> Yazara Göre Listeleme > A > Ali Rıza Temel > Kurban Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Büyük İmtihanı
Ali Rıza Temel
Gösterilen makaleler: 1 ile 15 arası 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ...10 Sonraki Sayfa >
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Kurban Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Büyük İmtihanı
Ali Rıza Temel
2012 - Ekim, Sayı: 320, Sayfa: 012

Yüce Mevla insanları imtihan etmek üzere yarattı, imtihanın neticesine göre ceza veya mükafat vermek üzere de ölümü halk etti. Bu gerçek şöyle ifade edilmiştir: “O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır.” (Mülk, 2)

Hayat baştan sona imtihandır. Buna kulluk imtihanı diyoruz. Herkes her şeyle imtihan oluyor, fakirlik-zenginlik, hastalık-sağlık, mevki, makam, çoluk-çocuk, emir, yasak vs. “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle sınarız. Sabredenlere müjdele.” (Bakara, 155) Bütün gayretler netice itibariyle kulluğu isbat gayretidir.

İmtihanların en büyüğüne tabi tutulanlar peygamberlerdir. Çünkü en büyük ve en yüce görevi onlar üstlenmişlerdir. En güzel örnekler de onlardır. “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, imtihanı en ağır olanlar kimlerdir diye soruldu. O da: Nebiler ve derecelerine göre diğer insanlardır.” buyurdu. (Tirmizi, Zühd s. 6. Hadis no: 2399)

Her peygamberin kendine göre ağır imtihanları olmuştur. Peygamberlerin babası İbrahimin imtihanı ise Kur’an ifadesiyle apaçık, tam bir imtihandı. (Sâffât, 106) Hz. İbrahim, babası Azerle, kral Nemrut’la, Babilliler ve onların putlarıyla imtihan edildi, putperestliğe karşı verdiği mücadelenin neticesinde ateşe atıldı. Mevlâ onu ateşten kurtardı. Fakat Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihanı çok zordu. Zira kendisi yaşlanmıştı, çocuğa düşkündü, neslinin devamını istiyordu. Bu tabii bir istektir. İbrahim, Rabbine şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Bana sâlihlerden bir oğul ihsan et.” (Saffât, 100) Yaşlı olan hanımı Sâre, İbrahim’in bu arzusunu karşılayamayacağını düşündüğü için O’na, cariyesi Hacerle evlenmesini teklif etti. Bunun üzerine İbrahim Hacer’le evlendi ve Hacer, İsmail adında bir çocuk dünyaya getirdi. “Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.” (Saffât, 101)

Hacerden çocuk olunca Sâre, içine düşen kıskançlık ve üzüntü sebebiyle rahatsız olup kompleks içine girdi ve İbrahim’le Hacer’i kendisinden uzaklaştırmasını istedi. Hz. İbrahim Allah’ın emrine binaen Sâre’nin arzusunu kabul etti. Allah Teâlâ İbrahim’e: Hacer ve İsmail’i alıp Mekkeye götürmesini bildirdi. İsmail o zaman henüz süt çocuğu idi. İbrahim, çocuk ve annesine refakat etti. Kendisine Allah’ın iradesi rehberlik ediyordu. Allah, ileride Kâbe’nin bina edileceği, ıssız, bitkisiz ve boş bir yerde durmasını emredinceye kadar yolculuk devam etti. Neticede İsmail ve hanımı Hacer’i Mekke’ye yerleştirdi ve onları Allah’a emanet ederek döndü. Fakat onları hiç aklından çıkarmadı. Zaman zaman ziyaret etti. Bu ziyaretlerin birinde İbrahim’i rüyasında kendisine oğlu İsmail’in kurban edilmesinin emredildiğini gördü. Peygamberlerin rüyası haktır. Çünkü ilahi vahiy mesabesindedir. İsmail o vakit koşma, çalışma çağına gelmişti. “Ne vakit ki, yanında koşma çağına geldi, İsmail’e şöyle dedi: Yavrucuğum! Ben rüyamda görüyorum ki, seni kurban ediyorum. Artık bak ne düşünüyorsun? İsmail ona: Babacığım sana ne emrediliyorsa yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffât, 102)

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim bu rüyayı Zilhicce’nin sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gecelerinde yani terviye, arefe ve nahir gecelerinde görmüştü. Bu rüya bir peygamber için yerine getirilmesi vacip olan bir emir mesabesindeydi. Hz. İbrahim bu emri, oğlu İsmail üzerinde zorla uygulamaya kalkışmadı ve onunla istişareyi tercih etti ki, bununla önce onun itaat ve teslimiyetle ecir ve sevaba ermesini temin etmek istedi.

“Yavrucuğum” ifadesi İbrahim’in, İsmail’e karşı ne derin bir şefkat beslediğini göstermekte, bununla beraber Allah’ın emrinide ön planda tutmaktadır. Bunun ne dehşetli bir imtihan olduğunu unutmamak gerekir.

İsmail aleyhisselam’ın teslimiyeti ise çocuklar ve gençler için destansı bir örnektir. Allah’ın emri karşısında boynunu bıçağa uzatabilmek her yiğidin harcı değildir. Özellikle seküler ahlâk ve eğitimin hakim olduğu günümüzde bırakın böyle bir itaat ve teslimiyeti, pek çok çocuk ve gençte en basit bir talebe bile müspet cevap görülmemektedir.

Elbette kimseden İbrahim gibi bir baba, İsmail gibi çocuk rolü bekleyecek değiliz. Bu, ideal bir tablodur. Fakat aile ve toplum düzeninin devamını sağlayan asgari itaat ve disiplin olmadan da ne vatandaşlık ne de kulluk imtihan verilmiş olur.

Hz. İbrahim ve İsmail’in imtihanı şöyle neticeleniyor:

“Ne zaman ki ikiside bu şekilde Allah’a teslim oldular, İbrahim, oğlunu şakağı üzerine yatırdı. Biz de ona: Ey İbrahim! diye seslendik. Rüyana gerçekten sadakat gösterdin. Şüphesiz ki biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı, dedik. Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. Kendine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm (ün) bıraktık. İbrahime bizden selâm olsun. Güzel amel işleyenleri biz böyle mükafatlandırırız. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. O’na bir de salihlerden, bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.” (Saffât, 103-112)

Hz. İbrahim ve İsmail’in bu fedakarlığı fedakarlıklar tarihinin en büyük ve en üstün olaylarındandır. Hz. İbrahim ihtiyarlık çağındaydı. Bu çocuk onun canı, ciğer pâresi, hayatının ümidi, adının mirascısıydı. Allah onun imanını, emrine itaat derecesini ölçmek için oğlunu kurban etmesini emretmişti. Baba ve oğul her türlü beşeri istek ve zaaflara direnerek bu imtihanı kazandılar. Allah’ın emri karşısında “baş üstüne” dediler. Kelimeler ve kalemler bu fedakarlığı tasvirden aciz kalır. İnsanın en değerli varlığı canı ve ciğer paresi olan çocuklarıdır. Bunları cânan için verebilmek sevgi ve itaatın zirvesidir. Bunları feda edebilen her şeyinide feda edebilecek demektir. Bu tablo da iki yönden fedakarlık vardır. Babanın çocuğunu, çocuğun da kendisini feda etmesi. Yüce Mevlâ elbette insanların kurban edilmesini istemez. Maksat; fedakarlığın derecesini ölçmektir. İmtihana tabi tutulmaktır.

Cihad candan, zekat maldan, hicret vatandan geçebilme imtihanıdır. Allahın emri karşısında bırakın candan geçmeyi en ufak bir zahmeti bile göze alamayanlar hangi imtihanı kazanmış olacaklar? Oğlunu kurban etmeyi göze alabilen bir İbrahim yanında Allah’ın lutfettiği bir koyunu bile kurban edemeyen kimse nasıl kulluk iddiasında bulunabilir.

Aslında bütün ibadetlerden maksat sınamadır. Kullar şükrediyor mu etmiyor mu? İtaat ediyor mu etmiyor mu? Haramlardan ve yasaklardan maksatda budur. Emirleri yerine getirme, yasaklara karşı direnebilme iradesi kulluğun göstergesidir.

İman; dillerin gevelediği kuru bir iddia değildir. İman; herhangi bir zamanda üzüntülere karşı bir avunma aracı değildir. İman; kelam veya felsefenin konusu olan kuru bir nazeriye de değildir. İman; Mevlanın iradesine tam manasıyla teslim olmak, icabında onun yolunda en değerli şeyleri dahi feda edebilmektir.

Satırlarımızı Mevlamızın sözleriyle sonlandıralım: “İnsanlar ‘inandık’ deyip de imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler? Andolsun ki biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de, yalancıları da mutlaka bilir (ve gereğini yapar).” (Ankebut, 2-3)