize göre üç ana sebebi vardır. Yapılması gereken de sayacağım bu sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır.

Birinci sebep; Sünnet'in insan hayatını bütünüyle kuşatıcı olduğunun gereğince bilinememesidir. Allah Rasûlünün sünnetinin kadın-erkek, genç-ihtiyar, alim-cahil, amir-memur vs. bütün insanlara yönelik olduğunun yeterince bilinmemesi; tuvalet adabından miras hukukuna, yemek-içmek usülünden cezaî müeyyidelere, yatıp-kalkmaktan yasaklı üretim ve tüketime, fertler arası ilişkilerden devletlerarası münasebetlere kadar bütün hayatı kuşatıcı olduğunun gereğince öğrenilememesi, sünneti namaz ve oruç gibi belirli ve sınırlı ibadet alanlarına inhisar ettirmiştir. Hiç şüphesiz bu durum da Kur'ân ve fıkıh öğretimi yanısıra sünnet öğretiminin her bir ferdi içine alacak şekilde yaygınlaştırılamamasından kaynaklanmaktadır. Hukukî hayatla birlikte eğitimin laikleştirilmesi, sosyo-ekonomik kurumların dinî fonksiyonlarından tecrid edilmiş olmasını da bir başka sebep olarak anmak zorundayız. Arzetmeye çalıştığım sebeplerin etkisiyle sünnetin belirli konulardaki sınırlı kurallarına uyulurken hayatı kuşatıcı büyük bir bölümünden gaflet edilir, ya da sadece ilmî araştırma maksadıyla araştırılır olmuştur. Mesela Allah Rasûlünün "mazluma yardım ediniz" emrine itaat olunurken "zalimi zulmünden vaz geçirmeyin" yani cahili yönetimlere ve zalim yöneticilere karşı durmayı cihadın en faziletlisi olarak değerlendiren sünneti gündeme gelmemiş, getirilememiştir. Yemek ve sofra adabına ağırlık verilirken karaborsacılığı yasaklayan, işçinin ücretinin alnının teri kurumadan ve tam olarak verilmesini emreden sünnet uygulanmaz olmuştur. Örnekleri çoğaltabiliriz. Ne var ki, yaşanıyor kabul ettiğimiz sünnetlerin, şuurlu uygulaması bile ancak belirli müminlerde görülebilmektedir.

İkinci sebep; Hz. Peygamberin beşer olduğu ve beşerîlik vasfı içinde rehber olarak gönderilmiş bir peygamber olduğu gerçeğinin iyice hazmedilmemiş olmasıdır. Bir çok peygamber gibi Hz. Peygamber de yemek yiyen, sevinen, üzülen, cinsel hayatı olan ve diğer insanlar gibi sosyal hayat süren bir beşer peygamber olarak yalanlayıcılar tarafından garipsenmiş, kendisine inanılmak istenmemiştir. Vahye inanmayan kafaların şartlandığı bu mantık, İslâmî öğretimden gereğince yararlanamayan müslümanları, hatta mümin sanat adamlarını da etkilemiş, Hz. Peygamber'in beşer olduğu ve beşerîlik içinde yaşayıp örnekler sunduğu hakikatinden gaflet ettirmiştir. Adeta melekîlik içinde tasavvur olun-masına sebep olmuştur. Bu gayr-i İslâmî anlayış sebebiyledir ki, O'nun gece ibadetlerini açıklayan sünneti pek çok işlenirken cinsel hayatı yönlendiren sünneti üstü kapalı geçilmiştir. Affı, merhameti anlatılırken mütecaviz katilleri cezalandıran ve af dışı bırakan sünneti gereğince dile getirilmemiştir. İnsanların en mütebessimi olduğu ezberletilirken ilahî ölçüleri uygulamadaki vakarı ve tavizsizliği açıklanmamıştır. Zühdü duyurulurken bayramlarda ve düğünlerde eğlenmeyi meşrulaştıran, yüzme, binicilik ve atıcılık gibi yararlı uğraşlara teşvik eden sünneti gün ışığına yeterince çıkarılmamıştır. Bunları söylerken amacımız, bu konudaki öğretim eksikliğine işaret etmektir.

Üçüncü sebep; Sünnet'in, "yapılması sevap kazandıran fakat terkedilmesi azab sebebi olmayan nedb" manasında anlaşılmış olmasıdır. Nedb'in de basite alınıp "yapılmayabilir" şeklinde yorumlanmasıdır.

Halk kesiminin yanında yüksek tahsil yapmış olan bir çoklarımızın da şartlandığı bu anlayış, sünnetin özellikle bazı kısımlarının basite alınıp ihmal edilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu sohbette bir çok kez işaret edildiği gibi sünnet, bağımsız bir hüküm kaynağıdır. Bu itibarla sünnet, farzın da vacibin de haramın da mekruhun da kaynağı olabilmektedir. Yani sünnet, yalnızca mendup ve müstehap amellerin kaynağı değildir. Allah Rasûlünün sünnetine aykırılık yalnızca sevaptan yoksun kılmaz. Allah sevgisinden yoksun kılacağı gibi elem verici azaba da uğratır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın sevgisine erebilmek için Rasûlullah'a itaatin gerektiğini bildirirken, O'na aykırılığın anarşi ve azab sebebi olacağını da duyurmaktadır. Belirlediği hususlarda Allah Rasûlüne, aykırı davranma hürriyetinin kimseye tanınmadığını yine Kur'ân-ı Kerim açıklamaktadır. Tarihî bir gerçektir ki, ilk mü'minler O'ndan sadır olan emirleri ve yasakları hatta tavsiye ve sakındırmaları, müctehidlerimiz gibi farz, vacib, haram ve mekruh gibi ayırımlara gitmeden uyguluyorlardı. "Ben Allah'ın Rasûlüne muhalefet edersem hangi sema beni altında barındırır ve hangi yer beni üzerinde taşır" düşüncesi ve inancı onların temel hareket noktasıydı.

Şüphesiz sünnetin de ruhuna uygun olarak müctehidlerimizin yaptıkları ayırım, her birine uyulması şartıyla bize amellerdeki öncelik sırasını öğretmekteydi. Amaç buydu. Yoksa "nedb" de ifade etse, bazı sünnetlere aykırılığı tecviz etmek değildi. Çünkü hangi hususta olursa olsun, Rasûlullah'a aykırılıkta hayır yok, şer vardır. Müctehidlerimizin yaptığı ilmî ayırımı, amaçları dışında yorumlamak, başta kılık-kıyafet ve tağutî uygula-malara nefret ölçüleri olmak üzere sünnetin önemli bir bölümünün layık olduğu ilgiyi bulamamasının sebebi olmuştur.

Yapılması gerekenlere gelince Allah Rasûlü'nün beşerilik vasfı içinde örnek olmak için gönderilmiş ve sünnetiyle insan hayatını bütünüyle her iklim ve şartta kuşatmış evrensel bir peygamber olduğunu ve hiçbir şekilde ve hiçbir alanda O'na muhalefetin caiz olmayacağı hakikatini yaymak ve bunu yaşayışımızla da örneklendirmektir.

Salât ve selâm Allah'ın Rasûlüne ve O'nun sünnetini toplumun gündemine getirmek isteyen mü'minler üzerine olsun.

Çakan- Ben de sünnetin pratik hayata yansıtılması konusunda müslümanları başarılı kılmasını yüce rabbımdan niyaz ediyorum. Ancak bunun bir eğitim meselesi olduğunu da biliyorum. Şimdi müsaade ederseniz, Sayın Köten'e diyorum ki, nasıl bir sünnet eğitimine ihtiyaç duymaktasınız? Yani toplumumuzu "üsve-i hasene"ye yaklaştırabilmek için neler yapılmalıdır?

Hz. PEYGAMBERİ ÖRNEK ALMAK

Köten- Müsaade ederseniz sorunuzun cevabına geçmeden önce bir-iki hususa işaret etmek istiyorum. Bilindiği gibi, eğitim ve öğretimin en güzel yolu istenilen şeyin örneğini göstermektir. Bunun içindir ki Cenabı Allah insanlara numune olarak peygamberleri göstermiştir:

"Gerçekten Allaha ve Ahiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allahı çok zikredenlere Allahın Rasûlünde çok güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)

Hz..Aişe validemize, Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, "O'nun ahlakı Kur'ân ahlakı idi" demesi, Kur'ân'da tasvir edilen ideal ahlakî prensiplerin tamamının en güzel bir şekilde Peygamberimizde birleştiğini ve bunun müşahhas bir örneği olduğunu ifade eder. Bir bakıma, yukarıdaki ayetin kastettiği mana da budur. Demek ki Hz. Peygamber bir taraftan, ilahi mesajlar ve kendi sözleri -Kur'ân ve Sünnet- ile ideal dini hayatın tarifini ve hudutlarını belirlerken, bir taraftan da insanlarla beraber yaşadığı hayatla bunun, gözle görülen tabii örneklerini sunmuş olmaktadır. Kur'ân'da hiç bir emir veya tavsiye yoktur ki, bunun en güzel örnekleri Hz. Peygamberin hayatında olmasın. Böyle güzel örneklerle hayatlarını biçimlendiren ashabı kiram; bu örnekleri sonraki nesillere de aktarmak suretiyle, Asr-ı Saadeti idrak edemiyen müslümanlara da kıyamete kadar O'nu (s.a.) örnek alma imkanını sağlamıştır. Zaten bu mazhariyet de sadece ümmeti Muhammede nasib olmuştur.

Öte yandan insanlar ne kadar gayret ederse etsin peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Yine bir insan herhangi bir meziyette, kendisine örnek gösterilen peygamberi geçmesi mümkün değildir. Belki bir amelin, sayı olarak Peygamberden daha fazla yapılması mümkün, fakat doğru değildir. Çünkü Peygamber'in hareketi itidal noktasındadır. Onun ötesindeki davranış ifrata kaçmaktır ki, her ne kadar sayı olarak çoksa da, artık bu davranış meziyet olmaktan çıkar ve azı gibi çoğu da menfi bir davranışa dönüşür. Peygamberimiz bir taraftan ashabına, farz ibadetlerin dışında nafile ibadet de yapmalarını tavsiye ederken, öbür taraftan normalden fazla yapanları da ikaz etmiştir. Hz. Aişe validemiz şöyle diyor: "Hz. Peygamber müslümanlara bir şey tavsiye ettiği zaman yapabilecekleri kadar ibadet tavsiye ederdi. Buna itiraz ederek ashabı kiram şöyle demişti:

"- Ya Rasûlallah biz senin gibi değiliz. Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetti." Bunun üzerine Hz. Peygamber yüzünde kızgınlık belirtileri görülecek kadar hiddetlenmiş ve şöyle cevap vermişti:

-- Ben sizin, Allahdan en çok sakınanınız ve O'nun hakkını en çok bileninizim. (Buhari, İman, 13)

Yine, Hz. Peygamber'in gece ibadeti karşısında kendi ibadetlerini az bularak; her gece devamlı namaz kılmak, bütün sene oruç tutmak ve kadınlardan ebediyyen uzak kalmaya yemin eden üç sahabiye de şöyle cevap vermişti:

- Böyle böyle diyenler sizler misiniz? Dikkatli olun, vallahi sizin Allahtan en çok korkan ve sakınanınız benim. Fakat ben; Hem oruç tutar, hem yerim, hem gece namaz kılar, hem de yatar uyurum ve kadınlarla da evlenirim. Herkim benim sünnetimden ayrılırsa benden değildir. (Buhari Nikah 1; Müslim Nikah 5)

Bu hadisler şunu gösteriyor; İbadet hayatında da örnek Hz. Peygamberdir ve ölçü, gücümüzün yeteceği kadar olanı almaktır. Yukarıdaki üç sahabinin tercih ettiği ibadet şekli itidali aştığı için Peygamberimiz tarafından tasvip edilmemiş ve bunlar sünnet harici gösterilmiştir.

Şimdi sorunuzun cevabına geliyorum.

Hz. Peygamber örneğini pratiğe aktarabilmek için herşeyden önce insanlara peygamber sevgisini kazandırmak gerekir. Bu, işin imanî yönüdür. Ayrıca sevmek, örnek almanın da en önemli şartıdır. Tabii ki sadece sevgi yetmez. Sevgi bilgi ile takviye edilirse kalıcı ve verimli olur. Hz. Peygamber'in hayatı -ki İslamdır- bir bütündür. Bunun bir kısmına sahip çıkıp öbür kısmını ihmal etme taassubuna düşürmeyecek bir sünnet kültürü ancak sevgi ile bilginin mezcedilmesi ile mümkündür.

Peygamberimizin ahlaki ve diğer özellikleri müslümanlara, bilhassa yeni yetişen nesle örnekleriyle öğretilmelidir. Bunun için şunlar yapılabilir:

1 - İlkokullardan lise sona kadar her sene okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Peygamberimizden örnekler çokça verilmeli, sadece Peygamberimizin kronolojik hayatı değil, sîret ve siyeri de ders kitaplarına girmelidir.

2- İmam-Hatip ve İlahiyat Fakültelerindeki Siyer ve İslâm Tarihi derslerinde, tarihi olaylar kadar Peygamberimizin sîreti de bol bol örneklerle işlenmelidir.

3- Vaizlerimiz, din görevlilerimiz gereksiz ve faydasız bazı bilgiler yerine, daha tatlı ve müşahhas olan Peygamberi örnekleri cemaata aktarmalı ve mutlaka vaaz ve hutbelerinde malzeme olarak ayet ve hadislere geniş yer vermelidirler.

4- Özel TV istasyonları ve stüdyolarının hazırlıklarının yapıldığı günümüz Türkiyesinde müslümanlar, bu imkanlardan yararlanarak Peygamberimizin ve Ashabın hayatındaki güzel örnekleri daha geniş kitlelere duyurma çabası içine girebilirler.

5- Her seviyedeki çocuk ve gençlik kitaplarında onların anlıyabileceği üslûbla bu örnekler ele alınabilir.

Çakan- Bütün bu güzel tekliflerinize, ailelerin de konuya eğilerek, Hz. Peygamberi tanıtıcı yayınları aile içinde müştereken okuma faaliyetine girmelerini de ilave edebilir miyiz?

Köten- Pek tabiî..

Çakan- Teşekkür ederim.

NETİCE : "İSLÂM'I VE SÜNNET-İ MES'ELE EDİNEN KAFA VE GÖNÜLLERE İHTİYAÇ VAR"

Çakan- Aslında değerlendirilecek bir çok yönü bulunan ve yaşandığı ölçüde hayatı etkileyeceği ve güzelleştireceği muhakkak olan Sünnet'i değişik açılardan ele almaya çalıştık. Öyle sanıyorum ki, dini kimlik ve kişiliğimizi koruyabilmek için İslâm'ı Sünnetteki yorumuyla yaşamak sorunda olduğumuz gerçeği bu sohbet sonucunda bir kere daha ortaya çıkmış oldu. Yine anlaşıldı ki, Sünnetten, hangi gerekçe ile olursa olsun, yan çizmek, ayrılmak, bid'at ve hurafelere kucak açmak demektir. Çünkü sünnet, İslâm kültürüdür. Bu kültüre yabancı her şey de bid'attır. Bid'atın sapıklık sebebi olduğu ise bizzat Hz. Peygamber tarafından açıklanmıştır. O halde sünnetin günlük hayat programı-mıza düzenleyici olarak hakim kılınması için onu kendi bütünlüğü içinde kabullenmek ve yaşamaya çalışmak gerekmektedir. Küçük ya da basit görerek herhangi bir sünnet uygulamasını terketmemek lazım gelmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, yarış atlarını büyük manialar değil, önemsenmeyen küçük çukurlar tökezletir ve yarış dışı bırakır. Aslında Hz. Muhammed (s.a.)'e ümmet olmak da Allah 'a kul olmak da ancak ve ancak Hz. Peygamber'in sünnetini izlemekle mümkündür.

Sohbetimizde, toplum olarak değişik sebeplerle sünneti kavrama, yaşama konularında ciddî bilgi, şuur ve gayret eksiklikleri içinde bulunduğumuz da ortaya çıkmış oldu. Bunların giderilmesi için İslâm'ı ve sünnet'i mes'ele edinen kafa ve gönüllerin yetiştirilmesi lüzumu vurgulandı ve bunda birleşildi.

Müsaadenizle ben burada bu lüzumu bir kere daha altını çizerek belirttikten sonra, sevgili peygamberimize salat u selâm, sizlere de teşekkürler ederek sohbetimizi noktalıyorum. Allah cümlemizi O Nebiyyi muhteremin şefaat-ı uzmasına mazhar kılsın.