Prof. Dr. Süleyman Derin
Gösterilen makaleler: 1 ile 15 arası 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki Sayfa >
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Peygambersiz Olmaz
Prof. Dr. Süleyman Derin
2013 - Kasım, Sayı: 333, Sayfa: 018
İnsanlar hakikate ulaşmak için genelde iki yol izlerler. Ya saf akılla iş gören filozoflara bel bağlarlar, ya da Allah’ın gönderdiği peygamberlere tabi olurlar. Her ne kadar Allah’ın insana ihsan ettiği akıl hakikate ulaşma konusunda son derece önemli bir araç ise de vahyi dışlayarak sırf ona tabi olmak İmam Rabbanî’ye göre delalettir. Özellikle aklın putlaştırıldığı ve dinin naslarının bile ona uydurulmak istendiği günümüzde İmam Rabbani’nin mektubu ayrı bir önem kazanmaktadır. İmam öncelikle peygamberlerin insanlık için önemini hatırlatarak başlar mektubuna: Peygamberler alemlere rahmettirler. Allah Sübhânehû bu yüce insanlar vasıtası ile bizim gibi kıt akıllı-eksik anlayışlılara kendi zatını ve sıfatlarını bildirmiş, anlayışımız nispetinde zatına ve sıfatlarına mahsus yüceliklerden bizleri haberdar etmiştir. Yine bu yüce kimseler aracılıyla nelerden razı olduğunu ve nelerden hoşnut olmadığını bizlere haber vermiş; dünyevi ve uhrevî menfaatlerimizi elde etme, zararlardan da kaçınma imkânı sunmuştur. Eğer bu yüce şahsiyetler olmasaydı beşer aklı, Allah’ın varlığını idrak etmekten aciz kalır, onun kemalatını da kavrayamazdı. Sırf bu sebepten dolayı kendilerini çok akıllı zanneden yunan felsefecileri Allah’ın varlığını inkar etmiş ve evrendeki değişimi zamana bağlamışlardır. (III, 23) İmam Rabbani sırf akıldan yola çıkarak bazı hakikatlere ulaştığını zanneden filozofların da zannedildiği gibi bunu akılla değil aslında peygamberlerin ışığından istifade ile başardığını düşünür. Ne var ki bu tür filozoflar peygamberlerden iktibas ettikleri hakikatleri saf halinde korumak yerine onları kendi heva ve hevesleri ile sulandırmışlardır: Sonuç olarak akıl Peygamberlerin aracılığı olmadan Allah’ın zatını ve sıfatlarını anlamakta yetersizdir. Peygamberlerin Allah’a çağrısı her tarafa yayılıp, davetleri itibar görünce her dönemin sefihleri kendi çirkinliklerini görüp istemeden de olsa Allah’ın varlığını kabul etmek zorunda kaldılar ve eşyanın yaratılışını Allah’a dayandırdılar. Bu, ebediyete kadar yanacak olan peygamberlerin meşalesinden alınmış bir nurdur. Aynı şekilde; Allah’ın yüce sıfatları, peygamberlerin gönderilişi, meleklerin masum oluşu, haşir-neşir, cennet-cehennem, ebedi nimet veya ebedi azap gibi sadece duymaya dayalı diğer dini esaslar (sem‘iyyat) da peygamberlerin tebliğiyle bize ulaşan hakikatlerdir. Akıl tek başına bunları kavramaktan ve varlığını idrak etmekten acizdir… Aklı yegane bilgi kaynağı görerek onun ötesinde bilgi aracı kabul etmeyen kimse aslında peygamberlik müessesesini inkar etmiş ve apaçık hakikatlere savaş açmış olur. İmam pratik olarak filozofların büyük çoğunluğunun özellikle de Yunan filozoflarının hidayeti bulamamasını gündeme getirerek şöyle der: Eğer akıl tek başına yeterli olsaydı aklı yegane rehber kabul eden Yunan filozofları sapkınlık çukurlarına düşmez ve herkesten önce Allah’ı tanırlardı. Oysa Allah’ın zatını ve sıfatlarını bilme konusunda insanların en cahili onlardır. Zira onlar Allah’ın boş ve atıl bir vaziyette beklediğini, kendisinden sadece bir şeyin çıktığını ve bunun da Allah’ın iradesiyle değil, zorunlu olarak gerçekleştiğini savunmaktadırlar. Felsefeciler akl-ı faal diye bir şey hayal etmiş ve her şeyin ona dayandığını iddia etmişlerdir. Böylece kainattaki olayları göklerin ve yerlerin yaratıcısı olan Allah’a isnat etmemiş ve eserin gerçek sanatkara değil de hayali bir şeye ait olduğuna hükmetmişlerdir. Onlara göre malul (sonuç) yakın illetin (sebebin) eseridir. Uzak sebebin bunda herhangi bir tesiri yoktur. Cehaletleri sebebiyle eşyanın Allah’a ait olmamasının Allah için bir kemal olacağını düşünmüşler ve Allah’ın boş kalmasının aslında bir yücelik olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki Cenab-ı Allah kendisini Kur-’ân-ı Kerim’de, yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve doğunun ve batının Rabbi olarak övmektedir. Bunların, kendi felsefelerine göre, Allah’a ihtiyaçları bulunmamakta ve asla Allah’a sığınmaları gerekmemektedir. Şu halde zorda kaldıklarında da akl-ı faala yönelmeleri ve ne isteyeceklerse ondan istemeleri gerekir. Ama onların inancına göre akl-ı faalin hareketi de mecburi olduğu için ondan da isteyememeleri gerekir. İmam hakikate ulaşma konusunda ikinci olarak sadece keşif ve ilhama güvenenleri de eleştirir, her ne kadar kendisi bir sufi olsa da sufilerin de bu konudaki hatalarını ortaya çıkarmaktan geri durmaz. Peygamberlerin önderliği dışında, akıl hakikati bulmamızı sağlayamadığı gibi riyazet ve mücahede de nihai anlamda tek başına Allah’a vuslatı mümkün kılamaz. İmam bu durumu şöyle ifade eder: Sözünü ettiğim bu felsefecilerden bir grup da riyazet ve mücahede yolunu seçmiş, kendilerine peygamberleri değil de her asırda bulunan ilahi sufileri öncü kabul etmişlerdir. Bunlar hallerinin safiyetine, gördükleri rüya ve hayallere aldanarak hayali keşiflerini diğer halleri için de ölçü kabul etmiş ve böylece hem kendileri sapıtmış hem de başkalarını saptırmışlardır. Bu kimseler yaşadıkları huzur ve safa halinin aslında insanı sapkınlığa götüren nefsin safası olduğunu; bunun hidayetin ölçüsü olan kalbin safasıyla bir alakasının bulunmadığını fark edememişlerdir. Netice olarak ister kalp ister ise akıl olsun insanı Rabbe vasıl kılan her vasıta peygamberlerin rehberliğine ve onların kontrolüne muhtaçtır. Onları dışlayanlar ister tasavvufun isterse de felsefenin metotlarını kullansın hakikate ulaşamazlar. Özellikle de peygamberlerin irşadı kendilerine erişenler ve kasten hak dinden uzak duranlar sapıklıktan kurtulamazlar. Rabbimizden niyazımız bizleri Peygamberimizin sünneti çerçevesinde akıl ve kalbimizle beraber hidayete ulaştırması, aşırılıklardan muhafaza buyurmasıdır. Amin…